FETHİ BENSLAMA’DAN ‘ÖLÜM SİYASETİ’

upa-admin 02 Ocak 2019 903 Okunma 0
FETHİ BENSLAMA’DAN ‘ÖLÜM SİYASETİ’

Kitabın Künyesi: Fethi Benslama, Ölüm Siyaseti Cihatçı “Üst-Müslümanlar”, Çeviren: Orçun Türkay, İstanbul: İletişim Yayınları, 2018.

Fethi Benslama’nın kaleme aldığı Ölüm Siyaseti Cihatçı Üst-Müslümanlar adlı eser, başta Ortadoğu coğrafyası olmak üzere küresel düzeyde tüm dünyayı etkileyen köktencileşme ve cihat kavramlarını Psikoloji ve Psikanalizin verileriyle çözümlemeye çalışan deneme niteliğinde bir bilimsel kitaptır. Kitabın yazarı Fethi Benslama, Paris Üniversite VII’de Psikanaliz ve Psikopatoloji öğrenimi görmüştür. Paris-Diderot Üniversitesi’nde Profesör ve Tunus Bilimler Akademisi üyesidir. Günümüzün önemli psikanalistlerinden biri olan Benslama, La Nuit Briseé (Ramsay, 1988), Une fiction troublante (Edition de l’Aube, 1994) ve Le jihadisme des femmes: Pourquoi elles ont choisi Daech? (Farhad Khosrokhavar ile birlikte, Seuil, 2017) gibi yankı uyandıran bazı kitapların yazarıdır. Ayrıca Klinik Psikanaliz ve çağdaş dönem Avrupa ve İslâm konularında birçok incelemesi yayımlanmıştır. La psychanalyse à l’épreuve de l’Islam (Aubier, 2002) adlı çalışması Türkçe olarak İslâm’ın Psikanalizi başlığıyla (İletişim, 2005) yayımlanmıştır.

Fethi Benslama

Kitabın “Giriş” kısmında, gençlerin kendisini İslam adına nasıl kurban ettiğinin düşünülmesi gereken bir soru olarak karşımızda durduğunu vurgulayarak başlayan yazar, ilk olarak kitaba da ismini veren “Üst-Müslüman mefhumunu açıklamaya çalışmaktadır. Bu kavramın kamu hizmetinde bulunduğu dönemde klinik çalışmalar esnasında kafasında şekillendiğine değinen yazar, köktenci İslamcıların söylemlerini analiz ederek, İslam idealinin bir telafi hatta bir öç alma çağrısıyla ifade bulduğunu belirtmektedir. Benslama, bu mefhumun takriben yüzyıldır İslamcılık tarafından gerek bilinçli, gerekse de bilinçsiz olarak inşa edildiğine değinmektedir. Öyle ki, Üst-Müslümanlık kavramıyla farklı bir okuma yaptığını iddia eden yazar, İslamcılık üzerine modern siyaset teorilerinin gözden kaçırdığı “kurban etme” ve “kurban olma” meselesiyle ilgili yeniden aşırı bir dini güç üretimine dikkat çekmektedir.

Müslüman âlemini derinden etkileyen savaşlara ve yıkıcı güçlere atıfta bulunan Fethi Benslama, 20. yüzyılın başında Müslümanlar arasında “Müslüman olmak ne demektir?”, “Onu tanımlama yetkisine kimler sahiptir?“, “Erkek ya da kadın olmak ne demektir?” gibi soruların önem kazandığına değinerek, bu sorular etrafında meydana gelen iç çatışmaları aktarmaktadır. Bu düzlemde, İslamcılık, artık hiçbir şeyin kesin olmadığı kimliksel kaidelerin yıkıma uğradığı bir zaman diliminde “Müslümanların iç düşmanı” kavramını ortaya çıkarmakta ve bu iç düşman takıntısı da Üst-Müslüman saplantısını meydana getirmektedir. Bu noktada, Karl Marx’ın “ezilenlerin iç çekişi sözüne vurgu yapan yazar, bu devrin kapandığını ve bu dönemin yerini öldürme eyleminin aşırı öfkesine bıraktığının altını çizmektedir. Ayrıca küreselleşmenin ve kurulu yapıların sarsılmasının da dinci bir köktencileşmeyi kolaylaştırdığına dikkat çekmektedir. Öyle ki, Fransa’daki Ocak ve Kasım 2015 saldırılarını bu duruma örnek olarak veren yazar, bu saldırılarla hiçbir bölgenin muaf olmadığını ve kamusal alanın ele geçirildiğini açıklamaktadır.

Bu gelişmeler çerçevesinde köktencileşmeyi toplumsal veya politik bir perspektiften ziyade psikanaliz ile açıklamaya çalışan Benslama, hazzın işin içine girdiği vahşet olaylarında kişisel niyetlerin veya toplumsal etkenlerin yeterli olmadığını ve bu tarz bir yaklaşımın indirgemeci olduğunu öne sürmektedir. Köktencileşmenin aktarıldığı bölümde, ayrıca, bir tehdit olarak köktencileşme ile semptom olarak köktencileşme arasında bir ayrıma gidilmekte ve ilk olarak tehdit olarak köktencileşmenin izleklerine bakılmaktadır. Tehdit olarak köktencileşme kavramının 11 Eylül 2001 saldırılarına kadar marjinal bir boyut taşıdığını aktaran yazar, bu olaydan sonra şiddet eylemi gerçekleştirebilecek kişilerin kim olduklarının saptanmasının ve gözetim altında tutulmasının amaçlandığına dikkat çekmektedir. Öyle ki, bu kavramın “tehditkâr birey” sıfatıyla genel anlamda bir “köktencileşmiş figür” inşa ettiğine yer verilmekte, ancak aynı zamanda küresel bir şiddet ve politik söylem ürettiğine de vurgu yapılmaktadır.

Bilgiyle korkunun eklemlendiği bir düzlemde köktencileşmenin hem teorik, hem de pratik bir alan yarattığına dikkat çeken Benslama, 2001 saldırılarından sonra gündelik yaşamın askerileşmesini ve demokratik yapıların sarsılmasını bir tehlike işareti olarak değerlendirmektedir. Zira hukuk devleti bu dönemde ricat etmekte ve yerini “istisnai” bir yönetim biçimine bırakmaktadır. Bu “istisnai hâl“, terörün vahşi yüzünün karşısına “olağanüstü hal” içerisinde her an reaksiyon göstermeye hazır bir devleti konumlandırmaktadır. Köktencileşmiş herkesin terörist sayılamasa da, teröristliğin temelinde köktencileşme sürecinin yattığına dikkat çeken yazar, bu durumun mefhuma korkutucu bir anlam yüklediğini ifade etmektedir. Öyle ki, günümüzde Paris’te, Tunus’ta veya herhangi bir yerdeki toplu taşıma aracında ve kamuya açık bir alanda patlama yaşanmayacağı kaygısını taşımayan kaç kişinin olduğu sorgulanmaktadır. Yazar, kişisel olarak bizlere yönelen keyfi ölüm tehdidini “adsız ölüm” olarak nitelendirmektedir. Saldırıları çözümlemeye devam eden Benslama, kendini sergileyen bir terörizmin varlığından bahsederek, medya ve iletişimin işin içerisine girmesini örneklerle açıklama yoluna gitmektedir. Saldırıların meydana geldiği sokaklarda en az bir güvenlik kamerasının, bir cep telefonunun varlığından dem vuran Benslama, “terörün gerçekliğe açılan penceresi” olarak nitelendirdiği bu durumun travmatik boyutlara yol açtığını belirtmektedir. Dolayısıyla, kör bir şiddet ve onu gösterme iradesinin bir araya gelmesi cinayeti ve intiharı bir gösteriye dönüştürmekte ve celladın mutlak gücünü artırmaktadır. Bu noktada geçmişle bir mukayese yapan yazar, önceden soykırımcılar arasında suçlarını gizlemek ve izlerini ortadan kaldırmak isteği varken, günümüzde ise var olan kırımı görünür kılmanın hedeflendiğini aktarmaktadır.

Bu duruma örnek olarak IŞİD-Irak Şam İslam Devleti’ni gösteren yazar, örgütün sosyal iletişim ağlarını kullanarak vahşetin sahnelenmesi ve yaygınlaştırılması konusunda propaganda faaliyetleri yürüttüğünü ifade etmektedir. Bu terörü çözümlemeyi sürdüren Benslama, beşeri adalet karşısında cezalandırılamayacağı fikrini doğrulamak için hiçbir şeyden sakınmayan ve istediğine kötülük edebilecek yıkıcı bir gücün varlığından bahsetmektedir. Bu terörü gerçekleştirenler sadece adaletini uyguladıklarını iddia ettikleri Tanrı’nın huzurunda yargılanabilecekleri için, vahşice öldürdüklerini sahnelemekten çekinmemektedir. Dolayısıyla, Tanrısal adaletin tecellisi, mutlak kurtuluş ve cennet vaadi gibi düşlemlerin öldürme edimini bir erdeme dönüştürdüğü görülmektedir. Katillerin kurbanlarını birer kişi değil, parçalanacak canlılar olarak görmesi “kör şiddet” ile tanımlanmaktadır. Ancak Charlie Hebdo binasında, Bardo Müzesi’nde, Bataclan’da veya bir Şii camisinde meydana geldiğinde öldürülenlerin bulundukları yerle bağlantılı nitelikleri yüzünden katledildikleri ifade edilmektedir. Öyle ki, insanlar yaptıkları şeylerden dolayı değil, oldukları şeyden ötürü öldürülmektedir. Tüm bu gelişmelerin odağında terörizmin seciyesini belirlemekteki güçlüğe dikkat çeken Fethi Benslama, bu durumu “terör tehdidinin özü” olarak nitelendirmektedir. Zira terörün mantığı kurnazdır ve durmaksızın bir başka şeye dönüşmektedir.

Ölüm Siyaseti: Cihatçı “Üst-Müslümanlar”

Yöneticileri birtakım isteklere mecbur kılmak için sivil insanlara yönelik terör eylemlerinin gerçekleştirilmesini dönemsel düzeyde yinelenen bir olgu olarak ele alan yazar, müstemleke durumundan kurtulmak için maksadın ulusal bağımsızlık olduğunu belirtse de, bu durumun istisnasını “El Kaide” olarak nitelendirmektedir. Çünkü El Kaide’nin amacının herhangi benzer bir siyasal ereğe hizmet etmediği vurgulanmaktadır. Öyle ki, geçmişte Afganistan’da “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirilenlerin günümüzde ABD’nin gücünü sarsmayı hedefleyen küresel düzeyde bir cihadın yandaşları haline geldiğine işaret edilmektedir. Direnişçinin teröriste dönüşmesi veya tam tersi bir durumun kökenini irdeleyen yazar, bakış açılarına ve koşullara göre değişkenlik göstermekle birlikte, temelinde şiddetin ahlaki belirsizliğinin yattığını ifade etmektedir. Bu duruma örnek olarak birçok teröristin zaman içerisinde milletler topluluğunca saygıyla dinlenen Devlet Başkanlarına dönüşmüş olması gösterilmektedir. Bu doğrultuda El Kaide’den IŞİD’e cihatçılığın bir dönüşüm yaşadığını aktaran Benslama, terörün artık bir İslam Devleti’nin kurulmasına ve ideal site ütopyasına hizmet ettiğini belirtmektedir. Savaş ile terörizm arasında bir fark olup olmadığı sorgulanırken, 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra konu hakkında Jacques Derrida ile Jürgen Habermas arasında yaşanan tartışmanın hâlâ ucu açık kalan niteliğine vurgu yapılmaktadır.

Bu doğrultuda meselenin şiddetin meşruluğu ve sınırlılığıyla ilgili olduğuna değinen Fethi Benslama, Etienne Balibar’ın Marksizm konusunda ifade etmiş olduğu “şiddetin şiddetle ortadan kaldırılması” düşüncesine atıfta bulunarak, adalet adına şiddetin sürdürülmesinin bizatihi adaletin kendisini yok ettiğine dikkat çekmektedir. Ayrıca sorunun hukuk ve şiddet karşıtlığına indirgenemeyeceğine değinilmiş olup, hukukun temelinde de şiddetin var olduğuna odaklanılmaktadır. Köktencileşme ve terörizm konularında toplumbilimcilerin daha çok ideolojik şiddeti kullanan gruplara ve bu şiddetin siyasal ve toplumsal yanına odaklandığını belirten yazar, köktencileşme konusunda psikolojik boyutun gözden kaçırıldığını söylemektedir. Öyle ki, köktencileşme kavramına yönelik “psi-” ön ekli çalışmaların geç başlamış olduğuna vurgu yapılmıştır. Konu hakkında yapılan bir araştırmanın sonuçlarına yer verilerek, hapishanelerde köktencileşmiş tutukluların % 40’ından fazlasında psikopatolojik bulgulara rastlandığının altı çizilmektedir. Bu durumun yanı sıra, psikolojik temelli yaklaşımların toplumsal ve politik sorunları psikopatolojik olaylara tercüme etme konusunda ihtiyatlı bir tavır takındığına da yer verilmektedir.

Köktencileşme konusunda Fransa devletinin yapmış olduğu uygulamaları temel alan Benslama, bu noktada Fransız devletinin terör tehdidini algılamak konusunda geç kaldığını aktarmaktadır. Öyle ki, 2005’te Fransa’nın taşralarında ayaklanmanın izlerinin bulunduğu belirtilse de, köktencileşme konusunda mücadele planının ancak Nisan 2014’te başladığına değinilmektedir. Plan, köktencileşme eğilimi içerisinde olan bireylerin gözetim altında tutulmasını kapsarken, aynı zamanda bu eğilime kapılanların ailelerini bilgilendirmeyi ve terör söylemine yönelik karşı bir söylem inşa etmeyi de içermektedir. Oluşturulan bu bölgesel düzeneklerde güvenlik ve adalet birimlerinin yanı sıra psikolog ve psikiyatrların da yer aldığı görülmektedir. Köktencileşmenin tespiti konusunda sıradan istihbarat işlemlerinin ve ihbarların rol oynadığına vurgu yapan yazar, her vakanın ayrı ayrı incelendiğine dikkat çekerek, köktencileşme hakkında bir göstergebilimin oluştuğunu ifade etmektedir. Ayrıca bulguların güçlü ve zayıf olarak tasnif edildiğine değinilmiş olup, konu hakkındaki ihbarların Ocak ve Kasım 2015 saldırılarından sonra yoğunlaştığına yer verilmektedir. Öyle ki, köktencileşme konusunda büyük bir veri tabanının oluştuğuna vurgu yapan Benslama, konuya dair disiplinlerarası bir çalışmanın gerekliliği üzerinde durmaktadır. Konuya ilişkin bir Fransız milletvekilinin Haziran 2015 tarihli raporundan alıntılar yapan yazar, Suriye’deki savaştan sonra köktencileşmenin alt sınıflara has bir özellik olmaktan çıktığına ve orta sınıfı da kapsayacak şekilde Avrupa ve Akdeniz ülkelerine doğru genişlediğine yer vermektedir.

Raporun detaylarında, insanların bir aile kurmak veya yeni bir yaşam tarzı inşa etmek maksadıyla Suriye’ye gittiğine dikkat çekilmiştir. Aynı zamanda bu durumun Müslüman olmayan gençler arasında da bir çekiciliğe sahip olduğu vurgulanmakta ve El Kaide ile mukayese edildiğinde ideal bir İslam ülkesi ütopyasının ortaya çıktığına değinilmektedir. Şüphesiz ki bu köktencileşme için yeni bir durumu işaret etmektedir. Verilerin çeşitlilik gösterdiği düşünüldüğünde standart bir profilin ortaya çıkarılmasındaki güçlük sarih hatlarla görülmektedir. Yine de rapor dikkate alındığında köktencileşme konusunda 15-25 arası genç veya ergen diye tanımlanabilecek yaş gruplarının daha fazla eğilim içerisinde olduğu aktarılmaktadır.

Köktencileşme kavramının salt göstergebilimsel ve güvenlikle ilgili bir sözcük olmadığı semptomatik bir değer de taşıdığını ifade eden Benslama, sözcüğün etimolojisine dair bir sorgulama yoluna gitmektedir. İslamcı söylemi ve yaşam tarzını benimseyenlerin “dünyaya kök salamadıkları” için, “cennete kök salma” idealiyle hareket ettikleri vurgulanmaktadır. Öyle ki, köktencileşme artık kökü olmayan ya da kendilerini köksüz olarak gören insanların bir kök salma arzusunun semptomu olarak karşımıza çıkmaktadır. Köktencileşmenin insanlarda yarattığı dönüşümü ele alan yazar, dinsel atılımdan önce kişilerin kendilerini değersiz ve küçük gördüğü ve hatta “aşağılık bunalımı” yaşadıklarını belirtirken, dinsel karşılaşmayla birlikte bu durumun değiştiğini ve özseverliğin tavan yaptığını işaret etmektedir. Ayrıca Benslama tarafından İslamcı köktencileşmenin bir epidemi haline geldiği vurgulanmakta ve bu durumun Müslüman âlemine ve onun yaşadığı uygarlık bunalımına özgü olduğu tespitine yer verilmektedir. Yine de, bu durumun dünyaya yayıldığını da hatırlatan yazar, “olumsuzlukları kendinde toplayan güç kazanmış bir taşkınlık” biçiminden bahsetmektedir. Bu olumsuzluklar; yoksunluk, nefret ve günümüz dünyasının inkârı olarak sıralanmaktadır. Bu noktada, Benslama, köktenci İslamcı idealinin demografik, ekonomik, politik ve jeopolitik düzlemde analiz edilmesinin gerekliliğine vurgu yapmakta ve “cihatçı arz“ın ancak bu şekilde çözümlenebileceğini özetlemektedir. “Köktencileşme arzı”nın temelde kimliksel bir kırılmayı güçlü bir zırha dönüştürdüğüne değinilmiştir. Bu süreçte birey tekillikten feragat etmekte ve parçası olduğu grubun üyeleri gibi davranmaktadır. Öyle ki, köktencileşmiş bireylerin söylemlerine bakıldığında, bu tip benzerlikler göze çarpmaktadır. Ayrıca bu tarz kimlik çatlaklarının salt Müslüman ailelerin çocuklarına özgü bir durum olmadığına da değinilmiş olup, köktencileşmiş kişilerin % 40’ının din değiştirmesi bu hususa dair en açık örnek olarak gösterilmektedir.

Günümüzde köktenci İslamcılığın internet pazarındaki en yaygın ve en heyecan verici ürün olduğunu ifade eden yazar Fethi Benslama, bunun, kendilerinden ve dünyadan umudu kesmiş olanlar için her kapıyı açan bir anahtar işlevi gördüğüne dikkat çekmektedir. Bu noktada İslamcı köktencileşmeyle mezhepçilik arasında bir ayrıma giden yazar, mezhepçilikte bireyin pirin düşlemlerine ya da sanrılarına bağımlı olduğunu, oysa cihatçılıkta “İslamcılığın kimlik mitine duyulan kolektif bir inancın varlığından söz etmektedir. Tüm bu tartışmaların ışığında köktencilik arzındaki idealleri açıklamaya çalışan Benslama, kimliksel adalet kavramının köktenci yapının mihenk taşı olduğunu aktarmaktadır. Öyle ki, bu kavram kimliksel kırılma yaşayan gençlerin maneviyatına dokunmakta ve onların tek bir vücut halinde hareket ettiği yanılsamasına yol açmaktadır. Kimliksel adaletin Müslümanlara yapılan haksızlıklara dayandığını belirten Benslama, bu durumu 1924’te Halifeliğin (Hilâfet’in) kaldırılması ve son büyük Müslüman İmparatorluğu olan Osmanlı’nın sömürgeci güçler tarafından parçalanmasıyla açıklamaktadır. Zira bu parçalanma, Müslüman toplumunun siyasal egemenlik ilkesini yitirmesine sebep olmuştur. Kitapta, Müslümanlara yapılan haksızlıkların bununla sınırlı olmadığına da değinilmiş olup, Filistin, Irak ve Afganistan’da süregelen savaşlardan bahsedilmiştir.

Köktencilik arzındaki bir başka ideal olarak “yüceltme ve “tümgüçlülüğe erişim“i ele alan yazar, kendilerine saygı duyulmayan, değersiz görülen adeta ‘’insan müsveddesi’’ olarak tanımlanan gençlerin psikolojik durumuna dair bazı çözümlemeler yapmaktadır. İslamcı köktencileşmenin temel felsefesinde pişmanlık ve arınmanın da önemli bir yer tuttuğuna odaklanılmıştır. Öyle ki, kimi zaman suç işlememiş gençler var olmaktan ve arzulamaktan dolayı kendilerini suçlu hissetmişlerdir. Bu durum, “varoluş mutsuzluğu ve utancı” olarak tanımlanmaktadır. Özne, hiçbir değerinin olmadığını ve bir kusuru olduğunu düşünmektedir. Kişinin kendisini kurban etmesinin temelinde arınma psikolojisinin yattığına dikkat çeken yazar, beden kirin öbeği olarak tanımlanırken, intihar saldırısı düzenleyenlerin ideal arılığa kendilerini kurban ederek ulaşabileceklerini ifade etmektedir. Dolayısıyla, yaşamın onların gözünde bir yanılsama ve bir yalan olduğuna yer verilerek, “cihat“, gerçek yaşamın kaynağı olarak sunulmaktadır. Öyle ki, öteki yaşamın sağlayacağı haz karşısında bu dünyadaki haz sadece gelip-geçici bir ateş olarak tasvir edilmektedir.

Kitabın ikinci bölümünde, “Üst-Müslüman” ve onun aşılması ele alınmaktadır. Yazar, İslamcılığın icadını Müslümanların modern tarihteki en önemli olgusu olarak nitelendirmektedir. Kelimenin son derece esnek, pek çok edimin ve söylemin kaynağı olduğuna değinilmiş olup, 20. yüzyılın sonunda artık Müslüman sözcüğünün yetersiz kaldığına vurgu yapılmıştır. Bu doğrultuda, İslamcılığın meydana geliş nedenlerine odaklanan yazar, onun “köktencileşme”, “köktenci İslam” kavramlarından soyutlanarak ele alınamayacağını ifade etmektedir. Öyle ki, İslamcılık, İslam’ın bağrından çıkmış olup, onun bir ürünü konumundadır. Dolayısıyla, bu ikisini birbirinden ayırt etmek son derece güç bir iştir. Tüm bu tartışmaların odağında kavramı açıklama yoluna giden Benslama’ya göre, İslamcılık, Müslümanların İslam’dan hareketle Batı karşısında icat ettikleri, fakat bunu yaparken Batı’nın politik yaratılarının bir bölümünden istifade etmekten kaçınmadıkları “siyaset-karşıtı bir ütopya”dır. Siyasal bilimlerde 40 yılı aşkın bir süredir İslamcılığın siyasal İslam’ın ortaya çıkışıyla açıklandığına değinilmekte ve bu sav üzerinden İslam dinine bağlı bir devletin kurulmasını hedefleyen yeni bir siyasal ideolojinin yandaşlarından bahsedilmektedir. Bu durum, “dinin siyasallaşması” olarak lanse edilmektedir. Fakat diğer taraftan, yazarın konuya dair mesele etmiş olduğu en önemli husus, Müslüman âleminde dinle bağlantılı olmayan bir siyasetin var olmamasıdır. Diğer bir ifadeyle, Müslüman toplumlar için dinden bağımsız bir politikayı anlamlandırmak olanaksızdır. Yazar, Osmanlı İmparatorluğu’ndan sömürgecilik sonrası kurulan devletlere kadar bu durumun böyle olduğunu izah etmektedir. Hükümdarın Halife sıfatını taşımasına rağmen Tanrıbilimci olmadığına değinilerek, hükümdarın eğitim ve din gibi konularda yönetimi görevli memurlara bıraktığına yer verilmektedir. Bu durumun istisnai hali olarak İran İslam Devrimi gösterilmekte ve bu devrime kadar Müslüman âleminde tam manasıyla bir teokrasinin var olmadığının altı çizilmektedir. Benslama, İslamcılığın icadı konusunda gayenin siyasal yönetim paradigmasını ortadan kaldırmak olduğunu ifade ederken, bu durumu üç örnekle açıklama yoluna gitmektedir.

İlk örnek olarak 1979 İran İslam Devrimi ele alınmaktadır. Çünkü bu devrim, gerek Sünni, gerekse de Şii Müslüman geleneği için iktidarın başında din adamlarının bulunması sebebiyle bir yeniliğin somut tezahürüdür. İran İslam Devleti’nin başındaki zat (dini lider), Rehber-i Muazzam olarak nitelendirilmektedir. Diğer bir ifadeyle, o, Tanrıbilim hukukunun bekçisi ve orduların komutanıdır. Yazar, bu noktada yaygın bir düşünceye açıklık getirerek Suudi Arabistan’ın bir teokrasi olmadığını ve Vehhabiliği benimsemiş ve kendisine kutsal mekânları korumayı görev edinmiş bir monarşi rejimi olduğunu belirtmektedir. Zira Suudi Krallarının hiçbiri Tanrıbilimci ya da yüce ruhani lider olmamış ve devlet bu sıfat altında yönetilmemiştir.

İkinci örnek olarak 1996 yılında Afganistan’daki İslam Emirliği’nin kuruluşu irdelenmektedir. İsminden de anlaşılacağı üzere, bu, bir devlet değildir. Aynı şekilde bir anayasası da yoktur. Zira Molla Ömer hükümetin başı değil, silahlı Taliban kuvvetlerinin lideridir. Yazar, söz konusu Emirlik’te şiddet yoluyla halkın Şeriat’a uymasını temel alan katı bir Vehhabilik sisteminin yansıtıldığını ifade etmektedir. Öyle ki, Taliban’ın Bamyan Budaları’nı parçalaması ve Kur’an eğitiminden uzaklaşmasınlar diye çocuklara uçurtmanın yasaklanması, bu duruma örnek olarak verilmektedir. Hülasa, dinin zaferinin Tanrı’ya karşı olabilecek tüm göstergelerin kökünün kazınmasıyla ulaşılabileceği aktarılmaktadır.

Üçüncü ve son örnek olarak da, 2014 yılında IŞİD tarafından kurulan İslam Devleti’nin ilanı verilmektedir. Bu durumun ilk örneğinin 2006 yılında Irak’ta ortaya çıktığını belirten yazar, örgütün amacının İslam âlemini başlangıçtaki birlik dönemine döndürmek olduğunu söylemektedir. Bu noktada IŞİD’in ilkesinin politik olanla dinsel olan arasında açık bir ayrım yapmamaya dayandığı vurgulanmaktadır. Yazar, biri Şii, diğer ikisi Sünni olmak üzere üç örneğin ortak noktasını dinin siyaset içerisinde erimesiyle açıklamaktadır. Konuyu okuyucunun gözünde somutlaştırmayı hedefleyen Benslama, İran Devrimi’nin eski lideri Humeyni’nin “(…) Allah’ın saltanatını şimdi burada kurmalıyız” sözlerine atıfta bulunmaktadır. Yazara göre, bu sözler, “din aracılığıyla siyasetin işlevsizleştirilmesi veya siyasetten çıkış ütopyası“dır. Diğer iki Sünni örnekte ise, Selefi hareketlerin referans kaynağı olarak gösterilen Tanrıbilimci İbn Teymiye’nin (1263-1328) düşüncelerine bir parantez açılmaktadır. Ona göre, insan siyasetinin tutumu meşru değildir; zira yönetme hakkı Allah’ındır.

Son olarak, Üst-Müslüman’ın tipolojisini ortaya çıkarmaya çalışan yazar, bir Müslüman’ı çok daha fazla Müslüman olmaya iten baskıyı Üst-Müslümanlık ile tanımlamaktadır. Üst-Müslüman’ın doğru yoldan sapıldığı yönünde kendisine yönelik eleştirileri ele alınmaktadır. O, örnek bir Müslüman olmak için geçmişe özlem duymaktadır. Dolayısıyla, yazara göre, Müslümanlığın gereği “Ol!” ile değil “Geri dön!” ile karşılık bulmaktadır. Çünkü iyilik geçmişte hayat bulmuştur ve yapılması gereken şey onu geçmişte aramaktır. Benslama, Üst-Müslümanlığın, suçluluk ve kurban etme duygularından yakasın kurtaramayan ve İslamcılığı özümsemiş Müslümanların ruhsal yaşamıyla ilgili bir tanı olarak ifade etmektedir. Kavramsal düzlemde sorgulamayı sürdüren yazar, “Müslüman” adının en önemli anlamlarından birini alçakgönüllülük olarak ifade etmektedir. Oysa ki, Üst-Müslümanlık inancın gururunu dünyaya sergileme konusunda son derece isteklidir. Yazar, bu durumun birtakım izleri de beraberinde getirdiğini söyleyerek, yara izini, bedende ve giysilerdeki damgaları, sokakta edilen duaları ve ayinleri bu duruma örnek olarak sunmaktadır. Üst-Müslümanlığın tarihsel olarak nasıl vücut bulduğu sorgulanırken, haksızlığa uğramış bir ideal oluşturmak için etki alanı geniş travmalara yer verilmektedir.

Bu konu hakkında 1924 yılının üzerinde önemle duran yazar, 624 yıllık son İslami İmparatorluğun yıkılışını İslam’daki egemenlik ilkesinin kaybı olarak değerlendirmektedir. Osmanlı’nın parçalanması sürecine değinilerek, 1400 yıllık bir güç ve birlik yanılsamasının son bulduğuna işaret edilmektedir. Öyle ki, Müslümanların kendi evlerindeki efendi konumundan ast konumuna düştüklerine vurgu yapılmaktadır. Bu durum, bir tarihsel kırılma anı olarak değerlendirilmektedir. Tüm bu gelişmelerin odağında, İslamcılık, ulus devletlerin yıkılmasını ve Halifeliğin yeniden inşa edilmesini vaat ederken, aynı zamanda tanrısal egemenliğin yeniden tesis edilmesini de salık vermektedir. Üst-Müslüman’ın iç ve dış olmak üzere iki düşmanının olduğuna değinilmektedir. Dış düşman Batılı iken, iç düşman Halifelikten kesin olarak kopmuş, dine bağımlı olmayı reddeden, bir ulusun vatandaşı olmayı arzulayan Batı’ya dönük Müslüman’dır. Üst-Müslüman’a göre en büyük tehdit, “Müslümanımsı” olarak nitelendirilen Batılı’dan bile kötü ve ortadan kaldırılması gereken iç düşmandır. Üst-Müslümanlık gibi bir mefhumun dün ya da bugün herhangi bir yerde var olmasına dair ruhsal süreci analiz eden yazar, bu noktada özdeşleşme kavramına odaklanmakta ve bu kavram üzerinden psikolojik çözümlemelere gitmektedir.

Yazar, son olarak Üst-Müslümanlığın aşılması üzerine birkaç değerlendirmede bulunmaktadır. Bu noktada 17 Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ve adına Arap Baharı da denilen süreci ele alarak başlayan yazar, Tunus’ta gerçekleşen isyanı İslamcılığın ötesine geçiş ve Üst-Müslümanlığı aşma teşebbüsü olarak yorumlamaktadır. Öyle ki, Tunus’ta ve Mısır’da ayaklanmaya katılan kitle yaklaşık yarım yüzyıldır engellenen bir tarihsel oluş olarak adlandırılmaktadır. Bu hareketin her ne kadar kesintiye uğrasa da devam edeceğini belirten yazar, hareketin yeni siyasal öznelliklerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayacağını ifade etmektedir. Benslama’ya göre, bu ayaklanmalar zorba iktidarlar tarafından baskılanan ve yasaklanan halklara siyasal deneyimi mümkün kılmıştır.

Fethi Benslama’nın Ölüm Siyaseti: Cihatçı Üst-Müslümanlar kitabı, küreselleşen dünyada önemli bir tehdit algısı olarak kabul gören ve dünyada acı sonuçlarıyla karşılaşılan köktencileşme meselesine politik ve toplumsal bir zaviyeden ziyade psikanaliz, psikoloji ve tarihsel veriler ışığında yaklaşmasıyla ayırt edici nitelikte bir eserdir. Özellikle radikalleşme ve İslam siyasetine ilgi duyanların bu kitabı okumasını tavsiye etmekteyim.

 

İsmail Uğur AKSOY

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.