ATİLLA HALUK RİŞVANOĞLU İLE KATALUNYA RÖPORTAJI

upa-admin 06 Aralık 2017 1.881 Okunma 1
ATİLLA HALUK RİŞVANOĞLU İLE KATALUNYA RÖPORTAJI

Ekonomist ve Uluslararası İlişkiler uzmanı Atilla Haluk Rişvanoğlu Barcelona’ya yerleşen ilk Türklerdendir. Rişvanoğlu, yıllarca bu bölgede yaşayan İspanya vatandaşı bir Türk ve Franco sonrasındaki dönemde geçmişten günümüze ülkedeki siyasi gelişmelerin şahidi olarak, adeta canlı bir kaynak niteliğindeki değerli fikirlerini ve izlenimlerini Uluslararası Politika Akademisi (UPA) okurları için paylaştı.

Atilla Haluk Rişvanoğlu

– Sayın Atilla Haluk Rişvanoğlu bize kısaca kendinizi tanıtabilir misiniz?

Aslen Adıyaman Besni’liyim. 1959 yılında Gaziantep’in Oğuzeli ilçesinde doğdum. Ankara Bahçelievler Deneme Lisesi’nden mezun oldum. Ankara Gazi Üniversitesi İktisat Fakültesi Gümrük ve Uluslararası Dış İlişkiler ile Muhasebe bölümlerindeki lisans eğitimlerimi bitirdikten sonra 1982 yılında Barcelona Üniversitesi’ne lisansüstü eğitimi almak için başvurdum. Ve Barcelona Üniversitesi’nden kabul almamın ardından Barcelona maceram başlamış oldu. 1989 yılında Barcelona Üniversitesi’nde Ekonomi alanındaki lisansüstü eğitimimi o zamanki Avrupa para birimi ECU (European Currency Unit) ile ilgili yaptığım tez çalışmamla beraber tamamladım. Aynı yıl 3 çocuğumun (2 erkek-1 kız) annesi olan Barcelonalı eşimle evlendim. Turgut Özal hükümeti zamanında bana Türkiye’de çalışmam için gelen teklifi kabul edip, Devlet Bakanı Güneş Taner’in Ekonomiden Sorumlu Bakanlığı bünyesinde yaklaşık 15 ay (1989-1990) İstanbul’da Başbakanlığın Protokol Müdürü olarak görev yaptım. 1990 yılı itibariyle eşimle beraber yeniden Barcelona’ya döndük ve 1992 yılından beridir de Barcelona’da İspanyol vatandaşı olarak yaşıyorum. Şu anda lojistik sektöründe çalışmalarıma devam ediyorum.

– İspanya o dönemler bildiğimiz kadarıyla Franco döneminden yeni kurtulmuş ve demokrasiye çok yeni geçiş yapan ve o dönemler Avrupa Birliği ülkesi dahi olmayan ekonomisi zor durumda bir ülke iken siz neden başka bir ülkeyi değil de Barcelona’yı tercih ettiniz?

Açıkçası Türkiye’de 1980 12 Eylül darbesi olmasaydı, kariyerim muhtemelen Dış İşlerinde Avrupa Birliği uzmanı olarak şekillenecekti. Çünkü bizleri lisans öğrencisi olduğumuz yıllardan itibaren yurtdışında özellikle de Avrupa’da kalifiye insan kaynağını karşılamak için eğittiler. Bu anlamda Brüksel ve Bonn şehirlerinde staj eğitimlerine gönderildik. Mezuniyetim sonrasında da Almanya ile bağım devam etti ve isteseydim çok rahat hayatımı orada da şekillendirebilirdim ama Barcelona’yı tercih ettim. 12 Eylül darbesi sonrasında ülkemizde geleceğimin nasıl şekilleneceği konusunda ciddi endişelerim olduğu için, aldığım eğitimlerin de avantajını kullanarak hayatıma yurtdışında devam ettirmem gerektiğine inandım. Bu anlamda Barcelona’dan önce birçok Avrupa ülkesini gezip görme şansım oldu. İspanya’nın diğer Avrupa ülkelerine göre o dönem hayat pahalılığının olmadığı daha ucuz bir ülke olması, zamanla gelişmeye müsait bir piyasaya sahip olması ve bir Akdeniz ülkesi olarak kültürel açıdan da bize en yakın ülkelerden birisi olmasından ötürü burada karar kıldım.

– Peki, Barcelona’ya ilk gördüğünüzde neler hissettiniz?

Barcelona yıllardır yapısı bozulmayan eski bir şehir. Bu nedenle, Barcelona’nın orijinalliğini koruyan kent yapısı bende ilk intiba olarak çok nostaljik izler bırakmıştı. Öyle ki, kentte ilk dolaşmak istediğimde, gördüğüm şehrin mimarisi karşısında kendimi adeta 13. ile 16. asırların sokaklarında hissettim. Her köşesinde bir sanat ve mimari eserle pek çok sanatçıya ilham kaynağı olmuş bir kent. Picasso, Dali, Miro, Gaudi ve daha niceleri… Sokaklarda gördüğüm neredeyse her evin altında bar yerleri, yani oturulup kaynaşılacak kahve sohbet alanları bulunmaktaydı. Bu nedenle, insanlar ekseriyetle sokaktaydı. Bu görüntü karşısında burada insanlar sanki hiç evde yaşamıyorlar hissine kapılmıştım.

– Barcelona’ya ilk geldiğiniz zamanlar neler yaşadığınızı anlatabilir misiniz?

1982’de ilk geldiğimde burada öğrenci olan bir yabancı olarak kendimi kaydettirmek için Barcelona’nın merkezi bir yerinde bulunan karakola gidip yabancılarla ilgili bir polisle görüştüm. Polis pasaportuma bakınca “Sen Türk müsün?” diyerek şaşırdı. Sonra çekmeceden yabancıların bilgilerinin olduğu küçük bir kutu çıkardı. Yani düşünün, o zaman Barcelona’da yaşayan tüm yabancıların kayıtları küçük bir kutuya sığacak kadar azdı. Bu kutunun içerisinde daha önce kaydı olan birkaç Türk’ün isimlerini saydı. Saydıkları isimlerden anlaşıldığı kadarıyla, hepsi ya Ermeni ya da Musevi asıllı (Sefarad) gayrımüslim Türk vatandaşlarımızın isimleriydi. Barcelona Üniversitesi’nden kabul aldıktan sonra ilk iş tabii ki dili öğrenmem gerekiyordu. Dil eğitimi için bir yıl hazırlık eğitimi aldım. O dönemlerde şimdiki gibi lisansüstü eğitimde İngilizce veya başka bir dilden eğitim alma imkânı yoktu ve eğitimde sıkıntı yaşamamak için İspanyolca dilini tam olarak öğrenmek bir zorunluluktu. Bu süreçte hem eğitimle, hem de pratik yaparak İspanyolcamı geliştirme şansım oldu.

– Barcelona’da okurken geçiminizi nasıl sağlıyordunuz?

Almanya Münih’teki ilişkilerim devam ettiği için, yaz aylarında orada bir tekstil firmasının ihracat departmanında staja gidip, staj eğitiminde biriktirdiğim maaşımla İspanya’da bir eğitim-öğretim dönemi çok rahat geçiniyordum ve hatta birikim bile yapma şansım oluyordu. Size şöyle bir örnek anlatayım; mesela Almanya’da bir aylık çalıştığım maaş 2500 mark civarıydı ve o parayla Barcelona’da 10 ay rahat bir şekilde yaşayabiliyordum. Hatta o zamanlar bir öğrenci olarak Barcelona’da bir ayda ne kadar harcayacağımı denemek amacıyla tüm harcamalarımı yazdığım bir not tutmuştum. Ve bir ayda sadece 150 mark (bugünün değeri ile 150 euro gibi) yani o zamanki İspanyol para birimi ile 1200 peseta harcadığım bir masrafım olduğunu gördüm. Buna barınma ve gıda dahil tüm harcamalarım dâhildi. Tabii ki şu anda Barcelona Avrupa’nın en pahalı şehirlerinden biri olduğu için durum çok daha farklı. Bu farklılık da, o zamandan bu zamana ülke ekonomisindeki olağanüstü büyümeyi göstermektedir. Ayrıca sonrasında Barcelona’da lisansüstü eğitimime devam ederken, sürekli gidiş-geliş yaparak Bonn’da burslu olarak organizasyon ve analiz programcılığı konusunda 17 aylık bir özel eğitim de aldım. Bu eğitimimi de o zamanlar ciddi anlamda kalifiye eleman sıkıntısı çeken İspanya’da geleceğe dönük fark yaratacak bir fırsat olarak gördüm. Çünkü o dönemlerde İspanya’da işsizlik oranı çok yüksek olmasına karşın, teknolojik ihtiyacın kendini hissettirmesiyle yeni gelişmekte olan önemli sektörlerde kalifiye eleman bulmakta da zorlanıyorlardı. Dolayısıyla, eğer burada bir gelecek planlıyorsam, onun altyapısını da oluşturacak bir temel edinmem gerektiğine inanıyordum.

– Bize ilk geldiğiniz zamanlardaki İspanya’yı anlatabilir misiniz?

O zamanlar Franco sonrasında demokrasinin henüz yeni yeni temellerinin atıldığı bir dönemdi. Bu dönemde (1982) İspanya’da hayat şartları çok daha zordu ve ekonomisi zor durumdaydı. Henüz sanayileşmesi de yeteri boyutlarda değildi. İşsizlik oranları çok yüksekti ve İspanyolların önemli bir kısmı yurtdışında çalışma alternatifleri için uğraşıyorlardı. İspanya Avrupa Birliği’ne henüz üye değildi, ama başvurusunu yaptığı üyelik için bir müzakere süreci içerisindelerdi. 1978 anayasası sonrası genel seçimlerde İspanya halkından büyük destek alan Sosyalist İşçi Partisi’nin (Partido Socialista Obrero Españo – PSOE) lider ismi Felipe González Márquez yeni Başbakan olmuştu ve daha 14 yıl yöneteceği (1982-1996) ülkede ilk zamanlarını yaşıyordu.

Katalunya özelinden bakacak olursak, bu döneme benzer bir bağımsızlık dalgası ve talebi o dönemlerde de vardı. Katalunya’nın otonom yapısını tanıyan 1978 anayasası, Katalunya bölgesinde de geçmiş olmasına karşın bunu kabullenemeyen ve tek alternatifin bağımsızlık olduğuna inanan önemli bir kesim söz konusuydu. Katalunya, Avrupa’nın merkezinde bir liman şehri olması, sanayisi, işgücü ve çeşitli ekonomik üstünlükleri ile yani İspanya’nın geri kalanından farklı olan tüm avantajları ile her zaman farklı bir kulvarda yol almaya çalışıp kendini ön plana çıkarmayı başardı. Katalunya özerk bölgesinin mevcut zenginlikleri İspanyol ekonomisine de büyük katkıları oldu. Bağımsızlıkçı Katalanlar için bu durumun önemli bir motivasyon olduğu söylenebilir. Bu anlamda, Katalunya bölgesinde geçmişten bu yana İspanya merkez partilerden ziyade Katalan bölgesel partilerine destek verilmiştir. Bunu özellikle Katalunya’nın bölgesel hükümetlerinden görmemiz mümkün. Katalan sağ ittifakı olan Convergència i Unió (CiU-Yönelim ve Birlik) yıllarca bölgesel yönetimde hükümet olmuştur. Böylece CiU’nun lideri Jordi Pujol 1980-2003 arasında tam 23 yıl boyunca bölgesel Katalunya hükümetinin başkanlığını yapmıştır. Yerelde belediyecilik anlamında ise, Barcelona özelinde baktığımızda, son yerel seçimlere kadar ekseriyetle PSOE (Sosyalist İşçi Partisi) nezdinde İspanya’nın merkez sosyal demokrat partisine destek vererek, bölgesel hükümet tercihleri ile belediye tercihleri arasında farklı bir duruş söz konusudur. Ayrıca İspanya anayasanın kabulünden sonra 1979-1982 yılları arasında Barcelona’da PSOE’nin adayı olarak seçilip belediye başkanlığı yapan Narcís Serra’nın sonrasında González hükümeti zamanında kabineye girip uzun yıllar (1982-1991) Savunma Bakanlığı ve (1991-1995 yılları arasında) Başbakan Yardımcılığı yaparak Madrid’de Katalanların hükümete temsilci verdikleri dönemler de yaşanmıştır.

– González hükümetleri döneminde (1982-1996) Katalanlar ve İspanyolların ilişkileri nasıldı?

González genel olarak İspanya topraklarında yaşayan tüm toplumları kucaklayıcı bir siyasi anlayışa sahipti. Sol (sosyal demokrat) bir çizgiden gelmesinden ötürü, monarşi yanlısı sağ siyasilerin aksine geriliminden siyasi bir kazanç elde edemeyeceğinin bilinci ile çok kapsayıcı bir politika geliştirdi. Bu anlamda Katalanlarla da o dönemlerdeki Katalunya bölgesel (Jordi Pujol) hükümetlerinin Katalan sağını temsil eden bir partiden gelmesine karşın iyi ilişkiler içerisindeydi. Hatta bu anlamda Katalan sağı ile şu anda iktidarda olan İspanya muhafazakâr sağından daha iyi bir frekans yakaladığını söylemek mümkündür. Bu dönemde Jordi Pujol’un uzun süre Katalunya Başkanı olmasında da, González döneminde Katalanların özellikle ekonomik açıdan toparlanmasının önemli bir etkisi olmuştur.

1992’de Barcelona’da olimpiyatların gerçekleştirilmesi González hükümetinin çabaları sayesindedir. Nitekim öncesindeki olimpiyat yatırımları ve sonrasında da devam eden etkilerinin şehrin kalkınmasında azımsanamaz bir katkısı vardır. Bu dönemlerde Barcelona’da olağanüstü bir sanayi hamlesi ve inşaat yatırımları gerçekleşmeye başladı. Tabii 1986’dan itibaren İspanya’nın Avrupa Birliği’ne resmen kabul edilmesi ile ekonomik ve sosyal açılardan da eli güçlenen González için Katalanlara yönelik yatırımların yapılabilmesine müsait bir konjonktür de söz konusuydu. Açıkçası bu dönemlerde dahi herhangi bir bağımsızlık referandumu girişimi olmasa da, Katalanlar merkezi hükümetten taleplerini dile getirirken bu kullanmadıkları bağımsızlık kartını her zaman bir koz olarak gördüler. Bu açıdan, Katalunya ben burada kendimi bildim bileli bağımsızlık konusunda her zaman bir kaynayan kazan durumundaydı. Fakat 1978 anayasası sonrasındaki bağımsızlık taleplerini dizginlemek konusunda dönemin İspanya Başbakanı González’in sosyal ve ekonomik açıdan denge politikalarının büyük etkisi oldu. Genel olarak bakacak olursak, Franco döneminde Katalunya’da yaşanan büyük dramların ardından González hükümetleri ile Katalanlar özgürlüklerine büyük ölçüde kavuştular ama bu durum Katalanların önemli bir kısmının bağımsız bir halk ve ülke olarak tanınma arzularının önüne geçemedi.

– José María Aznar döneminde (1996-2004) Katalanların merkezi hükümetle ilişkileri nasıldı?

Uzun süren González hükümetleri sonrası sağcı muhafazakâr Halk Partisi – Partido Popular’ın (PP) lideri Aznar’ın Başbakan olması Katalanlar açısından şüphesiz olumlu bir gelişme değildi. Sosyalist İşçi Partisi’nin (PSOE) González hükümetlerinin aksine muhafazakâr Halk Partisi’nin (PP) iktidar olduğu dönemlerde Katalanlar hep arka plana itildiler. Muhafazakârların politikası ekseriyetle daha fazla oy desteği aldığı bölgeleri kalkındırmak ve oralara odaklanmak üzerine kuruluydu. Mesela Katalunya’ya yatırım yapmak yerine, Katalunya’nın komşusu Valencia’yı yeni bir cazibe alanı haline getirmek için daha fazla uğraştılar. Örneğin Barcelona limanını kullanmak yerine, Valencia limanını daha işlevsel hale getirmek için daha çok oraya odaklanıp, bura üzerinden bir dış ticaret stratejisi geliştirmeye çalıştılar. Bu anlamda, Aznar döneminde Valencia bölgesinde ekonomik anlamda büyük ilerlemeler oldu.

José Luis Zapatero döneminde Katalunya’daki siyasi atmosfer nasıldı?

Zapatero’nun gelişi Pujol’un da gidişine rast gelen bir dönemde oldu. Katalunya’da 23 yıl Başkanlık yapan Jordi Pujol, artık yaşlandığından o dönemlerde görevi daha genç bir isim olan Artur Mas’a devretmişti. Sosyalist İşçi Partili (PSOE) Zapatero’nun İspanya Başbakanı olduğu dönemlerde (2004-2011) uyumlu ve özgürlükleri artırma yanlısı politikalarından ötürü, Artur Mas, son dönemlerindeki gibi bağımsızlığı tek alternatif olarak sunmuyordu. Nitekim Zapatero döneminde Katalunya’nın özerklik statüsünü artırıcı birçok anayasal değişiklik yapıldı, ama 4 sene sonra bu İspanya Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilince artık fitil koptu. Bu krizle de beraber Pujol sonrası görevi devralan Artur Mas liderliğindeki Katalan merkez sağında bağımsızlığa yönelik çok daha belirgin bir tavır alınmaya başlandı. Bu süreçte İspanya merkez solu Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) nezdinde Katalunya’da önemli oranda kan kaybetti ve yıllarca kazandıkları belediyeleri de bağımsızlık isteyen bölgesel partilere kaptırdılar. PSOE’nin burada zayıflaması en fazla bağımsızlık yanlısı Katalunya Cumhuriyetçi Solu’nun (ERC – Esquerra Republicana de Catalunya) işine yaradı ve bu süreçte seçmenlerinde önemli bir artış oldu.

İspanya’nın mevcut Başbakanı Mariano Rajoy döneminde Katalunya’da yaşananlarla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Öncelikle Rajoy’un gelmesiyle her ikisi de Katolik orijinli olan İspanyol merkez sağı ile Katalan merkez sağı arasında itilafların en fazla olduğu bir dönem yaşandı. Sadece Katalan merkez sağı için değil, genel olarak da Rajoy dönemi Katalanların en fazla umursanmadığı dönem oldu. Katalunya’daki mevcut kaynayan kazan durumunu ve bağımsızlık taleplerinin ayyuka çıkmasına rağmen Rajoy’un “Katalanların derdi ne? Bu duruma nasıl bir çözüm bulabiliriz?” gibilerinden hiçbir kaygısı olmadı. Katalan sorunundaki muhatapları görmezden gelip topu hep anayasaya ve Anayasa Mahkemesi’ne atmaktan öteye gidemeyince, Katalunya sağında ve solunda bağımsızlık ideali ile birlikte seçim ittifakı yapacak kadar birbirlerine yakınlaşmalarını sağlayan milliyetçi bir hava hakim oldu. Bu durum Katalunya genelinde bir anti-İspanya, İspanya genelinde de bir anti-Katalunya dalgasının yayılmasına neden oldu.

Bu dönemde Katalunya’da bağımsızlık talepleri nasıl bu boyutlara ulaştı?

İspanya Anayasa Mahkemesi’nin Katalanların özerklik statülerindeki iyileştirmeleri iptal etmesinin ardından, 2010 yılındaki Katalanların milli günü (La Diada) 11 Eylül anmasında milyonlarca insanın bağımsızlık talebi ile Katalan bayraklarıyla beraber sokaklara taşması, bağımsızlık isteyenler için önemli bir motivasyon oldu ve ondan itibaren çok daha gür bir sesle bağımsızlık talepleri dile getirilmeye başlandı. Nihayetinde bu anlamda 2014’de bağlayıcılığı olmayan bir kamuoyu yoklaması yapılırken, 1 Ekim 2017’de merkezi hükümetle aralarındaki tüm köprüleri atmayı göze atabilecekleri bir referandumu devreye koyma kararı alındı. Ki bu nedenle görevden alınıp bir kısmı tutuklanan farklı siyasi partilerden oluşan Katalan hükümetin zaten bir araya gelme nedenleri bu bağımsızlık referandumunu yapma idealiydi. Merkezi hükümetin ve Anayasa Mahkemesi’nin bağımsızlık referandumunu yasak ilan etmesine rağmen 2 milyon insan zor şartlar altında da olsa oylarını kullandılar, ama Katalunya genelinde 5 milyon 300 bin civarında seçmen olduğunu da unutmamak lazım. Tabi ki mevcut şartlar altında İspanyolların bunu kabul etmesi beklenmiyordu. Nihayetinde anayasanın 155. maddesini devreye koymalarıyla görevden alınan Katalan Başkan Carles Puigdemont ve beraberindeki bazı Katalan hükümet temsilcileri Belçika’ya sığınırken, bazıları da bağımsızlık kararının alındığı Katalan Parlamentosu’nun Başkanı Carme Forcadell dahil (kefaletle serbest bırakılana kadar) burada bir süre tutuklu kaldılar.

– Sizce Katalanların milli bilincini besleyen en önemli etken nedir?

Katalanların kazanımlarında ve milli bilinçlerini her dönem diri tutmalarında dilin çok önemli bir etkisi vardır. Bu anlamda Katalanlar otonom haklar elde etmeleriyle beraber özellikle son 25-30 yıldır kendi dillerini ön planda tutmayı başardılar. Dil milli bilinci diri tuttukça, farklı bir halk olarak tanınma arzuları da her geçen gün artarak devam etti. Tabii ki bu durumu tetikleyen en önemli unsurlardan birisi de, Katalunya bölgesi ile diğer bölgeler arasındaki ekonomik farklılıklar ve bölgesel gelirlerinden merkezi hükümete verilen vergiler.

Bundan sonrası için Katalunya’ya ve İspanya ile olan ilişkilerine dair ne öngörüyorsunuz?

Öncelikle İspanya merkezi yönetiminin bundan sonraki süreç için de Katalanların olası bir bağımsızlık referandumu talebine dair olumlu bir tavır takınacaklarını kesinlikle sanmıyorum. Zaten İspanya hükümetinin tezi, böylesi bir referandumun meşruluk kazanması için sadece Katalunya’da değil, Katalunya’nın bağımsızlığına tüm İspanya genelinde bir referandumla ayrılmasına onay çıkmalıdır. Yani bunu sadece Katalanların verebileceği bir karar olarak görmüyorlar. Ayrıca ekonomik anlamda da Katalanların İspanya ekonomisine katkısı göz önünde bulundurulursa, İspanyollar zaten doğal olarak böylesi bir avantajı kaybetmek istemeyeceklerdir. Fakat İspanya’daki mevcut muhafazakâr iktidardan ve Katalunya’da bu süreçte sağ ve solda milliyetçiliğin ivme kazanmasından ötürü önümüzdeki süreç için de bu krizin yönetilmesinin oldukça zor olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan şunu da söylemem gerekir ki; sadece Katalunya bölgesinde değil, Avrupa genelinde Belçika ve Kuzey İtalya örneklerinde de gördüğümüz üzere mikro-milliyetçilikte son dönemlerde ciddi bir artış var. Aynı ülke içerisinde yaşayan farklı toplumlar bu farklı kimliklerinden ötürü artık daha gür bir sesle bağımsızlıklarını veya daha fazla haklarla kendi kendilerini yönetme taleplerini dile getirmeye başladılar. Burada önemli olan bu krizlerin nasıl yönetilip, tüm taraflar açısından mümkün olduğunca en az sorunla bir orta yol bulma çabalarının gösterilmesidir. Bu anlamda en akılcı politikayı ve yaklaşımı PSOE’nin uyguladığı görüşündeyim. Bu duruma bir çözüm bulmak için Katalunya’da İspanya merkez solunun temsilcisi Sosyalist İşçi Partisi PSOE’nin görüşü, bağımsızlık olmadan mevcut otonom yönetimin daha ileri boyutlarında bir federal yapılanmaya gidilmesi gerektiğidir. Katalanların taleplerini toptan görmezlikten gelinmesi de, bir anda bağımsızlık ilan edilmesini beklemek de çok mantıklı ve gerçekçi yaklaşımlar değil. Bu nedenle Katalunya bölgesinde yaşayan bir İspanya vatandaşı olarak, önümüzdeki süreçte bir orta yol bulabilecek siyasi iradelerin yönetimler de söz sahibi olmasını umuyorum. Yoksa karşılıklı gerilimlerden hiç kimsenin kârlı çıkmayacağı çok açık bir şekilde ortada. Ayrıca 1 Ekim’de yaşanan gerilim Katalunya bölgesine büyük bir ekonomik darbe vurdu. Bu ekonomik darbenin etkilerini bu seneden ziyade önümüzdeki senenin (2018) bütçesi açığa çıktığında daha net bir şekilde göreceğiz. Bu nedenle 21 Aralık’taki bölgesel seçimlerin sonucunda, bağımsızlık referandumu sürecinde ürküp kaçan yerli ve yabancı sermayeyi yeniden Katalunya bölgesine çekecek bir iradeyi gösterebilecek bir Katalan yönetimin gelmesini dilerim.

– Peki, Katalan Parlamentosunun feshedilmesinden sonra 21 Aralık’ta gerçekleşecek olan bölgesel seçimler için siyasi partiler ne durumdalar?

Öncelikle 21 Aralık’ta yeniden yapılacak olan bölgesel seçimlere, Belçika’da bulunan eski Katalan Başkan Carles Puigdemont ve tutuklu bakanlar dâhil hepsi yeniden aday olarak katılabildiler. Hatta Puigdemont ilk seçim startını Brüksel’de bizzat kendisi başlattı. Fakat bölgedeki siyasi havaya ve anket sonuçlarına baktığımızda eski Başkan Puigdemont’un içinde bulunduğu ve yıllardır Katalunya’yı yöneten Convergència i Unió (CiU-Yönelim ve Birlik) de dahil olduğu PDeCAT ikinci durumda görünüyor. Junts pel Sî ittifakında beraber yol aldıkları Katalan Cumhuriyetçi Sol Parti (ERC) ise bu süreçte en fazla güçlenen siyasi parti olarak ilk sırada. Onları sırasıyla üçüncü parti olarak İspanya merkez solunun temsilcisi Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) takip ediyor. Bağımsızlık karşıtı Katalunyalı genç lider Albert Rivera’nın partisi sağ merkez partisi Ciudadanos’un (Yurttaşlar) da dördüncü sırada çıkması bekleniyor. Beşinci sırada ise bağımsızlıkçı, anti-kapitalist ve aşırı sol çizgideki Halk Birliği Adaylığı CUP’un (Candidatura d’Unitat Popular) olması büyük bir olasılık gibi görünüyor. Burada İspanya’nın diğer bölgelerinin aksine iktidardaki muhafazakâr Halk Partisi’nin (PP) ciddi bir tabanı yok. Onların tabanı olan kesimin önemli bir kısmı da kendisiyle benzer şeyleri savunan Ciudadanos’a (Yurttaşlar) kaydılar. Podemos’un yerelde son belediye seçimlerinde ittifak yaptığı adayların çoğu, bu seçimlere ayrı olarak katılan sol partiler olduğu için Podemos bu bölgesel seçimlerde pek iddialı bir durumda değil.

Röportaj teklifimizi kabul ederek bize zaman ayırıp, bu değerli fikirlerinizi bizlerle paylaştığınız için tüm uluslararası politika akademisi (UPA) okurları adına size çok teşekkür ederiz.

 

Röportaj: Özcan ÖĞÜT

1 Aralık 2017, Barcelona

 

 

One Comment »

  1. ATILLA HALUK RISVANOGLU 07 Aralık 2017 at 08:52 - Reply

    Sayin Ozcan Ogut ile zevkli bir reportajin arkasindan bu gerçekçi yazilarin sizlerce paylasilmasi için emegi geçen bütün kurum ve kuruluslara tesekkur ederim.

    Diger taraftan Sayin Özcan Ögüt ile bundan sonra daha güzel adimlar atacagimiz inancindayim.

    Sevgi ve saygilarimla.

    Atilla Haluk Risvanoglu

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.