PARAPSİKOLOJİ, HİPNOZ OPERASYONLARI VE PSİŞİK İSTİHBARAT

upa-admin 30 Kasım 2018 245 Okunma 0
PARAPSİKOLOJİ, HİPNOZ OPERASYONLARI VE PSİŞİK İSTİHBARAT

Giriş

Parapsikoloji, aslında her ne kadar içerisinde “psikoloji” terimini barındırsa da, esasen psikoloji biliminin alanına girmeyen doğaüstü olayları ve bu kapsamda yaşanan psikolojik deneyimleri barındırır. Parapsikoloji denildiği zaman akla ilk olarak telekinezi, durugörü, telepati gibi kavramlar gelmektedir. Bu kavramlar, özellikle bugün içinde bulunduğumuz dünyada tahmin edilmesi zor alanlarda işlevsellik kazanmıştır.

Türkiye’de uzun yıllar hurafe olarak görülen veya bir diğer uçta pozitivist at gözlüğüyle hiçbir şekilde geliştirilmesi ve yararlanılması gereken bir alan olarak görülmeyen parapsikolojinin önemi özellikle 20. yüzyılda Sovyetler Birliği ve ABD gibi süper güçler tarafından yürütülen istihbarat savaşlarında ortaya çıkmıştır. ABD’de FBI’ın soruşturmalarına yardım eden medyumların varlığının bilinmesi ve bu konuda çekilen belgeseller bir yana, bu alanın aslında tarihe etki eden büyük olaylarda oynadığı rol de hep göz ardı edilmiştir. Hatta İkinci Dünya Savaşı ile birlikte özellikle Almanya’da psikoaktif maddelerin yeni nesil savaşlarda kullanılması amacıyla araştırılması söz konusu olmuştur. Daha sonrasında, CIA, yürüttüğü gizli deney ve projelerle mahkemelik olmuştur. Özellikle askerler üzerinde kullanılan psikotrop maddeler, “kontrollü psikoz” denilen hedefi gerçekleştirmek maksadıyla kullanılmış ve bunlar bilim dünyasında da tartışma konusu olmuştur.

Tüm bu gelişmelerin ışığında, zaman içerisinde Amerika ve Avrupa’da birçok üniversitede parapsikoloji kürsüleri ve bölümleri açılmıştır. Ancak ülkemizde hiçbir şekilde bu bölümlerin herhangi bir üniversitede kurulamamış olması maalesef üzücü olmakla kalmamış, aynı zamanda bu alana ilişkin dışarıda olup biten gelişmelerin bizi seyirci durumuna düşürdüğü gerçeğini de gözler önüne sermiştir. Maalesef Türkiye’de bu alanda arge bütçesi olmadığı gibi, herhangi bir yatırım da söz konusu değildir. Oysa ki durum ülkemizde böyleyken, büyük güçlerin istihbarat servisleri geçmişten günümüze özellikle Soğuk Savaş yıllarında hipnozla sorgu ve mülakat yollarına başvurmuştur. Bilindiği gibi istihbarat servisleri düşman şahısları takip, onların ellerindeki bilgi veyahut devletlerin ellerindeki bilgilere erişme maksadıyla faaliyetlerini yürütürler. Dolayısıyla, bu bilgileri elde etme konusunda genellikle sınır tanımayan istihbarat örgütleri, zaman içerisinde bünyelerinde telepat ve medyumları da kullanmışlardır. Mesela İkinci Dünya Harbi’nin bitiminden sonraki 30 yıl süresince, Sovyetler Birliği ve Çekoslovakya bu alanda sıkı çalışmalar yapmıştır. Her ne kadar Sovyetler 1975 yılında KGB içerisinde Parapsikoloji Dairesi’ni kurmuş olsa da, gerçekten de Sovyetlerin ve Çeklerin Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında psişik istihbaratta ABD’den ileri olduğu bilinmektedir. Bu kapsamda, Rusların ve Çeklerin çalışmalarında “duyu dışı algı” veyahut “altıncı his” (extrasensory perception – ESP), çalışmaların ana temasını oluşturmuş ve bu alanda ciddi ilerlemeler kaydedilmiştir.1 Hatta Ruslar, bu alanda yaptıkları çalışmaları “parapsikoloji” terimi içerisinde değerlendirmemişler ve “biocommunications” olarak adlandırmışlardır. Bunu da kendi içerisinde iki bölümde incelemişler ve birincisi olan “bio-enformasyon”, bilgileri duyu dışı deneyimlerle elde etmede kullanılan bir alanı tanımlamada kullanılmıştır. Buradan hareketle yapılan çalışmalar sonucunda ise, duyu dışı algının (ESP) üç aşamadan oluştuğu ortaya çıkmıştır2:

  1. Telepati (düşünce aktarımı ve okunması),
  2. Prekognisyon (önceden haberdar olma),
  3. Durugörü (beş duyu yardımı olmadan algılama).

İkincisini oluşturan “bio-enerji” (biyoenerji) bilimi ise, telekinezi, elektromanyetik dalgalarla etki ve enerji aktarımı gibi kavramları içerisinde barındırmıştır. Bu konu üzerinde özellikle Çek bilim insanları özel mesai harcamışlar ve bütün parapsikoloji araştırmalarını “Psikotronik” adı altında toplamışlardır.3 Hatta Çekoslovakya’da ordu tarafından kullanılmak üzere askeri birimler “Durugörü, Hipnotizma, Manyetizma” adında bir kitap bastırmışlardır. Bunun dışında, Çeklerin İkinci Dünya Harbi sırasında bazı askerlerine hipnoz yöntemiyle astral yolculuk yaptırdığı bilinmektedir. Astral yolculuk, uyku halindeyken ancak şuurun açık olduğu durumda yapılan bir faaliyettir. Çek ordusunda astral yolculuğun yapılmasındaki amaç ise düşman sayısı ve mevzileri gibi kritik bilgilere ulaşmak ve kayıp askerlerin naaşlarına ulaşmak olmuştur.

İstihbarat ve Zihin Kontrolü

ABD tüm bu gelişmelerden geri kalmayarak, 1970’lerde “Star Gate” projesi olarak bilinen, CIA ve DIA (Defense Intelligence Agency)’nin kendi bünyelerinde kurdukları bir özel birimde hipnoz, telepati uzmanları ile 7000 civarı psişik istihbaratçıyı çalıştırmıştır. Bu birime Stanford gibi çeşitli enstitülerden laboratuvarlar eklemlenmiş ve projeyi daha da güçlü kılmıştır. Bu projede amaç, uzaktan izleme yoluyla kritik olaylara veya muhtemel gelişmelere dair bir takım öngörülerde bulunmak ve istihbarat toplamak olmuştur. Hatta bir CIA raporunda, bu proje içerisinde hedef olarak coğrafi alanlar, kişiler ve araştırma yer almıştır.4 Başlangıçta Pentagon’a bağlı olarak bilinen proje, 1995’te CIA tarafından devralınmıştır. Esasında, ABD’de bu denli zaman ayrılan bu çalışmaların en önemli nedeni, ele geçirilen Sovyet ajanlarını sorguya çekmek ve Soğuk Savaş’ın psikolojik atmosferinde diğer alanlarda olduğu gibi bu alanda da bir adım önde gitme çabası olmuştur. Star Gate ile beraber 1973 yılında “Project Scanate” olarak bilinen gizli çalışma ise, büyük ölçüde sonuç vermiştir. Bu projeyle birlikte, üzerinde çalışılan kişi tarafından stratejik hedeflerin koordinatları belirlenebiliyor ve daha sonra da tanımlanabiliyordu. Scanate Projesi, bu anlamda denek Ingo Swann ile başarısını ispatlamıştır. Zaman içerisinde ise istihbarat ve orduda Ingo Swann gibi yetenekli personeller psişik ajan olarak eğitilmiştir.5

Tüm bunlardan hareketle, özneyi bir sonraki yeniden yapılandırma ve programlamaya hazırlamak, özellikle işkence ve psikolojik travma yaratmak koşuluyla tüm yapısını çökertmek 20. yüzyılın zihin kontrolü ve kültürel inşasının metodolojisi olarak değerlendirilebilir. Bu anlamda Tavistock Enstitüsü’nden Dr. William Sargant, CIA’nin MK-ULTRA gizli programında çalıştığı dönemde kaleme aldığı “Battle For the Mind: A Physiology of Conversion and Brainwashing” adlı eserinde bu konuya şöyle bir katkıda bulunuyor: “Korku, öfke ya da heyecan gibi duyguların, kasıtlı ya da kasıtlı olmayan biçimde uyarılmasıyla beyin fonksiyonları yeterince hasar gördüğünde kişilere çeşitli birtakım inançlar dayatılabilir. Bu türden hadiselerin neden olduğu sonuçlardan en yaygın olanları geçici yargı bozukluğu ve yüksek derecede etkiye maruz kalmaya açık olma halidir. Bunun çeşitli grup oluşumları bazen ‘sürü dürtüsü’ başlığı kapsamında tasnif edilir; endişenin arttığı ve dolayısıyla şahıs ve kitlenin etkiye açık hale geldiği savaş zamanlarında, büyük ölçekli salgınlarda ve benzer tehlike durumlarında en görkemli halleriyle tezahür eder.6 Tavistock her ne kadar apolitik bir organizasyon olarak kendi literatüründe yer alıyor olsa da, aslında bu böyle değildir. Önceleri İngiliz askeri istihbarat bünyesinde yönetilen Tavistock, dünyanın kitle kontrolünü ele geçirmede bir koordinasyon merkezi olarak tasarlanmıştır. Bu doğrultuda, Tavistock’un iki temel amacı vardır: (1) Ulus devletlerin ortadan kalkması ve (2) tek merkezden yönetilen bir dünya düzeni ile dünyanın eş zamanlı olarak psikolojik kontrolü ve denetimi.

Toplumsal temelli zihin kontrolü dışında ise bireysel odaklı zihin manipülasyonu yer alır. Ve bu, CIA’nin zamanında yürüttüğü projelerde rahatlıkla görülebilir. Bireysel odaklı zihin kontrolünde özellikle, LSD asit, meskalin gibi güçlü halüsinojenler kullanılmıştır. Bu gizli yürütülen projelerin temelinde, bu kimyasallar aracılığıyla bireyleri tamamıyla kontrol etmek ve arzu edilen amaç doğrultusunda yönlendirmek yer almaktadır. Psikolojik bütünlüğü bozmak esaslı kullanılan bu tehlikeli aksesuarlar, insanda var olan inanç yapısını veyahut düşünce sistemini bozmakla kalmaz; aynı zamanda psikolojik savunma mekanizmasını da çökerttiği gibi yeni travma ve felaketlere davetiye çıkarır. Bu halüsinojen maddeler, sistematik bir şekilde kullanıldığında veyahut belli dozda laboratuvar kontrolünde enjekte edildiğinde, insan beyninin homeostazisini yıkıma uğratma olasılığını taşımasıyla bilinir. Bu durumda yepyeni bir düşünce veya inanç sisteminin inşa edilmesi ve bu durumun kontrol altına alınması söz konusudur. Hipnoz, beyin yıkama faaliyetleri ve bu doğrultuda kimyasal ilaçların kullanımı ile ilgili 1949 yılında ABD’de Nazi bilim insanlarının da destekleriyle oluşturulan MK-ULTRA Projesi buna bir örnek teşkil etmektedir. Hatta eski CIA Başkanı olan Allen Dulles’un başını çektiği bu gizli projeye dair yaptığı açıklama ise tüyler ürpertici niteliktedir: “Hedef, insanların zihnindeki savaşı kazanmaktır. Bu savaşın ilk cephesi propaganda, depolitizasyon ve sansür ile kitlesel sindirmeyi sağlamaktır. İkinci cephe ise, bireyin beyninde kazanılacaktır; hedef beyin yıkama, zihin kontrolü, ideolojiyi değiştirme ve gerektiğinde birçok ‘Mançurya Kobayı’ yaratabilmektir.7 Kısacası, bilinçaltında yer alan ve istenilen bilgileri elde etme amaçlı hipnoz yöntemi yıllarca istihbarat servisleri tarafından kullanılmıştır. Çünkü hipnoz, iradesi dışında bilgilerin sorgulayana verilmesi amacında kullanılır.

Bu gizli deneyler ve yürütülen çalışmalar üzerine çeşitli yazılar ve analizlerin zamanla kaleme alınmasını kolaylaştıran nedenler arasında ise, ABD’de 1977 yılında çıkan bir yasa ile binlerce belgenin açığa çıkarılması yer alır. Tüm bunların açığa çıkmasında ise öncelikle New York Times gazetesinin 1974 yılında yaptığı bir haber önemli rol oynamıştır. Bunun ardılı olarak, yargı süreci başlamış ve mağdurların aileleri büyük miktarda tazminat almıştır.8

Sonuç

Parapsikolojik olayların açıklığa kavuşturulması gibi bilim dünyasına hizmet etme amacı dışında, Psikotronik, günümüzde ve gelecekte de muhtemel bir savaş öğesi olarak kullanılması büyük bir ihtimal oluşturmaktadır. Beynin en tehlikeli ve en etkili silah olarak kullanılması, insanoğlunun geçmişteki diğer bilimsel buluşları teknolojik gelişmelere dönüştürmede ve sonucunda insanoğlunun kendisine karşı kullanması örneğiyle benzer olmakla birlikte yine de kesinlikle emsalsiz bir tehlike oluşturacaktır.

Gerçekten de yeni nesil savaşlar olarak da değerlendirilen ve dünyanın gelecekte en tehlikeli silahlarından birisi olarak görülmeye aday olabilecek olan insan beyni, psikotronik silahların öznesini oluşturarak savaşın gelişen ve değişen doğasının harikuladeliğine işaret etmektedir. Bu konuda Çek ve Rus bilim insanlarının çalışmalarının akabinde Amerikalılar da askeri çalışmalar için bu konuya özel bir ilgi göstermişler ve hatta US Army War College yayınlarında da bu konular zaman zaman yer bulmuştur. Zaten CIA, ilk kurulduğu yıllardan itibaren de insan davranışlarını merceği altına almıştır. ABD, bu alanda katedilen yolu ise büyük ölçüde Nazi Almanyası’ndan kaçan bilim insanlarına borçludur.

Alparslan ULUHAN

 

KAYNAKÇA

  1. Louis F. Maire III, Major J. D. LaMothe, “Soviet and Czechoslovakian Parapsycholgy Research”, September 1975, DIA.
  2. s. 1
  3. s. 3
  4. CIA Report, “Project Star Gate”, Approved for release 2000/08/08.
  5. CIA Report, “Project SCANATE: Exploratory Research in Remote Viewing”, Approved for release 2002/11/13.
  6. William Sargant, “Battle For the Mind: A Physiology of Conversion and Brain Washing”, 1957.
  7. Ümit Sayın, Derin Devletler, Gizli Projeler ve Kirli Gerçekler, Neden Yayınları, 2006, s. 97.
  8. Seymour Hersch, “Huge CIA Operation Reported in US Against Antiwar Forces, Other Dissidents in Nixon Years”, New York Times, 1974.

 

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.