GRAHAM ALLISON’DAN ‘DESTINED FOR WAR: CAN AMERICA AND CHINA ESCAPE THUCYDIDES’S TRAP?’

upa-admin 02 Mart 2019 251 Okunma 0
GRAHAM ALLISON’DAN ‘DESTINED FOR WAR: CAN AMERICA AND CHINA ESCAPE THUCYDIDES’S TRAP?’

Giriş

Profesör Graham T. Allison (1940-), Harvard Üniversitesi’ne bağlı John F. Kennedy School of Government’da ders veren etkili bir Amerikalı Siyaset Bilimcidir.[1] Nükleer terörizm, ABD dış politikası ve Küba füze krizi gibi birçok farklı konuda önemli eserleri olan Harvard doktoralı Allison’ın son dönemde en yoğun olarak çalıştığı konu ise, 21. yüzyıla damgasını vurması beklenen ABD-Çin rekabetidir. Allison, bu konuda 2017 yılında Houghton Mifflin Harcourt tarafından yayımlanan Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap? (Savaşa Doğru Giden Kader: ABD ve Çin Thucydides Tuzağı’nı Aşabilirler Mi?) adlı önemli bir kitap[2] yazmıştır. Henüz Türkçe’ye çevrilmemiş olan bu kitabın önemli bölümleri, bu yazıda Türkçe’ye çevrilecektir. Ancak daha kapsamlı okumalar için, mutlaka kitabın tamamı edinilmelidir.

Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap?

Thucydides Tuzağı

Kitabın giriş bölümünde, Graham Allison, kitaba ismini veren “Thucydides Tuzağı” kavramını açıklamaktadır. Thukididis veya Tukidisis (MÖ 460-MÖ 395), Antik Yunan döneminde yaşayan önemli bir tarihçi ve Atinalı bir Generaldir. Thukididis, Atina ile Sparta arasındaki 30 yıl süren ve MÖ 404 yılında sona eren ünlü Peloponez Savaşı sırasında yaşamış ve bu savaşları “Peloponnessos Savaşları” (History of the Peloponnesian War) adlı kitabında tasvir etmiştir. Thukididis’in bu eseri, birçok uluslararası tarihçi tarafından Realizm (Gerçekçilik) ekolünün ilk örneği olarak kabul edilir. Kitapta geçen “Atina’nın yükselişi ve bunun Sparta’ya aşıladığı korku, savaşı kaçınılmaz hâle getirdi” cümlesi ise, günümüzde bile Realizm’in Uluslararası İlişkiler yaklaşımındaki en önemli kavramı olan “güvenlik ikilemi” (security dilemma) olgusunu en yalın haliyle açıklamaktadır. Nitekim Thukididis’ten uzun seneler sonra da, dünya siyasetinde güç değişimleri daha ziyade savaşlar neticesinde gerçekleşmiş ve “güvenlik ikilemi” olgusu önemini korumuştur. Graham Allison, bu yaklaşımı doğrularcasına, Çin Halk Cumhuriyeti’nin son dönemde dünya siyasetinde ciddi değişikliklere yol açan hızlı yükselişinin ABD’de yarattığı rahatsızlığın ise, kaçınılmaz olarak bu iki devlet arasında bir savaşa neden olacağını düşünmemektedir. Zaten kitap, bu konuya dikkat çekmek ve her iki devletin de siyasal elitine çeşitli uyarılarda bulunmak amacıyla yazılmıştır.

Thucydides (Thukididis)

Çin Yükselişi

4 bölümden oluşan kitabın ilk bölümüne “The Rise of China” (Çin Yükselişi) adı verilmiştir. Bu bölüme Çin’in 1980’den günümüze kadar gayrisafi milli hasıla (GDP), ihracat, ithalat ve rezervler anlamında yaptığı büyük atılıma dikkat çekerek başlayan Allison, ABD’nin Birleşik Krallık’ı geçerek dünyanın en büyük ekonomisi olmayı başardığı 1860-1913 döneminde yüzde 4 ortalama ekonomik büyüme sağladığını, oysa şu an için hâlâ ABD’nin ardında ikinci sırada yer alan Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1980-2015 döneminde ortalama yüzde 10 ekonomik büyüme başarısı gösterdiğini yazmaktadır. Çin’in bu ekonomik büyüme rakamlarıyla yakın bir gelecekte dünyanın en büyük ekonomisi olacağına işaret eden yazar, bu bağlamda ABD’nin 2011 yılında Hillary Clinton’ın Dış İşleri Bakanlığı döneminde “Yüzünü Asya’ya Dönme” (Asia Pivot veya Pivot to Asia) politikasını açıkladığını ve Barack Obama’nın Başkanlığı döneminde ABD’nin dış politik ağırlığının Orta Doğu’dan Asya-Pasifik bölgesine kaymaya başladığını vurgulamaktadır. Bu politikaya yön veren Amerikalı diplomat Kurt M. Campbell’ın, 2016 tarihli The Pivot: The Future of American Statecraft in Asia adlı kitabında, -Obama ve Clinton’ın istekleri doğrultusunda geliştirdiği- ABD’nin bu dönemde başlattığı Çin’i Asya-Pasifik bölgesinde “yeniden dengeleme” (rebalance) politikasını açıklamaya çalıştığını belirten Allison, ancak Campbell’ın kitabında gerekli nicel verileri kullanmadığına dikkat çekmektedir. Daha önemlisi ise, Allison’a göre, Obama ve Clinton’ın bu isteklerine karşın, Obama’nın 8 yıllık Başkanlığında Suriye iç savaşı ve IŞİD nedeniyle ABD’nin dış politikasında ve güvenlik politikasında önceliği Orta Doğu bölgesinin korumayı sürdürmesidir.

Kim Kimi Yeniden Dengeliyor?

Graham Allison, ekonomik büyüklükte ABD’yi geçmesi daha birkaç yıl sürecek olmasına karşın, Çin’in daha şimdiden birçok sektörde dünyanın en önemli ekonomik aktörü haline geldiğini, hatta arabaların keşfedildiği ABD’yi geçerek, günümüzde dünyanın en büyük oto pazarı ve otomobil üreticisi olabildiğini yazmaktadır. E-ticaret, internet kullanıcılarının sayısı ve cep telefonu pazarı açısından da, Pekin, Washington’ı günümüzde geçmiş durumdadır. Bunlara petrol ithalatı, enerji tüketimi ve güneş enerjisi kullanımında dünya liderliği de eklendiğinde, dünya ekonomik büyümesinin en önemli aktörünün muazzam gücü net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. 1870’lerden bu yana kendilerini dünyanın merkezinde gören Amerikalıların, Çin’in kendi ülkelerini geçmesini hazmetmelerinin kolay olmadığını da belirten Amerikalı akademisyen, satın alma paritesi (PPP) açısından Çin’in ABD’yi şimdiden geçmeyi başardığını da belirtmektedir. Son dönemde Batı medyasında sıklıkla kullanılan Çin’in ekonomik yavaşlama (slowdown) söylemini de abartılı bulan Allison, 2008 ekonomik krizinden sonra yüzde 10’lardaki Çin ekonomik büyümesinin 2015 ve 2016 yıllarında yüzde 6-7 düzeyine kadar gerilediğini, ancak bunun yine de başarılı bir grafik olduğunu yazmaktadır. Öyle ki, yavaşlayan ekonomisiyle bile, Çin, dünya ekonomik büyümesinin yüzde 40’ına tek başına kaynaklık etmektedir.

Bu muazzam ekonomik büyüme performansı, Çin’deki insani gelişmişlik durumunu ve yaşam kalitesini de yükseltmektedir. Öyle ki, 1980’de 193 dolar olan kişi başına düşen gayrisafi milli hasıla (GDP per capita), günümüzde 8.100 dolar seviyesine kadar yükselmiştir. Eğitim, sağlık hizmetleri ve benzer göstergelerde de Çin’in performansı daima olumlu istikamettedir. Nitekim 1949’da Çin’de ortalama yaşam beklentisi 36 yılla sınırlı kalırken, 2014’te 76’ya yükselmiştir. 1949’da yüzde 20 olan okuma-yazma oranı ise, 2014’te yüzde 95 seviyesine çıkmıştır. Bu, Çin’in sadece ekonomik büyümeyi değil, sosyal gelişmeyi de başardığını göstermektedir. Milyoner-milyarder sayısında da, Çin, ABD’yi 2015 yılı itibariyle geçmiş durumdadır. Ayrıca daha bir jenerasyon önce eğitim, bilim, teknoloji ve girişimcilikte çok kötü durumda olan Çin, günümüzde beşeri sermaye (human capital) açısından çok iyi duruma ulaşmıştır. 2015 PISA test sonuçları dikkate alındığında, Çin dünyada 6. olurken, ABD ancak 39. sırada kendisine yer bulabilmiştir. Üniversite eğitiminin kalitesi konusunda da Çin’de yaşanan dönüşüm göz kamaştırıcıdır. Nitekim 2015 yılında Tsinghua Üniversitesi, Amerika’nın kısaca MIT olarak bilinen ünlü Massachusetts Institute of Technology adlı üniversitesini geçerek, mühendislik alanında dünya lideri konumuna gelmiştir. Bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik gibi kritik alanlarda, Çin, her yıl 300.000 mezun veren ABD’ye kıyasla epey avantajlı durumdadır (her yıl 1,3 milyon mezun). Bunun dışında, Amerikan üniversitelerinde eğitim alan 300.000 Çinli öğrenci de bulunmaktadır. Bu sayede, dünya genelinde daha çok ucuz tüketim mallarına dayalı bir ekonomik büyüme modeli ürettiği algısı yaratan Çin, 2014 yılı itibariyle yüzde 27 civarında yüksek teknoloji malları üreten bir ülke haline gelmiştir (2003’te bu oran yalnızca yüzde 7’ydi). Aynı dönemde ABD ekonomisinde yüksek teknoloji ürünlerinin payı ise yüzde 36’dan yüzde 29’a düşmüştür. Çin, günümüzde bilgisayar, yarı-iletkenler, iletişim cihazları ve eczacılık gibi yüksek teknoloji gerektiren alanlarda dünya lideri haline gelmiştir. ABD ve Batı dünyasında Çin’in ekonomik büyümesiyle ilgili olarak ön kabul gören imitasyon teknolojisi algısı da son dönemde değişmektedir. Her ne kadar sanayi casusluğu ve fikri mülkiyet hakları gibi konularda Çin’in ABD’de eleştirilere uğrayan uygulamaları devam etse de, patent hakları ve yaratıcılık anlamında geçmişe kıyasla çok iyi bir aşamaya gelinmiştir.

Tüm bu pozitif gelişmelere rağmen, elbette ekonomik büyüklük otomatik olarak ve hemen askeri ve siyasi güce dönüşmemektedir. Ancak tarihsel deneyim, bize ekonomisi gelişen ülkelerin zamanla askeri ve siyasi olarak da daha etkili hale geldiklerini öğretmektedir. Dahası, Çinliler, Mao Zedong’un “İktidar namlunun ucundadır” sözünü asla unutmamışlardır. Çin ekonomisi geliştikçe, Çin’in silahları ve askeri teknolojisi de gelişmeye başlamıştır. 1980’lerin sonlarından itibaren savunma bütçesine toplam bütçesinin yüzde 2’si gibi cüzi bir pay ayırsa da (ABD için bu oran yüzde 4’tür), Pekin, günümüzde 146 milyar dolarlık savunma bütçesiyle (ki bu, Rusya’nın savunma bütçesinin 2 katıdır), ABD’den sonra dünyada ikinci sıradadır. Hatta RAND Corporation’ın bir raporuna göre, gelecek 5-15 yıl içerisinde Asya kıtasında ABD hegemonyasında bir geri çekilme yaşanacak ve Çin’in gücü artacaktır.

Her ne kadar Hillary Clinton Dış İşleri Bakanlığı döneminde “güçler dengesi” (balance of power) kavramının 21. yüzyılda önemini yitirdiğini söylese de, Singapur lideri Lee Kuan Yew’in de öngördüğü şekilde, kavram önemini yitirmemiş, sadece dönüşüm yaşamıştır. Önceden sadece askeri güçle alakalı olarak kullanılan kavram, günümüzde jeoekonomik bir kavram haline gelmiştir. Çin, bunu en iyi anlayan ülkelerden birisidir ve dış politikasını ekonomik esaslara göre şekillendirmektedir. Bu yaklaşım, Sun Tzu’nun “Gerçek zafer, savaşmadan kazanılan zaferdir” anlayışına da uygundur. Ekonomik gücü dış politikada kullanabilmek, elbette diplomatik hüner gerektiren bir iştir. Çin, bunu da çok iyi öğrenmiş ve ekonomik cezalandırma ve ödüllendirme yöntemleriyle siyasi sonuç almayı birçok defa başarmıştır. Dahası, Pekin, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu ve Dünya Ticaret Örgütü (önce GATT, daha sonra World Trade Organization), Dünya Bankası (World Bank) ve Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund) sacayağından oluşan Bretton Woods sistemine alternatif bir şekilde, 2015 yılında Asya Altyapı Yatırım Bankası’nı (Asian Infrastructure Investment Bank) kurmuştur. Bunun öncesinde de, Çin’in ulusal kalkınma bankası olan China Development Bank, Dünya Bankası’nı geçerek, dünyanın en büyük uluslararası kalkınma projeleri fonlayıcısı olmayı başarmıştır. Çin, ABD hâkimiyetindeki uluslararası sisteme alternatif bir düzen kurma arayışını 2008 yılında da BRICS grubunu (Çin dışında Brezilya, Rusya, Hindistan ve Güney Afrika’dan oluşan) G-7’ye nispet yaparcasına toplayarak göstermiştir. Bunların devamında, 2013 yılı Eylül ayında, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping (Xi Jinping), Çin’in en önemli jeoekonomik hamlesi olarak, Türkiye’de daha çok “Yeni İpek Yolu” projesi olarak adlandırılan “Tek Kuşak Tek Yol” projesini açıklamıştır. Bu gidişatı yorumlayan Lee Kuan Yew, Çin’in Asya ülkelerini ilerleyen yıllarda ekonomik gücüyle yutacağını ve Güney Kore ve Japonya gibi ABD müttefiki ülkelerin bile bu durumdan etkileneceğini söylemiştir.

Tarihten Dersler

“Lessons From History” (Tarihten Dersler) başlıklı kitabın ikinci bölümünde, yazar Graham Allison, öncelikle Atinalı General Thukididis’in hikâyesini özetlemekte ve Thucydides Tuzağı’nı detaylı olarak açıklamaktadır. Kilit cümleyi hatırlamak gerekirse, “Atina’nın yükselişi ve bunun Sparta’ya aşıladığı korku, savaşı kaçınılmaz hâle getirdi”. Bu, Graham Allison’ın “Thucydides Tuzağı” (Thucydides Trap) adını verdiği durumdur. Bir diğer ifadeyle, yükselen bir gücün hâkim durumdaki bir gücü tehdit eder noktaya ulaştığı ve yapısal gerginliğe neden olduğu andır. Tam da bu nedenle, MÖ 5. yüzyılda Atina ile Sparta arasında bir savaş başlamıştır. Günümüzde, Uluslararası İlişkiler literatüründe, bu konu, “güvenlik ikilemi” ve “güçler dengesi” kavramlarıyla ifade edilmektedir. Bu dönemlerde, Sparta, militarist siyaset ve kültürün merkezi durumundadır. Yalnızca tamamen sağlıklı çocukların yaşamasına izin verecek kadar gaddar olan Spartalılar, çocuklarını küçük yaştan itibaren sert bir askeri eğitimle yetiştirirlerdi. Spartalılar, ancak 30 yaşında ve 23 yıl devlete hizmet ettikten sonra vatandaşlığa hak kazanırlardı. 60 yaşına kadar da herkes askerliğe mecburdu. Atina ise, Sparta’nın tam zıttı şekilde, deniz yoluyla gelişen ticaret imkânları ve gelişmiş medeniyetiyle öne çıkıyordu. Açık bir toplum kurmayı başaran Atina, akademinin de merkezi ve tüm Yunanistan’dan öğrencilerin eğitim aldığı yer konumundaydı. Bu iki farklı yapıdaki şehir devleti arasındaki rekabet, kısa sürede bir savaşa dönüştü. MÖ 431’de, iki devlet, MÖ 404 yılına kadar sürecek büyük bir savaşa giriştiler.

Peki, bu savaş kaçınılmaz mıydı? Thukididis’e göre, savaşın sebebi, Atina’nın sürekli zenginleşmesi ve gelişmesinin Sparta’da yarattığı yapısal gerginlikti. Thukididis, bu noktada 3 önemli ateşleyici unsuru öne çıkarmaktadır: “çıkar” (interest), “korku” (fear) ve “şeref” (honor). Çıkar konusundaki tartışma ortadaydı; Atina’nın artan zenginliği ve etkisi, Sparta’nın en yakın komşularına kadar etki etmeye başlamış ve bu da Spartalıları savaş konusunda motive etmişti. Korku, her iki tarafın da birbirlerinin niyetlerinden emin olmamasından kaynaklanıyordu. Günümüzde de, silahlanma yarışı (arms race), büyük ölçüde korkudan kaynaklanır. Bu bağlamda üçüncü önemli kavram ise -Thukididis tarafından- “şeref” olarak belirtilmişti. İki devletin birbirlerine yaklaşımlarında gerekli saygıyı göstermediklerini düşünmeleri, ilişkilerinin bozulmasında etkili olmuştu. Bu noktada savaş gerçekten de kaçınılmaz mıydı? Thukididis’e göre, Atinalıların hızlı yükselişlerinin kibire (hubris) dönüşmesi ve Spartalıların endişelerinin paranoya haline gelmesi, savaşı önlenemez bir noktaya taşıdı.

Thucydides Tuzağı, tarihin birçok döneminde güç değişim-dönüşüm süreçlerinde yeniden yaşanmış ve bu tarz mücadelelerin birçoğu savaşla sonuçlanmıştır. Allison’a göre, son 500 yılda bu koşullar 16 kez ortaya çıkmış ve bunlardan 12’si savaşla sonuçlanmıştır. Aşağıdaki tabloda da görüldüğü üzere; 15. yüzyılda denizlerde dünya ticareti hâkimiyeti konusunda önde olan Portekiz’in hızla yükselen İspanya ile rekabeti, 20. yüzyıl başlarında Birleşik Krallık’ın (İngiltere) Batı dünyasının ekonomik liderliğini ve deniz gücü üstünlüğünü Amerika Birleşik Devletleri’ne devretmesi, Soğuk Savaş süresince ABD’nin Sovyetler Birliği’nin meydan okumasına karşı koyması ve son yıllarda Birleşik Krallık ve Fransa’nın Almanya’nın Avrupa hâkimiyeti konusundaki hızlı yükselişi karşısında gösterdikleri sakin tutum, savaşsız yeni bir “güç dengesi” (balance of power) durumu kurulmasına örnek hadiselerdir. Ancak bu 4 önemli örnek dışında, 12 defa da savaşla sonuçlanan Thucydides Tuzağı durumu yaşanmıştır. Bu nedenle, Thucydides Tuzağı’nın genel mantığında, savaş, barışçıl geçişe kıyasla çok daha yaygındır. Bu bağlamda, 16. yüzyılın ilk yarısında Fransa ile Habsburgların Batı Avrupa’da hâkim kara gücü olma mücadelesi, 16. ve 17. yüzyıllarda Doğu Avrupa ve Akdeniz’deki Habsburg-Osmanlı rekabeti, 17. yüzyılın ilk yarısında Kuzey Avrupa’da yoğunlaşan Habsburg-İsveç mücadelesi, 17. yüzyılın ikinci yarısında deniz ticareti alanında yoğunlaşan Hollanda-İngiltere rekabeti, 17. ve 18. yüzyıllarda İngiltere ve Fransa arasındaki Avrupa ve dünyanın hâkimi olma yarışı (İngiltere meydan okuyan durumunda), 18. ve 19. yüzyıllarda Fransa’nın Avrupa ve dünya liderliği konusunda İngiltere’ye meydan okuması, 19. yüzyılın ortalarında Fransa ve İngiltere’nin güçlenen Rusya’yı dizginlemeye çalışmaları, yine 19. yüzyılın ortalarında Fransa’nın ulusal birliğini sağlayarak güçlenmeye başlayan Almanya ile rekabeti, 19. ve 20. yüzyıllarda Çin ve Rusya’nın militarist bir modernleşme sürecine giren Japonya’yı dizginleme çabaları, 20. yüzyıl başlarında İngiltere’nin Almanya’nın hızlı yükselişi konusunda geliştirdiği strateji, İkinci Dünya Savaşı döneminde Sovyetler Birliği, Fransa ve İngiltere’nin Nazi Almanyası’nın dünyayı hâkimiyeti altına alma girişimi karşısında gösterdikleri tavır ve son olarak yine İkinci Dünya Savaşı döneminde ABD’nin Asya-Pasifik’te kendisine meydan okuyan Japonya’yı yerle bir etmesi, savaşla sonuçlanan Thucydides Tuzağı durumlarına örnek olarak sıralanabilir.

Graham Allison’ın tarihsel ‘Thucydides Tuzağı’ analizi

Bu örneklerin hepsinde, hâkim bir güç, yükselen bir gücün hızlı ilerleyişinden rahatsızlık duymakta ve bu da savaşa neden olmaktadır. Bu duruma, Allison, “yöneten güç sendromu” (ruling power syndrome) ve “yükselen güç sendromu” (rising power syndrome) adını vermektedir. Graham Allison’ın detaylı olarak işlediği ve tablodaki 14. örnek olan ABD-Japonya rekabetini incelemek gerekirse, 7 Aralık 1941’de Japonya’nın dünyanın en büyük ekonomisi ve en önemli askeri gücü olan ABD’nin Hawaii’deki Pearl Harbor Baskını’nı yapması akıllıca bir hareket gibi gözükmemektedir. Ancak Japonya’nın perspektifinden bakınca, diğer seçenekler daha da risklidir. ABD’nin Japonya’nın bölgesindeki yayılmacı politikasına karşı uyguladığı ekonomik yaptırımlar, Tokyo’nun ABD ile mücadelesini bir varoluş mücadelesi olarak algılamasına neden olmuştur. Pearl Harbor’dan 5 gün önce, Japonya’nın ABD Büyükelçisi aslında bu durumu uyarı niteliğinde Washington’a iletmiş, ancak Amerikalılar Japonya’nın gerçekten kendilerine karşı bir savaş başlatabileceklerine ihtimal vermemiştir. Tarihçi Paul Kennedy’nin söylediği gibi, ABD, 1930’lardan itibaren Japonya’nın Asya’daki yayılmacılık faaliyetlerini kendisinin benimsediği “açık kapı politikası”na bir engel olarak değerlendirmiştir. Allison, kitabında, tabloda yer alan tüm örnekleri tek tek açıklamaktadır. Bunlar, kitabı satın alan okurlar tarafından detaylı bir şekilde incelenmelidir.

Şi Cinping

Fırtına Toplanıyor

“A Gathering Storm” (Fırtına Toplanıyor) başlıklı üçüncü bölümde, Amerikalı akademisyen ve yazar Graham Allison, ABD tarihinden örneklerle savaş ve kriz durumlarının nasıl oluşabildiğini açıklamaya gayret etmektedir. Bu örneklerin ardından, Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping’in ne istediği konusuna odaklanan Allison, bu soruya “Çin’i yeniden büyük bir devlet yapmak” (Make China Great Again) olarak cevap vermektedir. Cinping’i iyi tanıyan Lee Kuan Yew’in bu konudaki düşünceleri özetleyen Amerikalı yazar, Asya’da hâkim güç olma peşinde olan bir devletin ve onun liderinin, zamanla dünyada da hâkim güç olmaya çalışacaklarını söylemektedir. Yazar, Şi’nin yaratmaya çalıştığı Çin Rüyası’nın “refah” ve “güç” temaları etrafında şekillendiğini düşünmektedir. Bu, Theodore Roosevelt’in “Amerikan Yüzyılı” (American Century) ve Franklin Delano Roosevelt’in “Yeni Düzen” (New Deal) ideallerine benzetilebilir. “Çin’i yeniden büyük bir devlet yapmak” projesinin ana gündem maddelerine bakarsak, şu hususlar öne çıkarılabilir:

  • Batı’nın müdahalesi öncesinde olduğu gibi, Çin’i Asya’da hâkim devlet konumuna getirmek.
  • Sincan, Tibet, Hong Kong ve Tayvan gibi Çin topraklarında kontrolü sağlamak.
  • Bölgesindeki topraklar ve denizlerde tarihsel etki alanını yeniden canlandırarak, büyük güçlere özgü saygı ve caydırıcılığı kazanmak.
  • Uluslararası platformlarda diğer büyük güçlerin saygısını kazanmak.

Çince’de Çin’in “zhong guo“, yani “Middle Kingdom” veya Orta Krallık” olarak tanımlandığını hatırlatan Graham Allison, ancak bunun diğer devletlerle Çin’in arasındaki mesafeden kaynaklanmadığını ve Çinlilerin ülkelerini “cennet”le “dünya” arasında konumlandırdıklarını yazmaktadır. Ayrıca Deng Xiaoping’den beri tüm Çinli liderler, Çin’in bir büyük güç olarak diğer devletlerden saygı görmesini amaçlamış ve son birkaç yüzyılda Batı dünyasının yükselişini bir “tarihsel anomali” olarak görmeye eğilim göstermişlerdir. Şi Cinping ise, önceki liderlerden farklı olarak, vatandaşlarına Çin’in tarihsel üstünlüğünü ve büyüklüğünü yeniden gerçekleştirme sözü vermiştir.

Yine bu bölümde Çin’in dünyayı nasıl algıladığı sorusuna cevap arayan Amerikalı yazar, bu konuda -vakti zamanında ABD Dış İşleri Bakanı Henry Kissinger’ın da uzmanlığına başvurduğu- John King Fairbank’in görüşlerini aktarmaktadır. Fairbank, Çin’in dış politikasını üç noktada açıklamaktadır: 1-) Bölgesel hâkimiyet iddiası, 2-) Komşu ülkelerin Çin’in büyüklüğünü ve üstünlüğünü kabullenmeleri, 3-) Bu büyüklük ve üstünlük psikolojisiyle komşularıyla ilişkilerini uyumlu birliktelik (harmonious coexistence) çizgisinde sürdürmek. Kissinger, ayrıca Fairbank’ten Çin’de yaygın olan Konfüçyüs öğretisinde askeri güce ve şiddete olumsuz bakıldığını da öğrenmiştir. Bunların yanında, Fairbank, Çinlilerin dünya algılamasının etnikmerkezci veya etnomerkezci (ethnocentric) olduğunu ve Çinlilerin kendilerini kültürel olarak diğer gruplardan daha üstün olarak gördükleri tespitini de yapmıştır. Bu doğrultuda, Çin dış politikası tarihsel olarak yayılmacı esaslar temelinde oluşmamış ve sert güç kullanımını reddetmiştir. Allison, Çin tarihinden ve dış politikasından örneklerle bu durumu açıklamaya çalışmaktadır.

Daha sonra Şi Cinping’i analiz etmeye başlayan Graham Allison, 1 Haziran 1953 tarihinde Pekin’de dünyaya gelen Şi Cinping’in ülkesinde “princeling” (genç prens) lakabıyla bilindiğini, zira babası Xi Zhongxun’un (1913-2002) Çin Halk Cumhuriyeti’nin devrimci ilk nesil liderlerinden ve en önemli siyasi figürlerinden olduğunu söylemektedir. Babasının tutuklanması sonrası zor günler geçiren ve taşraya çalışma kampına gönderilen, ancak Komünist Parti’ye üye olarak ülkesi için çalışmaya devam eden Cinping, 1975-1979 yılları arasında Pekin’in saygın üniversitelerinden olan Tsinghua Üniversitesi’nde Kimya Mühendisliği okumuştur. Çalışma kampına gönderildiği dönemde Yan’an’da bir mağarada yaşamak zorunda kalan Cinping, çok zor günler geçirdiği bu dönemde intihar etmek yerine çalışmaya devam etmiş ve kendisini bu zor durumdan kurtarmayı başarmıştır. Bu şekilde, kendi ifadesiyle adeta “yeniden doğmuş”tur. Nitekim ilk 9 başvurusunda reddedilen Komünist Parti üyeliği, 10. başvurusunda kabul edilmiştir. Babasının salıverilmesinin ardından önü açılan Cinping, 1979-1982 yılları arasında Çin Komünist Partisi’nin önemli isimlerinden ve Merkezi Askeri Komisyon Genel Sekreteri Geng Biao’nun yardımcılığını üstlenmiş ve bu sayede Çin Halk Kurtuluş Ordusu ve Çin Komünist Partisi içerisindeki bağlantılarını geliştirmiştir. Detant sonrası Çin-ABD ilişkileri gelişirken, Cinping de 1985 yılında Amerika’daki tarım sistemini incelemek için bu ülkeye giden bir delegasyonda yer alarak kısa bir süre bu ülkede Iowa’da yaşamıştır. Cinping’in Amerika’daki zamanlarından kalma en önemli alışkanlıklarının basketbol sevgisi ve Hollywood savaş filmlerine olan düşkünlüğü olduğu söylenmektedir. Kariyeri boyunca 4 önemli bölgede (Shaanxi 1969-1975, Hebei 1982-1985, Fujian 1985-2002, Zhejiang 2002-2007) görev yapan Cinping, sadakat ve yönetici yeteneklerinin büyük önem arz ettiği Çin Komünist Partisi’nde basamakları hızla yükselmiş ve 2007 yılında Şanghay’da parti yöneticiliğine atanması onu bekleyen parlak kariyerinin habercisi olmuştur. Özellikle 1999 yılında görev yaptığı Fujian eyaletinde meydana gelen bir rüşvet skandalının yarattığı sorunları başarıyla çözmesi, onu parti nezdinde bir yıldız haline getirmiştir. Cinping’in 2007 yılındaki 17. Milli Kongre’de Polit Büro’ya atanması ise, Çin’in 5. kuşak liderleri arasına girmesini ve  kendisini dünyanın da tanımasını sağlamıştır.

Şi Cinping, başa geçtikten sonra dört önemli konuda atılım programını ortaya koymuştur. Bunlar;

  • Partiyi canlandırmak ve yolsuzlukla mücadele ederek, yeniden Çin halkının desteğini kazanmak.
  • Çin milliyetçiliği ve yurtseverliğini yeniden yükselterek, Çinlilerin ülkelerine ve kendilerine inanmalarını sağlamak.
  • Çin’in üçüncü ekonomik devrimini (birinci ekonomik devrim Deng Xiaoping’in serbest ticaret bölgeleri kurması ve özelleştirmeler yapmaya başlaması süreci, ikinci ekonomik devrim ise Jiang Zemin döneminde Çin ekonomisinin dışarıya açılmasıdır) gerçekleştirmek.
  • Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nu yeniden organize ederek, savaş kazanabilir bir ordu haline getirmek.

Bu iddialı hedefleri nedeniyle, akademisyen Andrew Nathan, Cinping’in “Napolyon vari bir özgüvenle” hareket ettiğini -eleştirel bir şekilde- yazmıştır. Hatta birçok uluslararası gözlemci, onun ilk dönemini bile tamamlayamayacağını iddia etmiştir. Şi’yi 1980’lerden beri tanıyan eski Avustralya Başbakanı Kevin Rudd ise, Cinping’in derin bir ulusal sorumluluk güdüsüyle hareket ettiğini ve ideallerini hızlı şekilde gerçekleştirmek için “acelesi olan bir adam” olduğunu söylemektedir. Cinping’in ekonomik danışmanı Liu He, Şi’nin Çin Rüyası’nı gerçekleştirmesi için önünde birçok engel olduğunu belirtmekte ve bunları; Çin’in zenginleşmeden önce demografik olarak yaşlanmaya başlaması, girişimciliği teşvik etmek konusunda yaşanabilecek zorluklar, verimsiz devlet yatırımlarını küçültürken veya kapatırken sosyal istikrarı korumak ve çevreyi harap etmeden enerji ihtiyacını karşılamak olarak sıralamaktadır. Ancak bu engellere karşın, Şi Cinping, kendisinden ve ülkesinden emin olmaya devam etmiş ve göreve geçer geçmez iki büyük hedefini açıklamıştır: (1) 2021 dolaylarında (Çin Komünist Partisi’nin kuruluşunun 100. yıldönümü) kişi başına düşen gayrisafi milli hasıla düzeyi 10.000 doları bulmuş kalkınmış bir toplum yaratmak ve (2) Yeni İpek Yolu projesi gibi hamlelerle, Çin Halk Cumhuriyeti’nin 100. yıldönümü olan 2049’da modern, gelişmiş, zengin ve güçlü bir ülke yaratmak.

Ancak tüm bu iddialı hedeflerine ve ilk yıllarındaki başarılı icraatlarına karşın, Şi Cinping, Mihail Gorbaçov’un hayaletine rastladığı bazı kabûslar görmeye devam etmektedir. Bu nedenle, Başkan olur olmaz Sovyetler Birliği’nin neden çöktüğü konusunda araştırmalar yaptırmıştır. Bu araştırmalardan hareketle, Cinping, Gorbaçov’un yaptığı üç önemli hata tespit etmiştir. Bunlar; (1) ekonomik reformları gerçekleştirmeden önce toplum üzerindeki kontrolü bırakmak, (2) Komünist Parti’nin yolsuz bir yapı haline gelmesine engel olamamak, (3) Sovyet Ordusu’nu millileştirerek, partiye ve lidere değil de, ulusa karşı sorumluluk duymalarına izin vermek ve dolayısıyla partiyi savunmasız bırakmak. Şi, 1989’dan sonra Çin Komünist Partisi’nin de benzer bir yola girdiğini düşünmeye başlamış ve bu konuda gerekli önlemleri almaya karar vermiştir. Bu nedenle, en önemli ve ilk icraatı, Komünist Parti’yi yeniden meşru ve güvenilir bir parti haline getirmeye çalışmak olmuştur. Bu doğrultuda, yolsuzlukla mücadelede sert önlemler almıştır. 2012’de yardımcısı Wang Qishan tarafından başlatılan temizlik operasyonu kapsamında, bugüne kadar yüzbinlerce parti üyesine çeşitli cezalar verilmiş ve onbinlercesi de partiden atılmıştır. Ayrıca Gorbaçov’un “açıklık” (glasnost) politikasının aksine, Cinping, partide disiplin, ideolojik uyum ve sıkı kontrol istemektedir.

Ancak istikralı bir yönetim için sadece yolsuzlukla mücadele de yeterli değildir. Partinin ve devletin, halk nezdinde daha meşru ve saygın hale gelmesi gerekmektedir. Bunun içinse, komünist ideallerden ziyade, Çin’in kendisine özgü medeniyetini yansıtan bir tür milliyetçilik-yurtseverlik anlayışı oluşturmaya çalışan Cinping, akademisyen Mark Elliott’a göre, devletin şimdilerde kendisini Qing (Çing) hanedanının devamı olarak sunmasına vesile olmuştur. Konfüçyüs düşüncesini yayarak Çinlilerin özgüvenini geliştirmeye çalışan Cinping, bir yandan “yenileşme-gençleşme” (İngilizce rejuvenation veya Çince fuxing -复兴) anlayışını oturtmaya çalışırken, diğer yandan da “ulusal aşağılanmamızı asla unutmayın” (wuwang guochi – 勿忘国耻) mantığıyla toplumu motive etmeye çalışmaktadır.

Tüm bunların dışında, Şi, Komünist  Parti’nin gücünün ve meşruiyetinin devamı için, bugüne kadar benzeri görülmeyen ekonomik büyüme başarısını sürdürmesi gerektiğinin farkındadır. Bu nedenle, 2021 yılına kadar yüzde 6,5 düzeyinde ekonomik büyüme performansını sürdürme sözü vermiştir. Nitekim dünyanın gelişmiş ülkelerindeki yaşam standartlarını yakalayabilmek için, Çin’in ekonomik büyümesini sürdürmesi gerekmektedir. Şu an için Çin halkı, Güney Kore ve İspanya’nın üçte biri, Singapur ve ABD’nin de beşte biri düzeyinde zengin durumdadır. Ancak zenginleşen bazı ülkelerde ortaya çıkan orta gelir tuzağı (middle income trap), zamanla yükselen maaşlarla ekonomik büyümeyi ve rekabetçiliği de olumsuz etkilemiştir. Bu nedenle, Cinping, yeni sektörlerde ve özellikle teknolojik konularda (örneğin robotik devrim) Çin’in öncü bir devlet olmasını istemektedir. Bir diğer önemli sorun da çevre kirliliği, özellikle de hava kirliliğidir. Pekin’deki kirli hava, günümüzde iş yaşamını ve diplomatik faaliyetleri bile zaman zaman engelleyebilen olumsuz bir noktaya gelmiştir. Tüm bunlar ve diğer birçok önemli konu, Graham Allison tarafından detaylı olarak açıklanmaktadır. Bu konjonktürde Çin’in ABD’ye mesajı ise nettir: Geri Çekil (Butt Out)! Bu bölümün ilerleyen sayfalarında, Allison, ABD-Çin ilişkilerine dair güncel gelişmeleri detaylı bir şekilde anlatmakta ve ilişkilerin nasıl rekabet ortamında kızışmaya başladığını açıklamaktadır. Tayvan Sorunu, Güney Çin Denizi anlaşmazlıkları, ABD ile yaşanan çeşitli krizler ve kazalar, Kuzey Kore meselesi ve diğer önemli konular, bu bölümde tarihsel perspektifte detaylı bir şekilde işlenmektedir. Bu kısımlar, kitap satın alınarak ayrıntılı bir şekilde incelenmelidir.

Neden Savaş Kaçınılmaz Değil

Kitabın “Why War is not Enevitable” (Neden Savaş Kaçınılmaz Değil) adlı dördüncü ve son bölümünde, yazar Graham Allison, tarihsel süreçte savaşla sonuçlanmayan güç mücadelelerini detaylı bir şekilde incelemekte ve bu sayede ABD-Çin rekabetinin nasıl yönetilebileceğine dair bazı dersler çıkarmaya çalışmaktadır. Bu 12 ders, şöyle özetlenebilir:

  • Daha yüksek bir otorite (örneğin Birleşmiş Milletler), devletler arası rekabetin savaşsız sonuçlanmasına yardımcı olabilir.
  • Devletlerin uluslararası veya ulusüstü nitelikle siyasi, askeri ve ekonomik örgütlere üye olmaları, onları barışçıl davranmaya zorlayabilir.
  • Akıllı siyasetçiler, kazanmaları zor olan bir savaş yerine farklı şekilde davranmayı tercih edebilirler (Birleşik Krallık’ın ABD liderliğini kabul etmesi örneği).
  • Zamanlama çok önemlidir.
  • Kültürel benzerlikler çatışmayı önleyebilir.
  • Nükleer silahlar, devletler arası rekabetin doğasını değiştirmiştir.
  • Karşılıklı imha garantisi (mutually assured destruction), kapsamlı savaş riskini azalmaktadır.
  • Nükleer süpergüçler arasında savaş, artık meşru bir düşünce değildir.
  • Nükleer süpergüçlerin liderleri, yine de kendilerini bu tarz kazanamayacakları bir savaş ihtimaline karşı hazırlamalıdırlar.
  • Karşılıklı ekonomik bağımlılık, savaş riskini düşürmektedir.
  • Müttefiklik ilişkileri avantajlı hale gelebilir.
  • İç politikadaki başarı, dış politikada da çok etkilidir.

Bu bilgilerin ardından, Graham Allison, ABD-Çin ilişkilerinin geleceğine ışık tutan günümüzdeki önemli gelişmeleri okurlarına aktarmaktadır.

Sonuç

Kitabın “Sonuç” bölümünde, ABD-Çin rekabetinin bundan sonra Amerikalıların hayatında önemli bir unsur olacağını söyleyen Allison, ABD’nin önünde Çin’le ilgili bundan sonra iki temel strateji olacağını da sözlerine eklemektedir. Bunlar; (1) alışılageldik şekilde Çin’le ekonomik ilişkiler kurmaya devam etmek ve Çin’in yükselişini kabullenmek veya (2) Soğuk Savaş döneminde Sovyet Rusya’ya karşı geliştirilen stratejinin bir benzerini oluşturarak, sıcak savaşa izin vermeden Çin’in hızlı yükselişini ve dünya hâkimiyetini almasını engellemek şeklinde özetlenebilir. Donald Trump döneminde, ABD’nin ikinci paradigmaya uygun hareket etmeye çalıştığı ve uluslararası diplomaside çok taraflılık ve ekonomik entegrasyon yerine ulusal çıkarlar temelinde milliyetçi paradigmayı restore etmeye çalışarak, Çin’i yavaşlatmaya çalıştığı söylenebilir. Ancak bunlar, ABD’nin de küresel etkisini azaltan hamleler olduğu ve ABD’yi Çin karşısında eski düzene dönüşü savunan bir ülke olarak gösterdiği için, sonuç alınması kesin olmayan hamleler olabilir. Ayrıca, ABD, demokrasisi, özgürlükleri, dünyanın en güçlü ordusu, kaliteli üniversiteleri ve gelişmiş teknolojisiyle, ekonomik olarak Çin’in gerisinde kalsa da, daha uzun on yıllar boyunca dünya lideri olmaya devam edecektir. Çin ise, tüm ekonomik ilerlemesine karşın, tek partili komünist sistemi evrensel bir yönetim modeli olmadığı ve diğer ülkelerce kolay benimsenebilir bir kültür ve dilden yoksun olduğu için, bölgesel güçten küresel güce dönüşüm aşamasında daha uzun yıllar çok zorlanacaktır. Bu nedenle, ABD’nin endişeye değil, vizyona ihtiyacı vardır.

Graham Allison’ın kitabı, bu konuda yazılmış en kapsamlı eserlerden biri olarak mutlaka üniversite kütüphanelerine dahil edilmelidir. 21. yüzyılda ABD-Çin rekabeti daha da önemli olacağı için, bu gibi çalışmalar devam ettirilmelidir. Türkiye açısından bakıldığında ise, ABD-Çin rekabetinden ziyade, ABD-Rusya rekabeti temelinde Türk Dış Politikası alanında zihin açıcı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Zira doğalgaz temini ve ekonomi açısından Rusya’ya bağımlı bir ülke haline gelen Türkiye, güvenlik ilişkileri ve siyasal gelenek açısından ABD-Avrupa kampındadır. Bu durum, ilerleyen yıllarda Ankara’yı zorlayabilir. Bu zor durumları yönetmek içinse, Türk devleti ve aydınlarının bu konuda daha çok kafa yormaları ve bocalama yaşamamak adına bazı ilkeler belirlemeleri gerekmektedir.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

[1] Bakınız; https://en.wikipedia.org/wiki/Graham_T._Allison.

[2] Bakınız; https://www.amazon.com/Destined-War-America-Escape-Thucydidess-ebook/dp/B01IAS9FZY.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.