ULUSLARARASI HUKUK UNUTULURSA…

upa-admin 15 Kasım 2016 771 Okunma 0
ULUSLARARASI HUKUK UNUTULURSA…

21. yüzyılın başlarında modern uluslararası ilişkiler sistemi oldukça gergin bir aşamaya ayak bastı. Sistemin şekillenmesinde önemli bir rol oynamış faktörler, küresel ve lokal (yerel) nitelikte ciddi tehditlerin etkisine maruz kalıyor. Bu tehditlerin bazıları sistemdeki lider güçler tarafından suni olarak yaratılıyor, diğerleri ise adil dünya düzenine aykırı davranışların sonucu olarak ortaya çıkıyor. Artık şimdiden açıkça görülüyor ki, uluslararası ilişkiler sistemi ya kendisinin beyan ettiği kurallara uyarak bu tehditlere karşı mücadelede başarılı olacak, ya da bu tehditler karşısında yenilgiye uğrayacaktır. Bu ise, yeni temel prensiplerin ortaya çıkmasına ve bir bütün olarak sistemin değişmesine neden olacak. Ne yazık ki, günümüzde sistem karşısındaki tehditlerin ortadan kaldırılması yönünde şimdilik gerçekçi adımlar atılmıyor. Adalet adına belirtilmelidir ki, tüm bu sorunların, gerilimlerin çözümü yönünde adeta girişimler yapılıyor. Önde gelen devletler, belli gruplar şeklinde faaliyet stratejileri hazırlar, ortak etkinlikler gerçekleştirirler. Evrensel ve bölgesel örgütler ise tartışmalar düzenliyor, çeşitli teşebbüsler ortaya atıyor, kararlar kabul ediyorlar. Fakat şimdilik, herhangi gerçek bir sonuçtan konuşmaya değmez. Aksine, durum daha da gerginleşiyor ve kontrolden çıkıyor.

Kaosu Yaratan Faktörler

Dünyada bugünkü durumun giderilmesi için, öncelikle, onun varoluş nedenleri tahlil edilmeli ve uygun sonuçlar çıkarılmalıdır. Uğursuzluğun esas nedeninin, sorunlara yaklaşımda ortak, herkes tarafından kabul edilen prensiplerin uygulamasının olduğu artık bir dogmadır. Tüm bu ilkeleri bir araya toplayan ve modern uluslararası ilişkiler sisteminin resmi mahiyetini belirleyen uluslararası hukuk derin kriz yaşıyor.

Oysa 25 yıl önce durum farklıydı. Soğuk Savaş’ın sona ermesi, SSCB’nin ve Varşova Antlaşması Örgütü’nün çökmesiyle Batı’nın egemen güce dönüşmesi ve tek kutuplu dünya sisteminin teşekkül bulması geleceğe iyimser bakmaya esas veriyordu. Jeosiyasi ve ideolojik mücadele için bir neden kalmamıştı. Çatışmaların barış, müzakere ve uzlaşma yoluyla çözümü bekleniyordu. Uluslararası kurumlar artık eskisi gibi mücadele yok, işbirliği sahnesine dönüşmeliydi. Soğuk Savaş döneminde daha çok iki kutbun rekabetine adapte edilmiş uluslararası hukuk, nihayet, kendi gerçek uygulamasını bulacaktı. En azından Soğuk Savaş’tan yenik çıkmış tarafların, yeni oluşmuş devletlerin Batı’nın barışçı çağrıları karşısındaki umutları böyleydi. SSCB’nin mirasçısı olan Rusya’nın da 90’lı yılların başlarında Batı ile işbirliğine olumlu yaklaşımı, bunu söylemeye esas veriyordu.

Sonraki yıllarda yaşananlar ise bu umutları boşa çıkardı. Batı’nın egemenliği dünya için olumlu etkene dönüşmedi, barış ve istikrarı sağlayacak yeni fikirler ortaya çıkmadı. Bugün yaşanan gelişmelerin izahını ararken, bu yıllarda yeni döneme geçiş aşamasında ideolojik ve hukuki düzlemde gerçekleşen iki kırılma noktasının belirleyici etkisinden söz etmek mümkündür. Küresel nitelikteki birinci kırılma noktası, Batı’nın Soğuk Savaş döneminde oluşan jeopolitik bakışlarından imtina etmemesi oldu. Kendi çıkarları için dünyanın ekonomik ve insan kaynakları üzerinde tam kontrolü sağlamak, farklı düşünceleri nötralize eğilimleri hakim konumda kaldı. Pratikte, bu, NATO’nun Doğu’ya doğru genişlemesinin devam etmesi, sosyalist şemsiyeden çıkmış Doğu Avrupa ülkelerinin acele Avrupa Birliği’ne üye kabul edilmesi, Batı’nın trans-milli şirketlerinin kendi menfaatleri adına farklı ülkelerin siyasi ve ekonomik istikrarını tehdit altına sokacak adımlar atması gibi hususlarda gösterdi.

Eski Yugoslavya’nın dağılması çevresindeki olaylar, yeni devletlerin ortaya çıkması ve yaşanan sorunların çözümüne yaklaşım hukuki düzlemde gerçekleşen ikinci kırılma noktası olarak kabul edilebilir. Böyle demek mümkünse, uluslararası hukuk yeni dönemde ilk sınavla işte Balkanlar’da yüzleşti. ABD ve Avrupa’nın mevcut çatışmalara uyguladığı çözüm yöntemi dünyaya en uygar ve kolay çözüm yolu olarak sunuldu. Fakat Yugoslavya Federasyonu’ndan tektaraflı olarak çıkan ülkelerin bağımsızlığının Batı tarafından hemen tanınması, müzakere sürecine baskı amacıyla NATO’nun askeri müdahaleleri, ülkenin toprak bütünlüğünün zorla bozulması yoluyla yeni devletin kurulması sadece Balkanlar’daki sorunları çözememekle kalmadı, aksine onları örtbas etmekle potansiyel çatışma ocaklarını koruyup sakladı. En önemlisi ise, sonraki olaylar gösterdi ki, Balkan yarımadasındaki gelişmelere bakış açısı sonradan dünyanın başka bölgelerinden meydana gelen diğer çatışmalara de etkisiz kalmadı.

Yolun Neresindeyiz?

Bugün dünya liderleri beşeri değerler, idealler, insan hakları, demokrasi gibi terimleri giderek daha çok kullanıyorlar. Bunlar artık bir veya birkaç devletin başka bir devletin topraklarına askeri müdahalesi için temel oluşturuyor. Daha önce İngiltere’nin kendi sömürgesi olan Falkland Adaları’nı korumak adına Arjantin ile askeri çatışmaya girmesi Soğuk Savaş döneminin gerçekliği olarak kabul edildiyse de, şimdi ülkelerin toprak bütünlüğünün ihlali barış, insanlık ilkelerinin gerçekleşmesi yönünde gerekli faktör olarak sunuluyor.

Gerçek ise tamamen başkadır. Belirtilen ilkeler daha çok modern dönem için yeni baskı aletleri niteliğindedir. Batı’nın dünyaya ağalık iddiaları Rusya, Çin gibi büyük ülkelerin karşı tepkisine neden oluyor. Jeosiyasi çıkarlar uğruna yapılan mücadele, hiçbir zaman olmadığı kadar şiddetleniyor. Bu mücadeleden en çok zarar gören ise, halen uluslararası hukuku esas faaliyet çerçevesi sanan ayrı ayrı küçük devletlerdir. Şimdi gelin bakalım, günümüzde uluslararası hukuka nasıl uyuluyor? Ne için büyük devletler benzer şekildeki süreçlere jeopolitik çıkarlarına uygun olarak farklı yaklaşımlar uyguluyorlar? Bir ülkenin toprak bütünlüğü kararlılıkla destekleniyorsa, diğerininki görüşmeler konusuna dönüştürülüyor. Bazı hususta kabul edilen kararlar derhal uygulanıyor, diğerinde kenara atılıyor ve kağıt üzerinde kalıyor. Bazı durumlarda, bir ülkenin diğerine saldırısı terörizme karşı mücadele, insani müdahale gibi esaslandırılıyor, başkasınınki ise insani felaket olarak sunuluyor. Dünyadaki çatışma ocaklarının sayısının 50’den fazla olduğu dikkate alınırsa, böyle davranışlara dair onlarca örnek gösterilebilir.

Ortadoğu bölgesi, Güneydoğu Asya, BDT coğrafyası, Afrika, Avrupa, Latin Amerika… Bu bölgelerin her birinde uluslararası ilişkiler sistemi için kendisinde ciddi tehlike taşıyan gerçek ve potansiyel çatışmalar, gerilimler, çelişkiler mevcuttur. Irak, Suriye, Libya, Afganistan, Yemen, Sudan gibi ülkelerde dış müdahaleler sonucunda devletçiliğin zayıflaması uluslararası terörizmin daha da güçlenmesi ile birlikte gelir. Azerbaycan, Gürcistan, Ukrayna, Moldova gibi ülkelerin toprak bütünlüğünün berpa olunmaması savaş riskini artırır. Avrupa’da göçmenlere karşı keskin tavır fonunda çokkültürlü değerler sekteye uğruyor ve aşırı-milliyetçilik yeniden sahne alıyor. Asya’da deniz ticareti yollarına nezaret uğrunda giden kapalı rekabet büyük devletlerin açık mücadelesine dönüşmektedir. Onların her birinin temel özelliği ise 40-50 yıl önce olduğu gibi lokal karakter taşımaması ve kendi coğrafi sınırları dışına çıkarak daha geniş kapsamda etki imkanına sahip olmasıdır. Tüm bunlar, bir olguyu demeye esas verir: uluslararası hukukun sınırları silinmiş ve jeopolitik – ideolojik çıkarlara bağımlı duruma düşmüştür. Bazen uluslararası hukuka atıfta bile edilmiyor, çünkü özü tahrif olundukça kapsadığı değerlerin temeli sarsılıyor.

Sonuç nasıl olacak?

Bu süreçlerden kim ve ne kazanacak? Jeosiyasi mücadelenin sonucu ne olacak? Bu konuda şimdiden konuşmak oldukça zordur. Ancak bir gerçek var ki, o da binlerce insanın masum kurbana dönüşmesi. Her gün Irak, Suriye, Libya, Yemen, Afganistan gibi ülkelerde yüzlerce insan ölüyor. Kendi ülkelerinden kaçan yüzlerce göçmen Akdeniz’de batıyor. Avrupa’ya ulaşanlar ise insanlık dışı muameleyle karşı karşıya kalıyor. İhtiyar kıta kendisi ise terör eylemlerinin hedefine dönüşmüştür. Büyük devletler kendilerinin yarattıkları bataklıktan çıkmakta zorlanıyor.

Eğer gelecek süreçleri tahmin etmeye gayret edersek, mevcut durumun iyimserlik doğurmadığını söylemeliyiz. Sadece bir örnek – ABD’deki son seçim kampanyası bu fikri kanıtlamak için yeterlidir. Bugün artık dünyada demokrasi örneği olarak sunulan ABD’nin bu seçimler sonucunda artık neredeyse ikiye bölündüğü kaydediliyor. Şüphesiz ki, bu husus onun dış politikasına da etkisiz olmayacak.

Sorunların çözümü yolu ise basittir. Süreçlere çifte standartlar bazında değil, adaletle yaklaşmak gerekir. Uluslararası hukukun temelinde duran esas prensip adalet prensibidir. Adalet olmazsa, uluslararası hukuk çıkarlara bağımlı hale gelir. Dünyada barışın ve adaletin sağlanması için öncelikle jeosiyasetin büyük oyuncuları adalet prensibini uygulamalıdır. Aksi takdirde, dünyada zaten ciddi baskılar altında olan barış ve istikrarı büyük tehlikeler bekliyor.

Newtimes.az

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.