DÜNDEN YARINA KIBRIS VAKASI-4

upa-admin 16 Temmuz 2012 2.468 Okunma 0
DÜNDEN YARINA KIBRIS VAKASI-4

Türk Tarafının Self-determinasyon hakkı bulunup bulunmadığına kısa bir bakış

15 Kasım 1983 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti meclisi self-determinasyon hakkını kullanarak oybirliği ile almış olduğu kararla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC)  ilan etmiş, KKTC’nin kuruluş bildirisini kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş okumuştur. Bu tek taraflı ilan, sorunun tarafları başta olmak üzere dünya kamuoyundan tepki çekmiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ise 18 Kasım tarihinde almış olduğu karar ile yükselen bu tepkiyi somuta dönüştürmüş ve bağımsızlık kararını kınamaktan yana tavır takınmıştır. 13 Mayıs 1984 tarihinde Güvenlik Konseyi’nce alınan 550 sayılı karar ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanı “ayrılıkçı” bir hareket olarak tanımlanmıştır.[1]

Self-determinasyon ilkesinin sınırları devletler hukuku çerçevesinde her ne kadar  kesin bir biçimde çizilmemiş olsa da, KKTC’nin ilanını Kıbrıs Türkleri perspektifinden haklı gösterecek bazı önemli sebepler bulunmaktadır. Şöyle ki;

* Öncelikle Kıbrıs Türk halkı 1960 yılı itibariyle bağımsızlığını kazanmış olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin eşit haklara sahip iki halkından birisi olarak resmi kabul görmüş ve Garanti Antlaşması’nın altına imzasını koymak suretiyle varlığını tüm kesimlere kabul ettirmiştir. Yani ana hatlarıyla ortada bir millet vardır ve bu milleti inkar edebilmek hukuken mümkün görünmemektedir.

* Güneyde bulunan ve tüm adayı temsil ettiğini iddia eden bir Rum yönetimi olsa da, bu yönetimin şekillenmesinde Türk tarafından herhangi bir seçim usulüyle icazet alınmamış yani Rum yönetiminin şekillenmesinde Türk oylarının belirleyiciliği söz konusu olmamıştır. Dolayısıyla Rum tarafı Türk halkının yöneticisi durumunda değildir ve adanın tamamanı temsil kabiliyetinden mahrum durumdadır.

* 1964 ve 1965 yıllarında dönemin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sithu U Thant’ın ardı ardına Güvenlik Konseyi’ne sunmuş olduğu raporlar ve 1974 Cenevre Antlaşması’nın Kıbrıs’da iki ayrı yönetimin fiilen bulunduğunu aktaran ilgili maddeleride bu duruma ışık tutan ve adada yer alan iki toplumun kendi kaderlerini çizebileceği anlamı çıkartılabilecek belgelerdir.[2]

Yunan devleti ise gelinen noktada gelişmeleri 1974 yaz aylarında olduğundan çok da farklı görmemekte ve KKTC’nin ilanını haksız bir hukuki işlem olarak değerlendirmeye devam etmektedir. Son olarak 15 Kasım 2011 tarihinde KKTC’nin ilanının 28. yıldönümü münasebetiyle bir açıklama yapma gereği duyan Yunan Dış İşleri Bakanlığı; “Kıbrıs’ın işgal altındaki bölümünde 28 yıl önce Türk Ordusu tarafından tek yanlı olarak sahte hükümetin ilan edilmesi, Kıbrıs sorununun karşılıklı olarak kabul edilebilir bir çözümün bulunmasını engelleyen uluslararası hukukun temel kural ve ilkelerinin ihlaliydi ve olmaya devam ediyor” ifadelerinin yer aldığı sert bir bildiriyi dünya kamuoyu ile paylaşmıştır.[3]

2. Harekat Sonrasında Olayların Gelişimi

Harekattan kısa bir süre sonra diplomatik görüşmeler başlamış ve çözüm arayışları hız kazanmıştır. Rauf Denktaş ve Makarios sorunların çözümü için mektuplaşmışlar, antlaşma zemini yoklamışlardır. 31 Mart-7 Nisan 1977 tarihlerinde iki lider Viyana’da bir araya gelmişler ancak nihai çözüme ulaşmaları mümkün olmamıştır. Ağustos 1977 itibariyle Makarios’un vefatı sonrası halefi olarak siyasi arenaya çıkan Rum lider  Kipriyanu ile Denktaş arasındaki çözüm arayışları ilk meyvelerini vermeye başlamış ve iki lider 19 Mayıs 1979 tarihinde bir araya gelerek “10 Nokta Antlaşmasını” imza etmişlerdir.[4] Ancak ilerleyen aylarda Rum tarafının Türk tarafına yönelik ambargoyu kaldırmayı vaat etmesine rağmen  bu taahhütünü yerine getirmemesi üzerine antlaşmanın altıncı maddesi ile ters düşülmüş ve  nihai sonuca ulaşmak gene mümkün olmamıştır. Kamuoyunda çok az bilinen bir antlaşmanın işlevsiz hale gelmesi de bu şekilde olmuştur.

1980’li yıllar ise gelişmelerin Rum tarafınca ikili ilişkilerden ziyade uluslararası sahaya çekilmeye gayret edildiği yıllar olarak dikkat çekmiştir. Bu dönemde Yunanistan’ın Avrupa Birliği’ne  kabul edilmiş olması da Rum tezlerine ayrı bir dayanak ve diranç noktası hazırlamış, sorunun çözümü için masaya konulacak tavizlerin azaltılması gerektiği kanaati tüm Rum toplumuna tesir etmeye başlamıştır. Bu durum 1974 sonrası oluşan yeni sorunların kronikleşmesinde ilk adım özelliğini taşımaktadır.

1980’li yılların başında Rum tarafı beklendik hamlelerinden birisini daha hayata geçirmiş ve sorunu BM Genel Kurulu’na götürmüştür. Kurul, 253 sayılı karar ile Yunanistan’ın görüşlerini destekler bir bildiri yayınlanmış ve adadaki silahlı Türk unsurlarının geri çekilmesi ve mültecilerin geri dönmesine olanak sağlanması istenmiştir. Bu sert karardan güç alan Yunan ve Rum lobicileri uzun yıllar devam edecek olan Türk tarafını uzlaşmaz gösterme çalışmalarına ilk kez o yıllarda başlamışlardır.[5] Gelişmeler karşısında Rum tarafının yakalamış olduğu siyasi meşruiyetin çözümün önündeki en büyük engel olduğu kanısına varan Türk toplumu bu karar üzerine kendi geleceğini kendisi tayin etmek isteği ile harekete geçmiş ve 15 Kasım 1983 tarihinde bağımsızlık ilanında bulunmuştur. İlanın dilinin kavgacı olmamasına gayret edilmiş ve iyi niyet göstergesi olarak “İki taraflı federal bir çözüme kapalı  olunmadığı” tartışmaya sebep vermeyecek berraklıkta açıklanmıştır.[6] BM Güvenlik Konseyi’nin 18 Kasım 1983 tarihli 541 sayılı kararı ile KKTC’yi yasal olmamak ile itham etmesi sonucu bu genç devlet dünya tarafından tanınmaktan mahrum kalmıştır. 1980’lerin ilerleyen yıllarında ise BM Genel Sekreteri Perez de Cueller’ın başını çektiği çeşitli barış görüşmeleri düzenlenmiş  ve sonuç arayışları nafile turlar biçiminde sürdürülmüştür.

1990’lı Yıllardan 2004’e Kıbrıs Sorunu

1990 yılında yaşanan bir siyasi gelişme ise sorunun ve çözümün adresini bambaşka mecralara taşımıştır. O yıl Temmuz ayının üçüncü günü Rum yönetimi, adanın tamamını temsil edermişcesine Avrupa Topluluğu’na tam üyelik başvurusunda bulunmuş ve müzakerelerin tarihe bağlanması için çalışmalara girişmiştir. Bu durum karşısında ilk şaşkınlığı atlatır atlatmaz KKTC ve Türkiye diplomatik temaslar başlatmışlar, gelişmenin siyasi sorunu kronikleştirmekten  başka sonuç doğurmayacağını savunmuşlardır. Bu durumun gerçekleşmesi durumunda Rum toplumunun kazanımlarının rahatlığı ile yeni bir çözüm arayışına girişmeyeceği Avrupa’ya anlatılmaya çalışılmıştır. Sürecin tamamlanması sonucu Türk hariciyesinin bu girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlandığı görülmüştür.[7]

1995 yılına gelindiğinde ise adada yeniden savaş rüzgarları esmeye başlamış ve Yunanistan’ın Rum tarafı ile imzaladığı “Ortak Savunma Doktrini” çerçevesinde Baf’a hava üssü kuracağını belirtmesi üzerine gerginlik had safhaya tırmanmıştır. Ne kadar emek harcanırsa harcansın diplomatik çabaların bu coğrafyada sonuç vermeyeceği ve adanın hercai bir savaşa gebe olduğu tekrar dilden dile yayılmaya başlamıştır. GKRY’nin 1997 yılının ocak ayında sınırlarına Rus yapımı S-300 füze sistemini yerleştirme kararı almış olması gerilimin askeri yönünü sert biçimde ortaya koymuştur.[8] Füzelerin sınıra yığılması tarihinin dikkatli bir biçimde incelenmesi durumunda olayların gelişminin tesadüfü olmadığı fark edilecektir. Aslında Yunanistan menşeli olan bu plan ile bölgenin güvenli olmadığı ve her an bir savaşın vuku bulabileceği düşüncesi küresel güçlere kanalize edilmeye çalışılmıştır. Bundaki yegane amaç ise şudur; “Dönem Orta Asya ve Hazar enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden dünyaya ulaştırılması planlarının yapıldığı ve Türkiye’nin stratejik öneminin arttığı bir dönemdir. Ankara’nın bu gelişmeler ile prestiji ve önemi artmaktadır, bu Atina için katlanılması çok güç bir durumdur. Bölgenin istikrarsızlığını vurgulamak işte bu açılardan önem taşımakta ve füzeler bu sebeplerle sınıra yığılmaktadır”. Böylece Ankara ortaklarına yeterince güven veremeyecektir.Tabi göz ardı edilmemesi gereken bir başka husus ise silahların yapım ve satım işlemlerinin Rusya kaynaklı oluşudur.[9]

1997 yılının 1990’ların çözüm arayışında çok önemli bir yeri olduğunu vurgulamadan geçmek konuyu eksik tamamlamış olmak anlamı taşıyacağından o günlerde yaşanan gelişmelere de kısaca temas edeceğim. 1997 yılı ABD Başkanı Bill Clinton ve uluslararası arenada güç kazanmış ABD yönetimi tarafından Kıbrıs’ın  çözüm yılı olarak ilan edilmiş ve “Dayton Fatihi” Richard  Holbrooke, Kıbrıs özel temsilcisi olarak atanmıştır.[10] Amerikan yönetimi, Bosna sürecinde Avrupa’nın büyük güven kaybettiğinin farkına varmış ve kökleşmiş sorunları sadece kendisinin çözebileceği yönündeki görüşleri dikkatle takip etmiştir. Bu minvalde Kıbrıs sorunun çözümü için ara bulucu olarak görevlendirilen Holbrooke önemli çalışmalara imza atmış olsa da, arzu edilen barışın iki taraf arasında tesis edilmesi bu dönemde de gerçekleştirilememiş özellikle Türkiye, Rum tarafının AB yolculuğundan duyduğu rahatsızlık nedeniyle sorunu bu mesele çekirdeğinde değerlendirerek güvensizliğini açıkca belli etmiş ve Doğu Akdeniz’in stratejik güvenliği üzerine eğilmiştir. Kuşkusuz dönemin Türk-Yunan ilişkileri açısından da hassasiyet taşıyan olaylarla tarihe geçmiş olması da bu dönemde neden barışın sağlanamadığı sorusunun önemli cevaplarından olacaktır.[11]

1999 yılına müteakip olarak Türkiye-Yunanistan ilişkileri dönemin Dış İşleri Bakanlarının (İsmail Cem ve Yorgo Papandreu) kişisel yaklaşımları ve Kıbrıs meselesinin ikili ilişkilerin temeli olarak görülmemesi gerektiği düşüncesinin yaygınlaşması ile birlikte düzelme göstermeye başlamıştır. Tarafların uzun yıllar soruna çözüm bulamaması üzerine BM Genel Sekreteri Kofi Annan, 11 Kasım 2002 tarihinde kendi adıyla anılacak olan planını taraflara sunmuştur. Plan daha sonra beş defa değişikliğe uğramış ve ilk sunulan plan adada Türk varlığını ve mevcudiyetini riske atacağı düşüncesiyle KKTC tarafından reddedilmiş, akabinde Rum tarafının ilk ortaya çıkışı aşamasındaki plana olumlu bakışı değişmiş ve kendileri açısından da planın kabul edilemezliği vurgulanmıştır. 12-13 Aralık 2002 tarihli Kopenhag Zirvesi sonucunda ise sorunun 16 Nisan 2003 tarihe kadar çözülememesi durumunda GKRY’nin Kıbrıs Cumhuriyeti adı ile adanın tamamını temsilen üyeliğe kabul  edileceği vurgulanmıştır.

3 Kasım 2002 tarihinde Türkiye’de iktidara gelmiş olan Adalet ve Kalkınma Partisi yöneticilerinin, Avrupa Birliği’ne üyelik süreci çerçevesinde Türkye’nin on yıllardır sürdürdüğü Kıbrıs politikasından farklı düşüncelere sahip olduğu gözlemlenmeye başlanmıştır. 14 Nisan 2003 günü KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın Başbakanlık görevini yeni üstlenmiş olan Recep Tayyip Erdoğan’a hitaben yazdığı mektup fikri ayrılık boyutunun en üst noktaya ulaştığını belgelemiştir.[12] Kıbrıs adasının İngiliz üsleri haricinde kalan kısımlarını federe bir yönetim anlayışı ile idare etmek gerektiği üzerine eğilen Annan Planı’nın değişmiş son halinin adada iki halk tarafından da oylanması gerekliliği üzerinde antlaşma sağlanmış ve 2004 ylı itibariyle çalışmalar bu doğrultuda sürdürülmüştür. Hem Rum, hem de Türk toplumları kararı referandum ile oylayacaklardır. İki taraf da “evet” oyu verirse Birleşik Kıbrıs Devleti modeline geçilerek bu yeni model denenecektir. Hazırlanan son taslağa dönemin  KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve ekibi karşı çıkmış, referandumda hayır oyu verilmesi için çalışmışlardır. Bu çalışmaları yaparken de Ankara ile ters düşer bir görünüme girmemek için tüm yolları denemişlerdir. KKTC’deki muhalefet ve Ankara’daki yeni iktidara yakın çevreler ise evet oyu için çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Sonuç Denktaş ve ekibi için tam bir yıkım olmuştur. Adada yıllardır liderinin sözünden hiç çıkmamış olan halk, artık köklü bir çözüm için yeni söylemlerin peşine düşmüş ve liderinin dediğinin tam aksine bir söylemi % 64.91 gibi yüksek bir oy oranı ile kabul etmiştir. Rum tarafı ise planı % 75.38 ile reddetmiştir. Tarihin adeta bir cilvesi yaşanmış ve Denktaş, Rum oyları sayesinde sonucundan korktuğu planın kabulünden ve uygulanmasından kurtulmuştur. Yunan Başbakanı Kostas Karamanlis ise planı en son değerlendirdiği referandum öncesi basın toplantısında; Planın Rum toplumunun beklentilerinden uzak olduğunu ancak son kararı verecek olanın gene Rum halkı olduğunu ifade etmiştir.

Sonucun neden bu şekilde tecelli etmiş olduğunu değerlendirecek olursak öncelikle plana değinmemiz gerekecektir. Annan Planı ana hatlarıyla ekonomik unsurlara hiç değinmemektedir. Bu durum ise Rum toplumunda bir korku yaratmaktadır. Tarihsel süreçte meydana gelen kazanımlarını riske atmaktan korkmaktadırlar.[13] Bu boşluk Türk tarafını da ürkütmüştür. Ekonomik olarak kendi ayakları üstünde durabilen Rum toplumunun,bir süre sonra Türk toplumunu bastırmasından çekinilmiştir. Bir diğer önemli unsur ise antlaşmanın kabul edilmesi durumunda ortaya çıkacak yeni Birleşik Kıbrıs Devleti, Rum tarafının kazanmı olan ve girmesine kesin gözüyle bakılan AB’ye tam üye olacaktır. Bu durumda Rumlar kendi elleri ile Türk toplumunu AB vatandaşı yapmış olacaklardır. Rum toplumu aslında bu hakkı paylaşmayı hiç istememiştir. Türk toplumunda “evet” oyunun yüksek çıkmasının belli başlı sebepleri ise şunlardır;

* Rum toplumu ile birlikte AB’ye girerek AB üyelik süreci zahmeti yaşamadan AB’ye tam üye olmak,

* AB üyesi olunması durumunda ekonomik refahtan pay alabilecek olmak ve serbest dolaşım hakkından sonuna kadar yararlancak olmanın karşı konulamaz çekiciliği,

* Yıllardır süre gelen statükocu anlayıştan bıkmış olmak ve Rauf Denktaş ile çözümün bulunabileceğine dair sarsılan inanç,

* Rauf Denktaş ve eski politikalar üzerine aleyhte yayın yapan kuvvetli bir basın ve Adadaki muhaliflerin yükselen ayrıca dışarıdan desteklenen propaganda gücü,

* Ankara’nın “Evet” oyu verilmesi yönündeki kuvvetli telkinleri,

* 1950’li yıllardan başlayarak çekilen acıları gören nüfusun gerek doğal sebeplerle gerekse Türkiye’den yapılan göçlerle azalmış olması.

Rauf Denktaş geçmiş tecrübeleri doğrultusunda Türk askerinin zamanla adadan çekilmesini öngören bu antlaşmayı samimi bulmamış ve sonucu itibariyle 1960’da kurulmuş olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin akıbetini paylaşmasından çekinmiştir. Ekonomik konulara hiç değinilmemesi, Türkiye’nin ada ile bağlantılarını zayıflatması gibi hususlarda Denktaş’ı bu plana karşı mesafeli durmaya itmiştir. Türk askerinin kademeli bir geçişten sonra adadan tamamen çekilmesi öngörülürken, İngiliz üslerine karşı herhangi bir girişimde bulunulmayışı gerek Rauf Denktaş’ı, gerekse Türkiye’de ki ulusalcı kanadı rahatsız etmiştir. Bu gibi sebeplerden ötürü Annan Planı KKTC yöneticileri arasında şüpheye sebebiyet vermiştir.

Referandum süreci sonrası dünya’nın önemli başkentleri KKTC’yi öven, “hayır” oyu veren Rum tarafını ise yeren açıklamalarda bulunmuşlardır. Kıbrıs Türk toplumunun durumunun tekrar gözden geçirileceği seslendirmiş pek çok vaatte bulunulmuş olsa da somut bir adım atılmamıştır. Rum tarafı ise  planın reddinden kısa bir süre sonra ödüllendirilir gibi bir görüntü oluşması endişeleri ile birlikte AB’ye tam üye olmuştur. Özellikle bu süreçte KKTC’nin tanınmayacağı ama dünya başkentlerinde temsilciliklerinin olabileceği, ticari ilişkilere açılarak mükafatlandırılabilceği gibi ihtimaller konuşulmuş, ele alınan planların Tayvan Modeline benzerliği sebebiyle bu yönde beklentiler arttırılmıştır. Sonuç ise beklenenin çok uzağında olmuş  ve Kıbrıs Türkleri kaderine terk edilmiş olmanın umutsuzluğu ile adadaki dengeleri yeniden ulusalcılar lehine çevirmişlerdir.[14] Devam eden tüm diplomatik temaslara karşın yakın bir gelecekte Adada köklü bir çözüme kavuşulması ihtimali görülmemekte ve toplumlar kendi hayatlarını idame ettirmeye devam etmektedirler.

Ahmet CEYLAN

 

KAYNAKLAR

[1] http://www.usgam.com/tr/index.php?l=807&cid=580&bolge=14&konu=28.

[2] Bu husus 1974-1978 tarihleri arasında Lefkoşa Büyükelçiliği Müsteşarı olarak en ateşli günleri yerinde takip eden Dr. Onur Öymen tarafından dile getirilmektedir. Ek kaynak olarak ise ilgili linkten faydalanılmıştır;   http://www.metu.edu.tr/~birten/kibris_cum.html.

[3] http://www.haberler.com/yunanistan-dan-kktc-aciklamasi-3123739-haberi/.

[4] http://www.kypros.org/Cyprus_Problem/Kyprianou-Denktas.html.

[5] 2004 Tarihli Annan Planı’nın Rumlarca reddi, Türklerce kabulüne dek bu propaganda sürecektir.

[6] Denktaş, Kıbrıs Girit, sf. 63-69.

[7] 17 Eylül 1990 günü Rum yönetiminin başvurusunun normal süreç içerisinde değerlendirileceğine AT tarafından karar verilmiş ve 6 Mart 1995 tarihinde Rum kesiminin tüm adayı temsil ettiği görüşü benimsenerek müzakerelerin tarihe bağlanmasına karar verilmiştir.

[8] Prof. Melek Fırat, “1990-2001 Yunanistan İle İlişkiler”

[9] Bir başka düşünceye göre Türkiye ile Rusya’yı Orta Asya pastası üzerinden karşı karşıya getirme stratejisi Atina tarafından planlanmaktadır. Gerek bu siyasi dedikodu üzerine kayda değer kaynak bulunamadığından gerekse konumuz ile sadece söylenti boyutunda ilişkisi bulunması sebebiyle Rusya ile ilgili kısmını uzatma gereği duymadım.

[10] Bosna’da yaşanan trajediyi durdurması sonrasında ABD, Avrupa’ya nazaran büyük bir prestij kazanmıştır. ABD uluslararası çözüm mekanizmasının baş aktörü olarak nitelendirilmiş ve Başkan Clinton’da siyasi kariyerinde zirveye çıkmıştır. Kimi analistler eğer tüm bu gelişmelerin üzerine bir de Kıbrıs meselesini vaat ettiği üzere 1997 yılında çözebilmiş olsaydı, Clinton’un ABD Başkanlık sisteminin değiştirilmesi suretiyle üçüncü kez Başkan olabilecek bir konuma gelebileceği gibi ekstrem iddiaları dile getirmekten çekinmemişlerdir.

[11] Yakın bir zaman diliminde yaşanan Kardak kayalıkları krizi bu olaya önemli bir örnektir. Küçük bir ada parçası nedeniyle Türkiye ve Yunanistan savaşın eşiğine geleceklerdir.

[12] Ahmet Aydoğdu “Kıbrıs Sorunu” adlı eserinde konuyu ve mektubu açıklamaktadır. Ayrıca Başbaka Erdoğan, Türkiye’nin AB üyelik sürecine büyük önem vermekte ve bu sürece sıkıntı yaratacak tüm engellerden kurtulmak düşüncesindedir. Kuşkusuz en önemli sorun ise Kıbrıs vakasıdır. Rauf Denktaş ise Erdoğan’ı ikna edememekten yakınmakta ve 29 yıl sonra Ankara’nın desteğini hükümet nezdinde değil Genelkurmay Başkanlığı nezdinde aramak durumunda kalmaktadır. Gazeteci İsmet Berkan “Asker Bize İktidarı Verir Mi?” kitabında bu olaylara değinmektedir.

[13] Adada tarihsel süreçte meydana gelen demografik yapı zenginlik kıstası ile değerlendirildiğinde Rum toplumunun hep bir adım önde olduğu görülmektedir. Türk toplumu gibi sadece  düşük düzeyde tarım ve balıkçılık ile değil ticaret zanaati ve gelir getirici hizmet sektörü ile ilgilenmektedirler ve bunun sonucunda elde ettikleri kazanımları Türk tarafı ile paylaşmaktan korkmuşlardır. Türk toplumunun esasen tarım hayatı bile zayıf olup yıllarca sebze ekimi yapamadığı bilinmektedir. Bunun en büyük sıkıntısını ise kriz anlarında açlık tehlikesi olarak yaşayacaklardır.

[14] 18 Nisan 2009 tarihinde KKTC’de yapılan seçimleri tek başına iktidar olarak neticelendiren ve  milliyetçi kişiliği ile tanınan Derviş Eroğlu yükselişine devam ederek, 23 Nisan 2010 tarihinde Cumhurbaşkanlığı makamına çıkmıştır.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.