TÜRK PİLOTLARI NEDEN KAÇIRILDI?

upa-admin 11 Ağustos 2013 2.401 Okunma 0
TÜRK PİLOTLARI NEDEN KAÇIRILDI?

THY’nin İstanbul-Beyrut seferini yapan uçağının iki pilotunun kaçırılması, Türkiye’de gündemin en ön sırasına yerleşti. Sefer sonrası havalimanından Beyrut’ta kalacakları otele giderken kaçırılan Türk pilotların akıbetinin ne olacağı konusu, Lübnan’daki toplumsal/siyasal yapıyı ve Suriye Krizi’nin bu ülkedeki Türkiye algısını nasıl etkilediği hususunu yeniden tartışmaya açmamızı gerektirmektedir. Nitekim Lübnan, toplumsal/siyasal görünümü itibarıyla Ortadoğu’nun aynası olarak görülmesinin yanı sıra, Türkiye’nin Ortadoğu’da bölgesel etkinlik kurabilme yönlü dış politika stratejisinin en önemli sacayaklarından birini oluşturmaktadır.

Lübnan; Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında kurgulanmış bir dengeye göre yönetilen bir ülkedir. Üstelik bu denge çerçevesinde Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki mezhep farklılıkları da siyasal arenaya yansıtılmaktadır. Bu ülkenin 1975-1991 yılları arasında din/mezhep eksenli ve oldukça kanlı bir iç savaş yaşadığını ve nüfusunun çoğunluğunu Şiilerin oluşturduğu Güney Lübnan’ın 2000 yılına değin İsrail işgali altında kaldığını göz önünde bulundurduğumuzda, din/mezhep ekseninde kurgulanmış siyasal dengelerin ne denli önemli olduğu anlaşılabilecektir. Lübnan, tarih boyunca Suriye’de siyasal hâkimiyet kurmuş odakların/yönetimlerin egemenliği altında kalmış ve Suriye’nin bir parçası olarak kabul görmüştür. Bu nedenle Esad Yönetimi de Lübnan’daki Suriye hegemonyasına çok büyük bir önem atfetmiş ve Lübnan’daki iktidarların kendi kontrolünden çıkmasını her daim engellemeye çalışmıştır. Suriye’nin bu ülkedeki siyasal etkinliğine karşı çıkan Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin uğradığı suikast sonucu öldürülmesi sonrası, suikastın arkasındaki aktör olarak suçlanan ve bu nedenle iç savaş esnasında Lübnan’a yerleştirdiği askerlerini geri çekmek zorunda kalan Esad Yönetimi; kendi siyasal varlığını ilgilendiren bir problemle karşı karşıya kalmış olduğu günümüzde, Lübnan’daki geleneksel müttefikleri ile olan bağını kullanarak ve her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğu bu ülkedeki siyasal dengeleri bozma tehdidini öne sürerek, gerek Türkiye’nin gerekse de Suriye muhalefetine destek veren diğer uluslararası aktörlerin gözünü korkutmaya çalışmaktadır.

Mevcut konjonktürde Suriye’nin Lübnan’daki en önemli müttefiki Hizbullah örgütüdür. Şii İslam inancına dayalı olarak hareket eden ve İran ile ideolojik/siyasal bağlantı içerisindeki Hizbullah, Suriye’deki iç savaş çerçevesinde Esad Güçleri’nin yanında savaşmaktadır. Hatta Suriye’nin Lübnan’a bitişik bölgelerinde kontrolün Hizbullah’a bağlı güçler tarafından sağlandığı iddia edilmektedir. Bu durumun oluşmasında, Esad Yönetimi’nin İran ile olan siyasal/bölgesel ittifakı ve İran’ın Hizbullah’ı Esad’a destek verme noktasında yönlendirmesi de büyük bir pay sahibidir. Kısacası, Arap Baharı sonrasında, Suriye Krizi’ne paralel olarak İran-Esad Suriye’si ve Hizbullah arasında bölgesel bir ittifak oluşmuş durumdadır. Maliki’nin kontrolündeki Irak merkezi hükümeti de bu yapıya yakın durmaktadır. Bu bloğun oluşumunda, Suriye muhalefetinin genel itibarıyla Sünni aktörlerden oluşması ve muhalefete destek veren Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi aktörlerin Sünni olması önemli bir faktördür. Yani Sünni-Şii rekabeti eksenindeki mezhepsel rekabet perde arkasında süreci yönetmeye devam etmektedir. Esasında bu rekabetin doğrudan etkileyeceği en önemli aktör de Lübnan olmaktadır. Zira bu ülkede siyaset tamamıyla dinsel/mezhepsel dengeler üzerinden yürütülmektedir. Cumhurbaşkanının Marunî Hıristiyan, Başbakanın Sünni, Meclis Başkanının Şii olacağı öngörülen, mecliste din/mezhep temelinde kurgulanmış kotalara sahip ve dinsel/mezhepsel kimliğin ulusal kimliğin (Lübnanlılık) önünde yer aldığı bir ülkede bundan farklı bir sürecin yaşanması beklenemezdi.

Sünni Müslüman kökenli ve başta ABD olmak üzere Batılı aktörler ile Türkiye’ye yakın duran Refik Hariri’nin ölümü sonrası, dinsel/mezhepsel rekabete, Suriye-İran yanlısı ve ABD-Suudi Arabistan-Türkiye destekçisi çerçevesinde bir kutuplaşmanın da eklemlendiği Lübnan’da, bugün itibarıyla iki siyasal koalisyon birbiriyle yarışmaktadır. Bu koalisyonlar, çeşitli dinsel/mezhepsel grupları bünyesinde barındırmakta olan 8 Mart Koalisyonu ile 14 Mart Koalisyonu’dur. Liderliğini Refik Hariri’nin oğlu olduğu Saad Hariri’nin yaptığı ve başta ABD, Suudi Arabistan ve Türkiye olmak üzere birçok aktör tarafından desteklenen 14 Mart Koalisyonu bugün itibarıyla muhalefette yer alırken; Suriye yanlısı isim ve partilerden oluşan ve Hizbullah’ın da siyasal bir parti olarak içerisinde bulunduğu 8 Mart Koalisyonu iktidardadır. Bu çerçevede, Esad Yönetimi’nin Lübnan Hükümeti nezdinde önemli bir mevziye sahip olduğu ortadadır.

Türk pilotların Lübnan’da kaçırılması girişimi, esasında, yukarıda anlatmaya çalıştığım ve Suriye kriziyle yakından ilintili olan gelişmelerin bir sonucudur. Nitekim pilotların kaçırılması girişimini hayata geçiren ve adı ilk kez duyulan “İmam Rıza’nın Ziyaretçileri” adlı grup, geçtiğimiz yıl İran’daki İmam Ali Rıza Türbesi’ni ziyaret ettikten sonra, dönüş yolunda Suriyeli muhalifler tarafından kaçırılan ve 2’si Türkiye’nin çabalarıyla serbest bırakılan 11 Lübnanlı Şii’ye referansla bu eylemi gerçekleştirmiştir. Zira Suriyeli muhaliflerce alıkonulan 9 Lübnanlının durumu ya da nerede oldukları bilinmemektedir. Şii mezhebine bağlı olduğu anlaşılan ve çok büyük bir ihtimalle Hizbullah ile de ilişkide olan bu örgüt, Suriyeli muhaliflere ve özellikle Özgür Suriye Ordusu’na destek veren Türkiye’nin gözünü korkutmak ve aynı zamanda Türkiye’nin Suriyeli muhalifler nezdindeki nüfuzundan da yararlanarak geri kalan Lübnanlıların da serbest bırakılmasını sağlayabilmek için THY’nin iki pilotunu kaçırmıştır. Böylece, Türkiye, Suriye Krizi’nin yarattığı ve ne yazık ki dinsel/mezhepsel eksende sürdürülmekte olan toplumsal/siyasal savaşımın bir parçası haline gelmektedir.

Muhalefetteki 14 Mart Koalisyonu’na destek veren ve Saad Hariri’yi birçok kez Türkiye’de ağırlayan Türkiye, pilotların kaçırılması sonrası, Suriye yanlısı ve Hizbullah’ın da koalisyon ortağı olduğu Lübnan Hükümeti ile temas kurmak ve bu hükümet ile işbirliği yapmak zorunda bırakılarak Suriye’deki pozisyonu ile ilişkili bir mesaja tabi tutulmaktadır. Lübnan Başbakanı Necib Mikati ve Meclis Başkanı Nebih Berri’nin ön plana çıktığı bu temaslar çerçevesinde Türk pilotlarının kısa süre içerisinde serbest bırakılması sağlanırsa, Lübnan Hükümeti’nin de Türk kamuoyu ve Ortadoğu’daki bölgesel gelişmeleri yakından izleyen aktörler nezdindeki saygınlığı artabilecektir. Suriye’deki kriz ve Hizbullah’ın tutumu sonrası iç çatışmalar ile sarsılan ve uluslararası meşruiyeti de sorgulanmaya başlanan Lübnan Hükümeti, “İmam Rıza’nın Ziyaretçileri” eliyle kurgulandığı belirtilen bu kaçırılma olayı sonrası kendisine yönelik olumsuz yaklaşımı bir süreliğine de olsa olumluya çevirebilecektir. Aslında ortaya çıkan bu manzaraya bakıldığında, kaçırma olayının Lübnan Hükümeti’nin bilgisi dâhilinde gerçekleşmiş olabileceğine dair bir düşünce kırıntısı da oluşmuyor değil.

THY pilotlarının kaçırılması sonrası Türk Dışişleri’nin, Lübnan’ı, Türk vatandaşları açısından ziyaret edilmesi “sakıncalı” ülkeler arasında sokması ve bu ülkede yaşayan Türkleri de kendi güvenlikleri için Lübnan’dan ayrılmaya davet etmesi önemli bir kırılma noktasıdır. Zira Türkiye, Lübnan’daki BM Barış Gücü olan UNIFIL Misyonu bünyesindeki askerlerinin bir bölümünü çekeceğini (250 civarında askerden oluşan Kara İstihkâm Birliği) ve yalnızca deniz gücünde yer alan (100-300 arasında değişen) askerlerinin UNIFIL bünyesinde Lübnan’da bulunmaya devam edeceğini açıklamıştır. Kara İstihkâm Birliği’nin, son dönemde, özellikle Şii kökenli Lübnanlıların protesto gösterilerine sahne olmaya başlaması, bu kararın alınmasında etkili olmuştur. Ne var ki, Türk pilotların kaçırılması, UNIFIL bünyesindeki askerlerin bir bölümünün çekilmesi kararının alınması ve Türk Dışişleri’nin Lübnan’ı ziyaret edilmesi sakıncalı bir ülke olarak betimleyen açıklaması, Türkiye’nin Lübnan ile olan ilişkileri ve genel olarak Ortadoğu politikasına ilişkin, Suriye’deki iç savaş sonrası, ciddi bir değişimin yaşandığını kanıtlamaktadır.

 

 Dr. Göktürk TÜYSÜZOĞLU

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.