İRAN DEVRİMİ VE DEVRİM MUHAFIZLARI

upa-admin 16 Temmuz 2017 303 Okunma 0
İRAN DEVRİMİ VE DEVRİM MUHAFIZLARI

İran coğrafyası tarihsel olarak kabilere bölünmüş ve kabile aidiyeti çoğu zaman ülke aidiyetinin önüne geçmiştir. Bu kabile ayrışmalarının şiddetini 1736 yılında Safevi hanedanlığının yıkılmasına neden olması ve bu tarihten itibaren yaşanan kanlı çatışmalara bakarak görmekteyiz. Uzun ve kanlı çatışmalardan sonra, 1794 yılında, bir Türk kabilesi olan Kaçarlar iktidarı ele geçirmiştir. Fakat İran, 19. yüzyıl boyunca Rusya ve İngiltere’nin güç mücadelesi alanı olagelmiştir. 1907 tarihinde imzalanan sömürge anlaşmasına göre, İran orta kısmı tampon bölge, kuzeyi Rus ve güneyi İngiliz nüfuz alanı olmak üzere paylaşıldı.

İran’da 1979 İslam Devrimi’nin nasıl başarıldığının sırrı kanımca 1906 yılında yapılan ve İran’ı anayasa, meclis ve meşruti monarşi ile tanıştıran devrimde yatmaktadır. İran’daki aydınlar, üniversite öğrencileri ve Şii din adamları arasında yayılan düşünceler, halka dayalı hükümet, insan hakları, kendi kaderini tayin ve düzenin çürümüşlüğüne olan öfkeydi. 1979 devrimi, 1906 Devrimi’ndeki örgütlenme modelinin daha gelişmiş ve İslami temeldeki halidir. Yine Şii din adamları, üniversite öğrencileri, sosyalistler, Şah’a karşı daha militan ve yoğun şekilde protestolara girişecekti.

1906 yılında kurulan meşruti monarşi çok uzun ömürlü olmamış ve 1908 yılında Rusların da teşvikiyle anayasa ve parlamento Şah tarafından ortadan kaldırılmıştır. 1921 yılında Ziyaeddin Tabatabay’ın gerçekleştirdiği milliyetçi ihtilal sonrası kurulan kabinenin Savaş Bakanı olan Rıza, 1923 yılında Tabatabay’ı devirerek önce Başbakan oldu ve 1925’te İngilizlerin teşvikiyle taç giyerek Şah oldu.[1] Rıza Şah’ın Atatürk’e olan hayranlığı bilinen bir gerçektir. Kaldı ki Mustafa Kemal Atatürk sadece Rıza Şah’ı değil, Afgan Kralı Emanullah Han’ı ve Irak’ta 1936 yılında yaptığı ihtialle bilinen Albay Bekir Sıtkı’yı da etkilemiştir.[2] Mustafa Kemal Atatürk’ün mazlum milletlere umut meşalesi olması bu makalenin konusu olmasa da, bu vesileyle bir kere daha kendisine şükran, minnet ve özlemlerimi sunuyorum.

Şah Rıza Pehlevi de Atatürk’e öykünmek suretiyle Türkiye’dekine çok benzer reformları gerçekleştirmiştir. Şah Rıza 1944 yılında hayatını kaybedince yerine oğlu Muhammed Rıza Pehlevi geçti. Oğul Rıza Pehlevi, oldukça ihtiraslı bir kişiliğe sahipti. İktidara geldiği ilk yıllarda hükümeti Bakanlarına bırakmış ve yerel aşiret ve dini grupların yeniden güç kazanmalarını izlemiştir. 1951 yılında halkın da desteğini ardına alan Başbakan Muhammed Musaddık Anglo-Iranian petrol şirketini millileştirince, Amerika Birleşik Devletleri’nin buna yanıtı 1953 yılında yapılan CIA darbesiyle oldu ve Şah yeniden yönetime ağırlığını koydu. Bu tarihten itibaren ABD’nin siyasi ve askeri gölgesi hep bu ülkenin üzerinde olmuştur. Örneğin ünlü İran istihbarat servisi SAVAK, ajanları Batılı eğitmenler ve İsrail gizli servisi MOSSAD tarafından eğitilen seçkin bir istihbarat servisiydi. SAVAK, Şah’ın iktidarı boyunca ülkeye hakim görünüyordu. ABD bu sanrıya oldukça bel bağlamış olacak ki, İran’ın değişen durumunu öngöremediler. Orta Doğu’da Arap-İsrail meselesi ile uğraşmakta olan Batı dünyası, İran’ın adım adım devrime sürüklendiğini anlayamadılar. Belki de Şii din adamlarının muhalefetinin bir yere varamayacağına inanıyorlardı. Kesin olan tek şey, İran’ın kontrol altında tutulamaması gerçeğidir.

1977’de  Tahran’da yoğun ve büyük bir işsizlik, rüşvet ağı ve şehir trafiği vardı. SAVAK muhalif öğrencileri izliyor, fişliyor ve tutukluyordu. 1960 yılında 1 milyon olan Tahran’ın nüfusu 1977’de 5 milyona çıkmıştı. 1963 yılında yapılan Beyaz Devrim ile toprak dağıtımın düzenlenmesi, okuma yazma seferberliği, özelleştirmeler ve kadınlara oy hakkı gibi reformlar yapılmıştı. Fakat bu reformlar Şii ulema arasında adeta bir cinnet hali meydana getirmiş ve çıkan olaylar sonucunda Kum kentinde yaşayan Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin 1964’te sürgüne yollanması ile sonuçlanmıştı.

Humeyni, ABD etkisi karşıtlığını merkezine koyduğu muhalefet programını ulemaya aktarıyordu. Humeyni, ‘‘Hükümetin yalnızca Allah’ın egemenliğini kabul ettiği zaman meşru olabileceğini ve Allah’ın egemenliğinin de Şeriat’ın uygulanması olduğunu’’ düşünmekteydi. 14 yıl Irak’ın kutsal kenti Necef’te kaldıktan sonra İran’ın Irak’a yaptığı baskılar sonucu Fransa’ya gitmek zorunda kalan Humeyni’nin kasetleri ve videoları, Tahran’ın varoşlarında ve kırsal kesimde sessiz sedasız elden ele dolaşıyordu. 1978 yılı başında Kum’da din öğrencileri Şah’a karşı oturma eylemi başlattılar. Polisin göstericilere ateş açması sonucu birçok öğrenci hayatını kaybetti. Bu hadiselerden sonra İslam’a göre ölen kişinin 40’ının çıkması beklendiği için 40 gün arayla gösteriler düzenlendi. Eylül’de Jaleh meydanındaki göstericilere ateş açılması sonucu kimi kaynaklara göre 300 kimilerine göreyse 1000 kişi hayatını kaybetti.

Beyaz Devrim birçok faydasına rağmen beklenen etkiyi yaratmamış ve özellikle köylüler zararlı çıkmıştı. Çok azına toprak tahsis edilmişti. Çiftçilere gübre, tohum ve tarım aletleri tedarik edilemiyordu. Tahıl yönünden oldukça zengin olan İran tahıl ithal eder hale gelmişti. Köylü bu durumdayken, saltanatın şatafatı bitmek bilmiyordu. Örneğin, 1971 yılında yapılan İran Monarşisi’nin 2500. yıldönümü kutlamalarında harcanan para tahmini olarak 200 milyon dolardı. Humeyni’nin yönlendirdiği grevler ülkeyi kilitleme noktasına getirmişti. Şah, 1978 Kasım’da sıkı yönetim ilan etti. 16 Ocak 1979’da ise ülkeyi terk etti. Humeyni’nin ülkeye dönüşünden kısa bir süre sonra da İran Ordusu hükümeti korumayı bıraktı. Mart’ta yapılan referandumla İran’ın bir İslam Cumhuriyeti olması kesinleşti.[3]

Kısaca özetlemeye çalıştığımız İran Devrimi’nden sonra ülke adım adım Humeyni’nin direktifleri doğrultusunda yeniden yapılandırıldı. Oluşturulan kurumlardan bir tanesi oldukça dikkat çekiciydi: İran Devrim Muhafızları. Asli görevi İslam Devrimi’ni korumak ve rejime yönelecek herhangi bir saldırı, karşı devrim veya isyan hareketlerini bastırmak olan bu kuvvet bugün sadece rejim bekçiliği görevinden uzaklaşmış ve çok işlevli bir ordu haline gelmiştir. 1980 yılında başlayan İran-Irak Savaşı’nda savunmanın ana hattını Devrim Muhafızları oluşturmaktaydı.[4] Hatta bugün tüm dünyanın tanıdığı İran’ın Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü Ordusu’nun başındaki komutan olan Kasım Süleymani de İran-Irak Savaşı’nda cephedeydi ve bugün yakın arkadaşları olan tüm komutan kademesiyle bu savaşta yakınlık kurmuştu. Alaylı bir komutan olarak gösterdiği üstün savaş yetenekleri, onu orduda hızla yükselmeye sevk etmişti.[5]

Devrim Muhafızları gitgide büyümüş ve kara kuvvetlerinin yanında deniz ve hava kuvvetleri unsurlarını bünyesine katmıştı Hala geliştirilmeye devam edilen füze sistemleri de Devrim Muhafızları’nın komutasında gerçekleşmektedir. Devrim Muhafızları’na bağlı bir elit birlik olan Kudüs Gücü ise, İran’ın dünyadaki asimetrik savaş faaliyetlerini yürütmekle görevlendirilmiştir. Ordu, ülke içinde zamanla bir askeri güçten politik güce evrilmiş durumdadır. Orduya bağlı birçok şirket İran’ın en yüksek bütçeli yatırımlarını yapmaktadır. Ordunun şu an için 150.000’den fazla personeli bulunduğu tahmin edilmektedir. Bunların 100 ile 125 bin arasındaki personelin kara kuvvetlerinde görevlidir. Kudüs Gücü’nün personel sayısı tahmini olarak 5 bin civarındadır.[6] Bugün Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da, Yemen’de ve Orta Doğu’da ihtilaf bulunan bütün ülkelerde ve hatta geçmişte Bosna’da[7] Kudüs Gücü’nün etkin olarak faaliyette olduğunu görmekteyiz. Yani İran’ın dış görevler için kullandığı özel kuvvetler olarak Kudüs Gücü’nü göstermemizde herhangi bir sakınca bulunmamaktadır. Son olarak Kasım Süleymani’nin başında olduğu Kudüs Gücü’nün Suriye’deki iç savaşa, Suriye devleti ve Beşar Esad lehine dahil olması savaştaki dengeleri önemli ölçüde etkiledi. Birçok Iraklı, Lübnanlı ve Gazzelinin eğitilip, silahlandırılarak Suriye’de savaşa katılmasında önemli önemli rol oynadı.[8]

Peki İran, laik özellikler gösteren Suriye devletine neden destek olmaktadır? Netice itibariyle İran katı bir Şii şeriatı ile yönetilmekte (devrimin ilk yıllarında olduğu kadar değilse bile) ve rejimini ihraç için çalışmakta olan bir devlettir. Hatta Uğur Mumcu suikastının İran kaynaklı olduğu da uzunca süre yazılıp çizilmiştir. Öyleyse İran’ın Suriye’yi destekleme sebebi dinsel ya da mezhepsel olmaktan çok jeopolitik dengeler açısından anlam kazanmaktadır. Bölgede Suriye’de kurulacak bir İhvan devleti İran’ın işine gelmemektedir. Çevreleme politikasına karşı İran gibi bir şeriat devleti ve Rusya gibi radikal terörden ağzı yanmış ve bu radikal teröre tamamen karşı olan iki devleti Suriye’de yan yana getiren şey, bölgenin ABD ve Batı kaynaklı projelere göre dizaynını engellemektir. İran’ın Şangay İşbirliği Örgütü’ne üye olması konusunda yaşanan gelişmeler[9] de göz önüne alınırsa, Avrasyacılık düşüncesi bölge ülkelerinin ABD ve Batı’ya karşı bir savunma mekanizması olarak ön plana çıkmaktadır.

 

Onur BİGAÇ

 

[1] Oral Sander, Siyasi Tarih 1918-1994, 27. basım., Ankara, Mart 2017, ss. 85-86.

[2] Pierre Oberling, 1. Uluslararası Atatürk Sempozyumu Bildirileri: Atatürk ve Şah Rıza 21-23 Eylül 1987, Ankara, 1994, ss. 651-659.

[3] Arthur Goldschmidt Jr. & Lawrence Davidson, Kısa Ortadoğu Tarihi, (çev. Aydemir Güler), İstanbul, Kasım 2011, ss. 484-491.

[4] http://iranprimer.usip.org/resource/revolutionary-guards.

[5] http://irantruth.org/backgrounder/irans-qassem-suleimani-our-most-dangerous-foe/.

[6] http://iranprimer.usip.org/resource/revolutionary-guards.

[7] http://medyasafak.net/haber/2341/ozel–ilk-kez–devrim-muhafizlari-ve-hizbullahin-bosnadaki-bilinmeye.

[8] http://irantruth.org/backgrounder/irans-qassem-suleimani-our-most-dangerous-foe/.

[9] https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201706021028732324-iran-sangay-isbirligi-orgutu-uyeligi-kararli-adimlar/.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.