TÜRKİYE-İRAN İLİŞKİLERİ ÜZERİNE DEĞERLENDİRME

upa-admin 12 Ocak 2013 9.192 Okunma 0
TÜRKİYE-İRAN İLİŞKİLERİ ÜZERİNE DEĞERLENDİRME

1. Giriş

Ön Asya’nın iki önemli coğrafi bölgesi olan Anadolu ve İran; İlkçağlardan günümüze kadar birçok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Kimi zaman bu uygarlıklardan bazıları tek başına her iki bölgeye sahip olurken, kimi zaman da her iki bölgede farklı uygarlıklar hüküm sürmüş ve bu uygarlıklar arasında dünya tarihi açısından dönüm noktası sayılabilecek hakimiyet mücadeleleri meydana gelmiştir. Lidya-Pers, İyon-Pers, Roma-Sasani, Bizans-Sasani, Bizans-Selçuklu, Anadolu Selçukluları-İlhanlı, Osmanlı-Timurlu, Osmanlı-Akkoyunlu ve son olarak da Osmanlı-Safevi mücadeleleri, söz konusu coğrafyanın en önemli mücadelelerini oluşturmaktadır. Orta Doğu coğrafyasının iki önemli ve belirleyici ülkesi Türkiye ve İran’ın ikili ilişkileri; tarihi, kültürel, jeopolitik ve stratejik çok sayıda faktör tarafından belirlenen, çok boyutlu karmaşık bir yapıda oluşmaktadır. Türkiye-İran ilişkilerinin tarihi altyapısı geniş bir tarihi süreci içerisine almaktadır. Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya yönelmeleri sonucunda İran topraklarıyla karşılaşmalarıyla başlayan bu süreç günümüze kadar uzanmaktadır. Bu süreç içerisinde kurulan ilişkiler farklılık arz etmektedir. Öyle ki tarihsel süreç içerisinde İran toprakları üzerinde kurulan birçok devleti Türk kökenli idarecilerin yönetmesine rağmen, Türkiye-İran ilişkilerinde sık sık gerilimler yaşanmış, hatta birçok kez bu iki uygarlık birbirine rakip olmuştur. Özellikle bu toplumların İslamlaşmasından ve hilafetin Osmanlı Devleti’ne geçmesinden sonra iki toplum arasında rekabet önemli derecede artmıştır. İran topraklarında Şii bir devletin tezahürüyle ve bu devletin Şii nüfus üzerinde oynadığı etkin bir rol neticesinde İran, Sünni bir devlet olan Osmanlı’nın en önemli tehdit unsurlarından birisi olmuştur. Osmanlı-İran ilişkileri ciddi rekabet ve genel anlamda husumet içerisinde geçmiştir dememizde sakınca olmayacağını düşünüyorum. Osmanlı’nın yıkılması neticesinde Türkiye’de Cumhuriyet dönemine geçişin yaşanması Türk-İran ilişkilerini önemli ölçüde etkilemiş, bu dönemlerde ve daha sonraları İran’ın kendi içerisinde yaşadığı iktidar mücadeleleri devrimler ikili ilişkileri kayda değer derecede etkilemiştir.

2. Osmanlı Dönemi Türk-İran ilişkileri

14. yüzyılın başlarında bir uç beyliği olarak kurulan, gazâ ve cihad politikasının bir sonucu olarak öncelikli hedefi olan Balkanlar’ı ele geçiren, önce bağımsız bir devlete, 16. yüzyılın başlarından itibaren de bir imparatorluğa dönüşmeye başlayan Osmanlılar, hemen hemen aynı dönemde doğuda belirmeye başlayan ve etnik açıdan kendi kurucularıyla aynı ırksal kökene sahip bulunan bir siyasal/dinsel liderin sürüklediği güçle karşılaşmak durumunda kalmışlardır. Bu karşılaşma, Dört Halife Devri’nin son dönemindeki Hz. Ali-Muaviye ve sonrasındaki Hz. Hasan-Muaviye, Hz. Hüseyin-Yezid mücadelelerinin başlatmışolduğu Sünni-Şii rekabetini, teolojik boyuttan siyasal boyuta yönlendirmiştir.[1] Osmanlı Devleti ve İran uzun dönemli mezhepsel ideolojik bir çatışma sürdürmüştür.

Osmanlı Devleti’nin sınırlarının Fatih döneminden sonra İran sınırlarına dayanması, İslam dünyasının iki farklı ve güçlü mezhebini karşı karşıya getirmiştir. Yavuz döneminde Osmanlı-Safevi İran ilişkileri, söz konusu mezhep çatışmaları ile paralel bir seyir izlemiştir. Safevi hükümdarı Şah İsmail’in kışkırtmaları sonucunda Anadolu’da Şiiliğin yayılmaya başladığını gören Yavuz, bu durumu bir tehdit olarak görmüş ve 1514’te ünlü Çaldıran Seferi’ne çıkmıştır. İran Ordusu’nu yenilgiye uğratan Yavuz, Tebriz’e kadar ilerlemiş, bir süre sonra Anadolu’ya dönmüştür. Padişahın Amasya’da bulunduğu sırada, Şah İsmail tarafından barış yapılması amacıyla bir elçi gönderildiyse de İran seferini sürdürmek isteyen padişah, bu isteğe yanıt vermemiş ve elçiyi nezaret altına aldırmıştır.[2]

Yavuz’dan sonra tahta geçen Kanunî döneminde, Osmanlılar ile Safeviler arasında ilk kez bir barış anlaşması imzalandığı görülmektedir. Kanuni’nin, hükümdarlığının ilk yıllarında kendisine hedef olarak Batı’yı seçmiş olmasından ve Osmanlı ordusunun Avrupa içlerinde bulunmasından yararlanmak isteyen Safeviler, Anadolu’ya akınlar düzenlemeye başlamışlardır. Bu sebeple başlayan savaşlar Amasya muadelesiyle Kanuni dönemi itibariyle sona ermiştir. III. Murad döneminde, 1577 yılında Lala Mustafa Paşa tarafından İran üzerine başlatılan seferler aralıklı olarak 1589’a kadar sürmüş, sonuçta 21 Mart 1590’da Ferhat Paşa Antlaşması imzalanmıştır. İki ülke arasındaki barış çok uzun sürmemiş, I. Ahmed döneminde, 1603 yılında İran ile savaşlar tekrar başlamıştır. 1612 yılına gelindiğinde, Kuyucu Murad Paşa’nın yerine vezir-i azam olan Nasuh Paşa’nın, Şah Abbas’ın barış yapma isteğini kabul etmesiyle 1613’te İstanbul’da Nasuh Paşa Antlaşması adıyla yeni bir barış antlaşması imzalanmıştır. II. Osman döneminde,  İran’ın Nasuh Paşa Anlaşması’ndaki yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle 1615’te iki ülke arasında tekrar başlayan savaşın sonunda, Serav ovasında, Sadrazam Halil Paşa ile Şah Abbas’ın murahhas elçisi Burun Kasım arasında, Nasuh Paşa Antlaşması esasları dahilinde yeni bir barış antlaşması imzalanmıştır. IV. Murad zamanında, Bekir Subaşı’nın ve oğlu Mehmet’in ihaneti üzerine Bağdat, Şah Abbas’ın eline geçmiştir. Diğer taraftan Erzurum Beylerbeyi Abaza Paşa da isyan ederek İranlılar’dan yardım istemiştir. Sadrazam Hüsrev Paşa, doğu seferine çıkarak Abaza isyanını bastırmış fakat Bağdat’ı alamamıştır. Bunun üzerine IV. Murad bizzat sefere çıkmış, önce Revan’ı, sonra da Bağdat’ı almıştır. O dönemde İran tahtında oturan ve Şah Abbas’ın torunu olan Şah Şafi’nin barış istemesi üzerine, kendisi rahatsızlığı dolayısıyla İstanbul’a dönmüş, Sadrazam Kara Mustafa Paşa Kasr-ı Şirin diye anılan barış antlaşmasını imzalamıştır (1639). Bu antlaşmanın önemi günümüz İran sınırını oluşturması açısından da önem arz etmektedir.

Kasr-ı  Şirin Antlaşması’nın ardından Osmanlı-İran ilişkilerinde uzun süreli bir barış dönemine girilmiştir. 18. yüzyılın ilk yarısında İran içerisinde başlayan karışıklıklar sonucunda Kafkasya’daki sünni kabilelerin, Safevi hanedanından Şah Hüseyin’e isyan etmeleri ve Osmanlı Devleti’nden yardım istemeleri sonucunda, III. Ahmet yönetimindeki Osmanlı Devleti, zaten kendisine sığınmış olan Dağıstan, Şirvan, Gürcistan’a ek olarak Van Valisi Köprülüzade Abdullah Paşa kumandasındaki kuvvetlerle Kirmanşah, Ardalan ve Hoy çevresini 1723 yılında kolaylıkla istila etmiştir.[3] İran ve Osmanlı arasında sürtüşmeler ve savaşlar uzun süre devam etmiş, Rusya, İngiltere gibi diğer devletlerinde müdahil olmasıyla ikili ilişkiler farklı bir seyir izlemiştir. Hatta iki ülke arasındaki ilişkilere müdahil olan bu devletler kendi menfaatleri doğrultusunda arabuluculuk yapmış komisyon çalışmaları oluşturmuşlardır.

Daha sonraları İran, gerek Osmanlı Devleti’nin, batı sınırlarındaki sorunlarla uğraşmasından, gerekse 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan yararlanıp, sorunlu bölgenin bir kısmını ele geçirerek sınırı Anadolu tarafına doğru ilerletmiştir.[4] Savaş sonunda imzalanan Berlin Antlaşması gereğince, İran sınırını belirlemekle görevli Rus ve İngiliz görevlilerden oluşan “muhtelit komisyon”un almış olduğu karar doğrultusunda Kotur şehri ve arazisi İran’a bırakılmıştır. Berlin Antlaşması’nın imzalanmış olduğu 1878’den 1907’ye kadar geçen süreçte, sınırda küçük çaplı çarpışmalar dışında önemli bir olay meydana gelmemiştir. 1907’de İran’da meşrutiyetin ilanı ve sonrasında çıkan karışıklıklar, bölgede yine bir hareketlenmenin yaşanmasına neden olmuş, özellikle Kürt aşiretlerinin Türk köylerine yönelik saldırılarını önlemek üzere Mehmet Fazıl Paşa ve İzzet Paşa komutasındaki birlikler bu bölgeye gönderilmiştir. Bu birlikler, İran’ın önceden ele geçirmiş olduğu yerleri geri almışlardır.[5] Rusya’da 1908’de sınır tespiti için oluşturulan karma komisyonun çalışmaları sonucunda, Türk orduları tarafından ele geçirilmiş olan Savuç, Bulak, Bana, Serdeşt, Sülduz, Uşna ve Lâheycan, Sine, Rumiye ve çevresi ile Dol, Deşt, Branduz, Terguvar, Merguvar, Somay, Bradoşt ve Selmas’a bağlı yerler Osmanlı Devleti’ne bırakılmıştır.

1911’e gelindiğinde İngiltere ile Rusya, Osmanlı Devleti’ne birer nota vermişler ve 1908’de Osmanlı’ya bırakılmış olan yerlerin bir ay zarfında tamamen tahliyesini ve daha sonra da Basra körfezinden Ağrı Dağı’na kadar Türk-İran sınırının Rusya, İngiltere, Türkiye ve İran hükümetleri temsilcilerinden oluşan bir sınır komisyonunca kesin olarak tespitini istemişlerdir. Bu isteği karşılamak amacıyla Osmanlı Devleti ve İran arasında yapılan görüşmeler sonucunda 1912’de Tahran’da bir protokol imzalanmıştır.[6] Protokolün uygulanması 1. Dünya Savaşı’na kadar sürmüştür. 1. Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 11. maddesi ile Osmanlı Devleti, savaş sırasında ilerleme gerçekleştirdiği İran’ın kuzeybatısından çekilmek durumunda kalmıştır. Boşluktan yararlanan Şekak Aşireti reisi Simko’nun, bölgedeki hakimiyeti, 25 Haziran 1922’de -daha sonra  Şah olacak- Rıza Han kuvvetleri tarafından yenilgiye uğratılıncaya kadar devam etmiştir.

Konuyu özetleyecek olursak; Türk-İran rekabeti Safeviler döneminde (1486-1722) en şiddetli şeklini aldı; Safevi Hanedanlığı’nın dağılmasının ardından, İran’da 18. yüzyıl boyunca kargaşa hakim oldu. Yüzyıllar boyunca, Türk-İran ilişkileri, iki ülke arasındaki sınırın değişmemesini de sağlayan küçük sürtüşmeler tarafından belirlendi. 1797 yılında kurulan Kacar Hanedanlığı, Osmanlı Hanedanlığı’na yönelik olumlu bir tavır sergilemiş, Türk-İran ilişkileri, her iki imparatorluğun da kendilerini Rusya ve Avrupalı güçlerin şiddetli baskısı altında görmeye başlamasıyla, 1850’lere kadar gelişme göstermiştir.[7]

3. Cumhuriyet Dönemi

Lozan Barış Antlaşması’nın kendisine yaratmış olduğu hukuki zemini değerlendiren ve 29 Ekim 1923’te cumhuriyeti ilan ederek yeni devletin, rejimin ve devlet başkanının adını koyan Türkiye, yeni rejimin İran’da da benimsenmesi için büyük çaba harcamıştır. İran’da mevcut Türk kökenli Kaçar Hanedanı’nın son üyesi Şah Ahmed’in Avrupa’da yaşamakta olması ve Türkiye’de cumhuriyetin ilanından bir gün önce, 28 Ekim’de Başbakanlığa getirilen Rıza Han’ın cumhuriyet rejimine taraftar tutumu, Türkiye’nin bu çabalarını kolaylaştırıcı bir etken olarak görülmüştür. Türkiye’nin bu desteğinde iki temel sebep vardı. Birincisi, Türk devriminin diğer İslam ülkelerine de model olabilmesi, diğeri ise Türkiye’nin İran’ı yabancı devletlerin boyunduruğundan çıkmış, bağımsız bir ülke olarak görme arzusuydu.[8] Başlangıçta Rıza Han, cumhuriyetin ilanı konusunda gerek halkın, gerek basının ve gerekse İran ulemasının desteğini almış görünüyordu. Bu nedenle Şubat 1924’ten itibaren bu konuya yönelik girişimlerini hızlandırmıştır. Fakat daha sonra ulemanın cumhuriyet karşıtı bir tavır içerisine girmesi, hem halkı hem de İran meclisindeki milletvekillerini etkilemiştir. Sonuçta Rıza Han, 1 Nisan 1924’te bir bildiri yayınlamış ve cumhuriyetin ilanı fikrinden vazgeçtiğini açıklamıştır. Bu gelişmeden kısa bir süre sonra, İran’ın Türkiye’deki büyükelçisini değiştirmesi, üstelik Eylül 1924’te Türkiye’ye varan yeni büyükelçi Tabatabai’nin bir din adamı oluşu, halifelik kurumunu henüz kaldırmış olan Türkiye tarafından anlamlı bulunmuş ve bu durum, Türkiye’nin İran ile daha yakın ilişkilere girmesinin bir süre daha ertelenmesine neden olmuştur.

Ağustos 1925’te Memduh Şevket (Esendal) Bey, Tahran büyükelçisi olarak atanmıştır. 7 Kasım ‘da göreve başlayacak olan yeni büyükelçi göreve başlamadan kısa bir süre önce, 31 Ekim 1925’te İran Meclisi, Kaçar hanedanlığını sonlandırmıştır. 12 Aralık’ta Rıza Han, “şah” ilan edilmiş ve Türkiye, bir süre İran’daki siyasal gelişmeleri gözden geçirdikten sonra -Memduh Şevket Bey’in de tavsiyesiyle- M. Kemal Paşa’nın 5 Ocak 1926 tarihindeki tebrik mektubu ile yeni rejimle ilişkileri başlatmıştır. Atılan bu önemli adım, kısa sürede meyvelerini vermiş ve 22 Nisan 1926’da iki ülke arasında bir dostluk ve güvenlik anlaşması imzalanmıştır.

Osmanlı Devleti’nin sona ermesiyle birlikte mevcut tüm anlaşmaların ortadan kalkmış olması, iki ülke arasındaki ilişkilerin yasal bir zemin üzerine oturtulmasını gerekli kılmıştır. 1926’nın ilk günlerinde, yukarıda belirtilen temaslarla başlayan sıcak ilişkiler, resmi bir anlaşma çabalarını beraberinde getirmiştir. Tahran büyükelçisi Memduh Şevket Bey, Rıza Şah’ın güvendiği bir isim olan ve aynı zamanda Saray Nazırlığını da yürüten Timurtaş ile birlikte, anlaşmaya giden yolda bir dizi gizli görüşmede bulunmuşlardır. Görüşmenin gizli yürütülmesinin nedeni, Moskova ve Londra’ya sızabileceği endişesidir.[9] Zaman zaman kesilme tehlikesi yaşanan görüşmeler sonunda 22 Nisan’da Tahran’da “Türkiye Cumhuriyeti ve İran Devleti arasında “Emniyet ve Muhadenat Muahedenamesi” imzalanmıştır. Anlaşmanın ikinci maddesi, tarafların herhangi birine bir askeri hareket meydana geldiğinde, diğerinin tarafsız kalmasını öngörmüştür. Üçüncü madde taraflara birbirlerine karşı herhangi bir siyasi ve mali ittifaka girmeme yükümlülüğü getirmiş, dördüncü madde ise tarafsızlık kavramını daha ayrıntılı hâle getirmiştir. Beşinci madde, birbirlerine karşı düşmanca eyleme girişebilecek şahıs ya da grupların ikametini iki ülkeye de men etmiştir. Bu anlaşma iyi ilişkiler doğursa da bu uzun sürmemiştir. Ağrı ayaklanmasına karşı Türkiye’nin harekatı İran tarafından hoş karşılanmamıştır.

Furugi’nin Türkiye gelişinden önce iki ülke ilişkilerini olumsuz etkileyecek bir olay daha yaşanmıştır. Bayezid Hadisesi olarak adlandırılan bu olayda, İran sınırından gelen silahlı çeteler, Doğubeyazıt yakınlarında Türk birliğini pusuya düşürüp subay ve erlerden bir kısmını esir alıp kaçmışlardır. Türkiye İran’a 10 gün süreli bir nota vermiş ve İran’ı, gerekli önlemlerin almaması durumunda ilişkilerin kesilmesiyle tehdit etmiştir. Ağrı ayaklanması sonucunda ilişkilerdeki gerginlik bu durum çözülene kadar uzunca bir müddet devam etmiştir.

İran’ın başına geçen Rıza Şah daha sonraları Atatürk’le yakın bir ilişki kurmuştur. 2 Temmuz 1934’de Rıza Şah Türkiye’ye bir ziyaret yaptı. 8 Temmuz 1937 tarihinde de Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Sadabat Paktı imzalandı. Sınır sorunun çözülmesini hemen ardından 1937 yılında Sadabad Paktı kuruldu. Fakat o yıllarda giderek Almanya güdümüne giren İran’la Türkiye’nin yolları çok geçmeden ayrıldı ve bu paktın ömrü kısa oldu.

4. Atatürk Sonrası Dönem

1941 yılında İran’ın müttefiklerce işgali, Türkiye’nin bölgede Sovyet nüfuzunun artmasından endişe duymasına neden oldu. İşgal döneminde iki ülke ilişkileri fiilen askıya alındı. Zaten karar sahibi olan merci işgal güçleriydi; bu noktada Türkiye İngiltere ile bağlantı kurmayı seçti. Türkiye’nin İran’la ilgili olarak İngiltere ile ilişki kurduğu iki mesele İran’ın Türk asıllı etnik grubu Kaşkaylara yönelik baskının sona erdirilmesine ilişkin talep ve Sovyet işgalinin devam etme olasılığına karşı Türkiye’nin duyduğu kaygı oldu. Sovyet işgalinin sona ermesiyle birlikte iki ülke ilişkileri tekrar normalleşmeye başladı. Gitgide gerilimi artan Soğuk Savaş’ta seçimini batı Bloğu’ndan yana yapan Türkiye ve İran’ın kaderi bir kez daha, bu kez Sovyet tehlikesi ekseninde kesişmekteydi. Fakat bu durum da uzun sürmedi. 1950’lerin başında Musaddık’ın iktidara gelmesi Türkiye’de büyük rahatsızlık yarattı. Musaddık rejiminin Batı’ya karşı mesafeli bir politika izlemesi ve bu dönemde İran’da etkinliğini artıran solcu Tudeh’le işbirliği yapması Türkiye’nin rahatsızlığının sebeplerini oluşturuyordu. Türkiye bu dönemde Batılı devletlerin İran’a yönelik her türlü önlemini destekledi, hatta Musaddık’a karşı düzenlenen operasyon için ABD ve İngiltere’yi teşvik etti. NATO üyesi olmayan İran, Irak örneğini de göz önünde bulundurarak CENTO’nun güçlendirmesini istiyor; fakat NATO’ya da üye olmanın rahatlığını taşıyan, ayrıca askeri birliklerinin tamamını NATO’ya tahsis etmiş olan Türkiye bu kez isteksiz davranıyordu. Bu durum, önce dönemin Başbakanı Adnan Menderes’in Moskova ziyaretiyle, ardından gerçekleşen 27 Mayıs Darbesi ile Şah’ın iyice telaşlanmasına neden olmuştur. Darbeden sonra yönetimi eline alan Milli Birlik Komitesi’nin “NATO ve CENTO’ya bağlıyız” açıklaması Şah’ı kısmen rahatlatsa da, CENTO emrine asker verilmesi meselesi yine çözümsüz kalmıştır.

5. İran’da Yaşanan Devrim Sonrasındaki Dönem

Türkiye, İran İslam Devrimine karşı itidalli yaklaşmıştır. Beklenen bu tavrın aksine İran ile Türkiye arasında ilişkiler bozulmamış, Türkiye İran’daki devrimi meşru bir rejim değişikliği olarak görmüştür. Türkiye, İran İslam Devrimi tamamen sonuçlanana kadar beklemiş, Bazargan hükümeti tam olarak göreve başladıktan sonra İran İslam Devrimi ile ilgili ilk açıklamasını yapmıştır.[10] Dönemin İktidarı Bülent Ecevit hükümeti İran’a kutlama mesajı göndermiştir. Hemen ardından 13 Şubat 1979 tarihinde Türkiye, İran İslam Cumhuriyetini tanımıştır. İran’ın uluslararası ortamdan iyice soyutlanması ve bu nedenle Sovyetlere yanaşmasının önüne geçmek için Türkiye bu davranışın içine girmiştir. Ayrıca Türkiye’nin İran’la kayda değer ticari ilişkileri bulunmaktaydı.[11]

Humeyni’ye göre Türkiye’nin Laik devlet modeli İran İslam Cumhuriyeti için başlı başına büyük bir tehditti. Türkiye Müslüman bir ülke olmasına rağmen, diğer müslüman ülkelerden farklı bir biçimde ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal açıdan gelişmiş bir ülkeydi. Türkiye Cumhuriyeti bu yapısıyla, hem dünyada biricik, hem de İran’ın Hıristiyan ve sömürgeci Batı’nın gelişmemiş Müslüman ülkeleri sömürerek geliştiği tezini de çürüten bir ülke idi. Dolayısıyla İran İslam Cumhuriyeti’nin bu zamana kadar ileri sürdüğü tezler Türkiye’nin varlığı nedeniyle geçerlilik kazanamamaktaydı. Bu nedenle İran  İslam Cumhuriyeti kuruluşundan bu yana Türkiye’ye daima çekingen bir şekilde yaklaşmıştır.[12] İran İslam Devrimi’nin; iki ülke arasındaki ilişkilere yansımaları ekonomik, sosyal ve siyasal boyutları dışında stratejik bir nitelikte taşımaktadır. Bu stratejik boyut İran İslam Devrimi ile Türkiye’nin bölgesel güvenlik konseptinde yalnızlaşması, bu yalnızlaşmanın aynıanda stratejik öneminin de artması anlamına gelmekteydi. Türkiye, İran’daki rejim değişikliği nedeniyle İran’ın ayrılmasıyla Sovyetler Birliği’ne karşı Batı’nın en önemli bölgesel savunma işbirliği olan CENTO içerinde yalnız kalmıştı. Bu durum Türkiye’nin kuzeyden daha fazla tehdit algılaması sonucunu doğurmuştu. Netice itibarı ile “Türkiye İran devrimini bu etkenlerden dolayı olumlu karşılamıştı”.[13] Devrim sonrasında ilişkiler AKP hükümetine kadar bu şekilde devam etmiş, 2002 sonrası Türkiye’nin dış politikasındaki değişmeler sonrası yeni bir hal almıştır.

6. Sonuç

Türkiye-İran ilişkileri uzun bir tarihi süreci kapsamaktadır. Çoğunlukla rekabet ve mücadele şeklinde geçen bu ilişkiler zaman zaman iyileşmeler göstermiştir. İki toplum arasındaki ilişkileri toplumların siyasi durumlarından coğrafi ve toplumsal yapılarına kadar birçok faktör etkilemiştir. Tarihsel süreç içerisinde olduğu gibi günümüzde de İran ile ilişkiler önemli bir yer tutmakta, Orta Doğu’nun akibeti açısından önem taşımaktadır. İki ülke arasındaki ilişkiler gerek siyasi anlayışların değişmesiyle gerekse yönetimlerin değişmesiyle tarihsel süreç içerisinde farklı boyutlara taşınmıştır. Cumhuriyet döneminde de aynı şekilde yönetimdeki kişiler bu konunun durum değiştirmesinde etkin roller üslenmişlerdir.

Şule Yüksel Ay KAMER

 

KAYNAKÇA

AKYOL, T. , Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet, Doğan Kitapçılık, İstanbul 2006.

ARAS, B. , Türk-İran İlişkileri Değişim ve Süreklilik Makalesi (TİDS)

ÇETİNSAYA, G. , Türk-İran İlişkileri, Türk Dış Politikasının Analizi, Ed: Faruk Sönmezoğlu, Der Yayınları İstanbul 1999.

DEDEOĞLU, B. ,Orta Doğu Üzerine Notlar , Derin Yayınları, İstanbul 2002.

ERİM N, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuzeydoğu ve Doğu Sınırları”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Yıl:1952, C.9, S.1-2.

METİN, B. , Birinci Dünya Savaşı’nda İran Coğrafyasında Etnik, Dini ve Siyasi Nüfuz Mücadeleleri, Ankara, 2007.

OCAK, A. , “Osmanlı Kaynaklarında ve Modern Türk Tarihçiliğinde Osmanlı-Safevî Münasebetleri (XVI-XVII. Yüzyıllar)”, Belleten, C:LXVI, (Ağustos 2002), S:246’dan ayrıbasım, TTK Basımevi, Ankara, 2003.

ORAN, E. , ‘’ Kurtuluş savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar ‘’, Türk Dış Politikası, İletişim Yayınları, C. 2, 1980- 2001, İstanbul 2001.

ROBİNSON, F. , İslam Dünyası, Çev. : Mete Tunçay , C. 1, İstanbul 1986.

UZUNÇARŞILI,  İ. , Osmanlı Tarihi, TTK yay., Ankara, 1983.

YILMAZ Türel, İran İslam Devrimi ve Stratejisi, Strateji, Sayı 10.


[1] Ahmet Yaşar Ocak, “Osmanlı Kaynaklarında ve Modern Türk Tarihçiliğinde Osmanlı-Safevî Münasebetleri (XVI-XVII. Yüzyıllar)”, Belleten, C:LXVI, (Ağustos 2002), S:246’dan ayrıbasım, TTK Basımevi, Ankara, 2003, s. 503

[2] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, TTK yay., Ankara,1983, C.II, s. 270

[3] Nihat Erim, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuzeydoğu ve Doğu Sınırları”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Yıl:1952, C.9, S.1-2, s.15

[4] Erim, a.g.m., s.20-21

[5] Erim, a.g.m., s. 21

[6] Barış Metin, Birinci Dünya Savaşı’nda İran Coğrafyasında Etnik, Dini ve Siyasi Nüfuz Mücadeleleri, Ankara, 2007, s. 14

[7] Prof. Bülent Aras, Türk-İran İlişkileri Değişim ve Süreklilik Makalesi (TİDS)

[8] E. Oran, ‘’Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar’’, Türk Dış Politikası, C. 2, İletişim Yayınları, İstanbul 2001,s. 580

[9] Beril Dedeoğlu, Orta Doğu Üzerine Notlar , Derin yayınları, İstanbul 2002, s. 37.

[10] Francis Robinson, İslam Dünyası, Çev. : Mete Tunçay, C. 1, İstanbul 1986, s : 164-167

[11] Türel YILMAZ, İran İslam Devrimi ve Stratejisi, Strateji, sayı10 s: 86–87

[12] Taha Akyol, Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet , Doğan Kitapçılık, 7.Baskı, İstanbul 2006, s:193-197.

[13] Gökhan Çetinsaya, Türk-İran İlişkileri, Türk Dış Politikasının Analizi, Ed: Faruk Sönmezoğlu, Der Yayınları İstanbul 1999, s: 149

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.