Giriş
Uluslararası sistemde derinleşen güvenlik problemleri global ölçekte büyük güç rekabetinin yeniden ortaya çıkması ve yükselmesiyle jeopolitik güç mücadelelerine bağlı olarak artış gösterirken yerel, toplumsal ve/veya ulusal ölçekte çeşitli ekonomik, politik ve ulusal dinamiklerin ortaya çıkardığı kriz ve çatışmalar da sistem açısından yeni risk unsurları oluşturuyor. Kabaca 2011-2021 yılları arasında “Arap Baharı/Arap Devrimleri” olarak isimlendirilen devrim hareketleri bağlamında yoğun bir güvenlik krizi ve bölgesel türbülans yaşayan Ortadoğu bölgesi, aktörler-arası normalleşme eğilimi ile çatışmacı ve rekabetçi bir atmosferden iş birliği ve diplomasiye dayanan uzlaşmacı bir iklime doğru evirilirken, “7 Ekim 2023” sonrası bu rüzgâr geriye doğru esmeye başlamış, normalleşme dosyalarını da rafa kaldırmıştır. Dahası, Suriye’de devrimin ardından ulusal entegrasyona başlangıçta rıza gösterip sonrasında Şam rejimine ayak direyen PYD/YPG ve IŞİD’in istikrar bozucu hamleleri, Gazze’de yaklaşık 2 yıldır devam eden ve kırılgan ateşkesin gölgesinde soykırım düzeyine ulaşan İsrail şiddetinin idamesi bölgede oldukça militarize bir hâl alan durumun tüm çabalara rağmen sürmesine yol açmıştır.
Böyle bir durumda, yine bölgesel düzlemde Yemen üzerinden yaşanan Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) anlaşmazlığına eklemlenen ve öteden beri devam eden İsrail-Lübnan-İran gerilimi de Ortadoğu coğrafyasında istikrarın ve genel bir güvenlik halinin inşasını da engellemektedir. 2025’i geride bırakırken bölge ve küre genelinde önemli bir gündem maddesi olarak sivrilen İran’daki protestolar ise bölgeye dair yeni bir perspektifin açılmasını adeta zorunlu kılıyor.
İran’da Ekonomi-Politik ve Toplumsal Kırılma
İran, Ortadoğu coğrafyasının önemli bir ülkesi olarak geçmişten günümüze tarih içerisinde ortaya çıkardığı siyasal aktörler ve figürlerle kilit bir konum işgal etmiş, topraklarında farklı etnik ve mezhepsel kimlik gruplarına ev sahipliği yaparak kültürel anlamda etkin ve canlı bir mozaiğin simgesi olmuştur. Köklü tarihsel yapının yanında 1979’da dönüşmeye başlayan İran siyaseti uluslararası sistemde bölgesel aktör olarak oynadığı rolün ideolojik ve stratejik bağlamı yanında hegemon güç ABD’nin bölgeye yönelik politikaları kapsamında da ötekileştirilmiş ve güvenlikleştirilmiştir. Hatta bu tarihte gerçekleşen İran İslam Devrimi kapsamında sadece Şah’ın değil ABD’nin de ülkeden atılması bu devrimin “İkiz Devrim” olarak nitelenmesini doğurmuştur.[i]
Ortadoğu’nun genel siyasi ve sosyo-kültürel tarihi üzerine yapılacak okuma ve mülâhazalarda sıklıkla karşımıza çıkan olgulardan biri bölgenin dört farklı etnik kimlik temelinde vücut bulması ve bu kimlikleri temsil eden siyasi sistemlerin bölgede başat aktörler olarak belirmesidir. Kısaca bu kimlik ve siyasi yapılar:
- Kuzeyde Türk etnik kimliği (Türkiye),
- Güneyde, batıda ve iç bölgelerde Arap etnik kimliği (S. Arabistan, Mısır, Irak, Suriye, Ürdün, Filistin, Körfez),
- Doğuda Fars etnik kimliği (İran),
- Bölgede dağınık bir halde bulunan azınlık kimlikleri (Kürt, Ermeni, Asuri vb.) ve yine bir azınlık olarak nitelenebilecek Yahudi kimliği (İsrail) olarak sıralanabilir.[ii]
Aslına bakılırsa Lübnan gibi azınlık kimliklerinin bir arada temsil edildiği “mezhepsel konfesyonalizm” biçimindeki siyasal sistemlerin varlığı yanında Ortadoğu siyasetinde Türk, Arap, Fars etnik kimliklerinin baskın olduğu ve hem bu etnik kimliği temsil eden siyasi sistemlerin içinde homojen bir şekilde, hem de bölgedeki diğer devlet aygıtları içerisinde azınlık olarak varlık gösterdiği ifade edilebilir. Arap, Türk ve Fars kimlikleri mezkûr coğrafyada özgün kültür havzaları ile özdeşleşmiş ve Anadolu coğrafyası baskın Türk (Selçuklu-Osmanlı-T.C.) kimliği ile öne çıkarken, Mezopotamya ve İran Platosu Fars (Safevi-İran) kimliği ile Arap yarımadası, Verimli Hilâl, Levant, Kuzey Afrika coğrafyası ise Arap etnik kimliğinin baskın karakter olduğu bölgeler olarak belirmiştir. Ortadoğu’ya dair büyük tarihsel anlatı modern döneme ilişkin olarak kültüralist ve oryantalist bakış açıları ekseninde şekillenirken özellikle Arap Ortadoğu’sunun kolonyal dönem mirasından etkilendiğini vurgulayarak ifade etmektedir.
Ancak Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında kaderi değişen Ortadoğu bölgesinde bu tarihsel miras ve travmadan etkilenmeyerek kendi devlet aygıtını oluşturan sistemler; Türkiye ve İran olarak belirmektedir. Keza Suudi Arabistan da Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan, Mısır ve Filistin’e nazaran erken dönem devletleşme tecrübesi edinerek bir istisna olarak şekillenirken “kolonyal dönem mirası” dediğimiz olgunun da bu nedenle Arap kimliği içerisinde dahi farklılıklar arz ettiği belirtilebilir.
İran, özellikle 1. Dünya Savaşı sonrasında Kaçarlar Hanedanını deviren asker kökenli Rıza Şah siyasi figürü altında modern dönemde bir “Şahlık” rejimi olarak ortaya çıksa da yüzyıllara dayanan devlet tecrübesi, Ortadoğu’dan Asya ve Kafkasya’ya uzanan kritik bir konumda yer alması ve önemli hidrokarbon kaynakları içermesi nedeniyle uluslararası sistemde ve süper güç rekabetinde jeoekonomik, jeostratejik, jeokültürel ve jeopolitik açılardan önemli bir aktör olarak değerlendirilmiştir.[iii]
İran’ın günümüzde yaşadığı sorunlar ve ortaya çıkan protestolar münferit ve arızî vakalar olarak değerlendirilmemeli, İran’ın tarihsel, kültürel ve ekonomik dinamikleri ve toplumsal-siyasal arka planını da analize dahil eden bir perspektiften bakılmalıdır. Nitekim ülkenin önemli enerji kaynakları üzerinde Batı tahakkümüne izin veren Şah rejiminin devrilmesine yol açan kitlesel hareketler İran toplumsal hafızasında yerini korurken, 1979’da sokak hareketlerine yol açan tetikleyicilerin tekerrür ederek bugünkü tablonun ortaya çıkmasında da etkili olduğu tahlil edilmektedir. Öyleyse, farklı siyasal sistemlerin (Şahlık, molla rejimi) hüküm sürmesine rağmen İran siyasetinde ve toplum yapısında değişmeyen şeyin neden “ekonomik kırılganlık” ve “rejim meşruiyeti” olduğu ve neden yıllardır problemlerin bu iki eksende düğümlendiği sorularının cevabını aramak gerekmektedir. Keza Şah döneminde esnaf ve orta kesim halk grupları kalkışmada önemli rol oynarken günümüzde de protestoların fitilini ateşleyen “çarşı” dediğimiz esnaf yapılanması ve kırılgan halk kesimleri olmuştur.[iv]

Resim 1: İran’daki 1979 İslam Devrimi’nden bir kare
Kaynak: Gazete Nisan, https://www.gazetenisan.net/2018/02/subat-1979-iranda-devrim/
İran ve Afganistan gibi ülkelerin kendi toplumsal ve siyasal potansiyellerini iç siyasetlerinin temel yakıtı olarak kullanan “yarı-kapalı rejimler” niteliğinde olması yanında özellikle iç toplumsal ve ekonomik alana ilişkin olarak etnik ve dinsel kimliklerin (Beluçlar, Peştunlar, Azerîler, Kürtler, Gürcüler, Bahâîler, Lorlar vb.) oluşturduğu toplum yapısının geçim kaynağı olan zirai emek pazarının ve proleterya-prekerya geriliminin hâkim olduğu kentsel emek piyasasının baskın karaktere bürünmesi ekonomik kırılganlıkları daha da artırmaktadır. Özellikle İran’da ağır yoksulluk yaşayan orta-sınıfın derinleşen yaşam kaygısı siyasi sistemin ekonomik çıkmaza kapsamlı bir reçete sunmadaki çözümsüzlüğü ile birleşince kitlesel bir isyana dönüşmüştür.[v]
Diğer yandan 2010 yılı sonlarına doğru başlayan “Arap Halk Hareketleri” ekseninde bu sosyal ve siyasal devrim hareketlerini “İslami Uyanış” olarak değerlendiren İran rejimi bölgesel güç olma hevesine kapılmış; Lübnan’dan Irak’a, Suriye’den Yemen’e geniş bir milis şebekesi kurarak hem rejim güvenliğini tahkim etmeye, hem de dengeleri değişen ve güvenlik mimarisi yeniden şekil alan Ortadoğu bölgesinde başat güç olarak öne çıkmaya çalışmıştır. Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan ve Mısır gibi bölgenin diğer majör aktörleri ile jeopolitik güç rekabetine girişen İran, devrim ihracı politikası çerçevesinde revizyonist bir gündem takip etmiştir.[vi]

Harita 1: İran’da etnik yapı

Harita 2: İran’da dini ve mezhepsel yapı
Kaynak: Mepa News, 2025
Dolayısıyla bu gündem de İran rejimine pahalıya mal olmuş, üstelik sahada verilen mücadele maliyetleri karşılamaya yetmemiş, Şam’da desteklenen Esed rejimi muhalifler karşısında büyük bir bozguna uğrayıp 8 Aralık 2024 tarihinde devrilirken, Tahran’ın “Ahtapot Doktrini”[vii] çerçevesinde kollarını temsil eden Lübnan Hizbullah’ı, Ensarullah (Husi) vb. gibi bölge sathına (Suriye, Irak, Yemen) yayılmış milis şebekesi de çökmüştür. Bölgedeki bu girişimler İran halkının tepkisine neden olmuş ve “bizim milyar dolarlarımız ve insanlarımız neden Suriye’de harcanıyor?” sorusunun sorulmasına yol açmıştır.[viii] Nihayetinde Şam’daki Esed/Baas rejiminin çökmesiyle rejim ihracından rejimi korumaya gerileyen Tahran, Suriye üzerinden hazırladığı 400 milyar dolarlık projelerin suya düşmesiyle büyük bir hezimete uğramıştır.[ix]
Gelgelelim günümüzdeki protestolara baktığımızda, halkın ağır yaşam koşullardan bahsetmesi, Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın “Ben bu ülkeye doları nereden bulacağım” çıkışı[x] 2011 yılındaki Arap devrimlerinin ortaya çıkış sürecindeki sloganları (“ekmek”, “onur”, “hürriyet”) ve özellikle Mısır, Tunus gibi Kuzey Afrika ülkelerinde belirginleşen ağır yaşam koşullarının pençesindeki halkın tepkisinin dışavurumlarını anımsatmakta ve bir “İran Baharı mı?” sorusunun sorulmasına yol açmaktadır. Bu süreçte İran’da ulusal para birimi riyalin tarihi bir değer kaybına uğramasının ve aşağıdaki şekilde de görülebileceği üzere (Şekil-1) yıllık bazda %40’ı aşan enflasyonun tetiklediği protestolar her geçen gün şiddetini artırırken olayları dikkatle takip eden Tel Aviv-Washington ittifakının söylemleri İran rejimini baskı altına alma amacı güden bir tehdit dilini benimsemiştir. Nitekim ABD Başkanı Trump, yaptığı açıklamada Venezuela müdahalesinin yanı sıra İran’daki olaylara da değinmiş ve “İran, belki de daha önce hiç olmadığı kadar özgürlüğe bakıyor. İranlı liderlere şunu söylüyorum, ateş açmasanız iyi olur, çünkü biz de ateş etmeye başlarız” ifadelerini kullanmıştır.[xi]

Şekil 1: İran’da yıllara göre enflasyon oranları (1961-2025)
Kaynak: EKOTÜRK Instagram https://www.instagram.com/p/DTSatSAjHdH/
Protestolar ve Müdahale Tehditleri: İran Nereye?
Ekonomik problemlerin tetiklediği ve 28 Aralık 2025 tarihinden beri devam etmekte olan, günümüzde hemen hemen İran’ın bütün şehirlerine ve geneline yayılan protestoların yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi görünürdeki sebebi ekonomik olsa da, daha temelde rejim meşruiyetini de içeren derin sosyal, iktisadi ve siyasi saikler tarafından şekillendiği sabittir. Mahsa Amini’nin ölümünün ardından deyim yerindeyse rejimle “bütün köprüleri atan” İran halkı, 47 yıl önce çaldırdığı devrimi geri almak için harekete geçmiş durumdadır. 1979’da Şah’a karşı söylenen söylemlerin ve sloganların benzerlerini “Velâyet-i Fâkih” Ali Hamaney için kullanan İranlı protestocular, dini lideri kastederek “Diktatöre Ölüm” çığlıkları atarken resimlerini de yakıp yıkmaktadır.[xii]
Ülkedeki bu genel tablodan cesaret alan Washington ve Tel Aviv yine ifade ettiğimiz üzere rejimin içeride giderek köşeye sıkışmasını bir avantaja dönüştürmek, “krizi fırsata çevirmek” istemektedir. Özellikle Netanyahu yönetimi Haziran (2025) ayında vuku bulan “12 Gün Savaşı’nın” “rövanşını” ya da “ikinci raundunu” almak amacıyla Yahudi Lobisi’ni kullanarak Washington’daki siyaset çevrelerini ve Başkan Trump’ı kışkırtmaktadır. Bu bağlamda Trump’un birtakım açıklamalarından bahisle İran’a müdahale sinyalleri verdiği konuşulurken özellikle İran ve İsrail’deki vatandaşlarına güvenlik içerikli önemli çağrılar yapan Batı başkentleri spekülasyonların artmasına yol açmıştır. Keza geçtiğimiz günlerde İsrail’deki Rus diplomatların ve ailelerinin özel uçaklarla bölgeden tahliye etmesi akıllara birtakım soru işaretlerini getirmektedir. Özellikle 12 Gün Savaşı kapsamında her iki tarafın da (İsrail-İran) stratejik avantajlar elde edemediği ve sadece göstermelik üstünlüklerle yetindiği düşünülürse, Tel Aviv veya Tahran’ın görece üstünlük sağlamak amacıyla balistik füzeler ve/veya konvansiyonel silahlarla bir “ön alıcı/önleyici saldırı (preemptive strike)” yapma ihtimali de mevcut gelişmeler bağlamında giderek güçlenmektedir.[xiii]
İran’daki mevcut gösteri dalgasının-düşük bir ihtimal olmasına rağmen-kısa vadede kendiliğinden sönümlenmesi durumunda olası bir İran-İsrail Savaşı’nın geçici olarak ertelenmesi durumunda dahi Netanyahu İran’a saldırı dosyasını Washington nezdinde sürekli gündemde tutmaya gayret edecektir. İsrail’in benzer politikayı Saddam rejimine karşı da uygulamaya koyduğu ve Irak Savaşı’nın Yahudi lobisinin marifeti olduğu günümüzde herkesin malûmudur.[xiv]
Bahse konu savaş senaryosunun gerçekleşmesi durumunda ise yine savaşın ilk perdesinde gördüğümüz gibi çatışmanın nihai aşaması ABD tarafından tayin edilecektir. Venezuela müdahalesi sonrası uluslararası toplumun büyük tepkisini toplayan Trump’ın şimdi veya daha sonra Tel Aviv kışkırtması ile İran’a müdahale etmesi durumunda ise görünürdeki sebep (bahane) şimdiden hazırlanmıştır. Keza Amerikan dış politikasında tek-taraflı müdahaleleri meşrulaştırmakta çokça kullanılan “insan hakları” ve “demokrasi getirme” gibi retoriklere başvuru taktikleri izlenecektir. ABD Başkanı Trump, halihazırda “İran halkı özgürlüğünü geri alacak, biz de onlara yardımcı olacağız” gibi ifadelerle somutlaştığı üzere bu söylemleri tekrar gündeme getirmiş görünmektedir.[xv]

Resim 2: İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney
Kaynak: Anadolu Ajansı, AA
İran’daki İç Karışıklığın Türkiye’ye ve Bölgeye Etkileri
Ankara, hâlihazırda Suriye gündemine yoğunlaşmış bir şekilde bölgedeki diğer sıcak başlıklarla meşgul iken, diğer yandan İran geneline yayılan toplumsal olayları da büyük bir dikkatle takip etmektedir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan yakın bir zamanda (30 Kasım 2025) gerçekleştirdiği İran ziyaretinde “Evinize hoş geldiniz” şeklinde karşılanmış ve yakın ilgi görmüştür. Özellikle bölgede giderek yükselen bölgesel güvenlik ve istikrarı bozma potansiyeline sahip İsrail agresyonuna karşı bir blok oluşturma yorumlarına neden olan bu ziyaret İsrail makamları nezdinde çeşitli senaryolara konu olmuştur. Tahran’daki açıklamalarda, Fidan, İsrail’in yayılmacılığını bölge için temel tehdit olarak nitelendirmiştir. Hakan Fidan’ın Tahran ziyareti, Türkiye–İran ilişkilerinde yeni bir ivme yaratmasının yanında ikili ilişkilerin ekonomik ve enerji temelli boyutlarının yanı sıra Gazze ve nükleer dosya gibi yüksek politik gündemlerde de yakın koordinasyon sinyali verilmiştir.[xvi]
Türk Dışişleri makamlarının Haziran ayındaki 12 Gün Savaşı’nda gösterdiği tavır İran’da olumlu tepkilerin doğmasına yol açmış ve iki ülke arasında Arap Devrimleri esnasında Suriye özelinde belirginleşen çatışma bölgelerindeki belirgin politika farklılıklarının doğurduğu gerilim azalmaya başlamıştır. Çatışmada İsrail’in saldırgan, İran’ın ise kendini savunan taraf olduğunu vurgulayan Ankara, Tahran’a “diplomasi kapısını kapatmaması” gerektiğini de tavsiye etmiştir.[xvii]
Mevcut protestolar karşısında ise temkinli bir tutum sergileyen Ankara; geçmişte Irak, Suriye ve diğer komşuları için olduğu gibi İran’ın da “egemen eşitlik”, “iç işlerine karışmama”, “savaşın bir dış politika aracı olarak terk edilmesi” ve “sınırların dokunulmazlığı” gibi temel uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde ulusal birliğini ve toprak bütünlüğünü savunmaktadır. Bir bakıma “bekle-gör” stratejisi izlediğini değerlendirebileceğimiz Türk Dışişleri, daha önceki yıllarda da tekrarlandığı üzere yine rejimi hedef alarak kitlesel bir nitelik kazanan İran’daki toplumsal olaylar bağlamında “müdahaleci” bir yaklaşımdan mümkün olduğunca kaçınmaktadır. Alınan diplomatik tedbirler yanında Türk Hava Yolları (THY) ve diğer özel havayolu şirketleri ülkedeki toplumsal olaylar ve karışıklık nedeniyle İran’a olan uçuşları iptal etmiştir.[xviii]
Güncel toplumsal gelişmeler bağlamında Ankara’nın ancak Pezeşkiyan hükümetine ve İran’daki rejime katkısı sorunun diyalog ve barışçıl yollarla halledilmesi hususunda diplomatik destek olarak somutlaşabilir. Diğer yandan, Suriye Krizi’nde deneyimlendiği üzere mülteci yükü, sınır güvenliğinin bozulması gibi problemler yanında bir komşusunun daha iç savaş veya benzeri bir krize sürüklenmesi Türkiye tarafından kesinlikle tercih edilebilir bir tablo olmayacaktır. Bütün bunların yanı sıra, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İran’da yaşanan olayların yapısal sorunlardan ve ülke halkının şikâyetlerinden kaynaklandığını belirterek, bunu İran’ın iç işleri olarak değerlendirmiş ve İsrail’in bu durumdan faydalanmaya çalıştığını belirtmiştir.[xix]
Dahası, Arap devrimlerinin ürettiği yaygın istikrarsızlıklarla 10 yılı aşkın bir süredir boğuşan Ortadoğu bölgesi İran gibi önemli bir siyasal aktörün bölge güvenlik mimarisinde oluşturacağı çatlağı kolay kapatamayacaktır. İran’ın 2003-ABD müdahalesi sonrasındaki Irak benzeri parçalanmış ve istikrarsız bir duruma sürüklenmesi etkisi uzun yıllar sürecek toplumsal, siyasal fay hatları üretmesi yanında yeni jeopolitik kırılmalar yaratacaktır. ABD ve İsrail’in muhtemel amacı her ne kadar kendileri ile iyi ilişkilere sahip eski İran Prensi Rıza Pehlevi liderliğinde 1979-öncesi şartlarda yakın bir İran rejimi inşa etmek olsa da, bu bölgesel ve küresel aktörlerin de denkleme dahil olacağını varsaydığımız bir dengeleme durumunda hesaba katılmayan birtakım riskleri de beraberinde getirecektir.[xx]
Sonuç
1979’da gerçekleşen İran İslam Devrimi’nin ardından mollaların baskın söylemi “Her yer Kerbelâ, her gün Aşura” idi. Şah’ın baskıcı rejimine başkaldıranlar arasında ise solcular, liberaller, çarşı, gençler, kadınlar, din adamları gibi geniş bir toplumsal tabakadan insanlar benzer ve farklı sebeplerle bulunmaktaydı ve onların hâkim söylemi de “özgürlük arayışı” idi. Ancak Şah’a karşı yönelen özgürlük arayışı Humeyni ve ekibine kaptırılınca “seküler baskıcı rejim” yerine dinî baskıcı bir rejim inşa edilmiş oldu. “Devrim”, “darbeye” dönerken, yeni rejim de yeni ötekileri hızla tasfiye etmeye başladı. Hatta bu dönemde Şah’ın ülkeyi terk etmesinin ardından Ankara’da öğrenim gören Azerî öğrenciler Humeyni yönetiminde önemli görevler bekleyerek İran’a dönmüşler bir süre sonra ise tekrar Türkiye’ye gelerek; “Biz Humeyni’yi devrimci zannediyorduk. Oysa o gericinin ta kendisiymiş. Bizim toprak altından eski eser aramamıza ve arkeolojik araştırma yapmamıza bile izin vermiyorlar” ifadelerini kullanmıştır.[xxi]
Sonuç olarak, tıpkı 1979’daki resim gibi sokak hareketlerine katılanlar arasında gençlerin, çarşının, kadınların, mollaların bulunması ve geniş bir toplumsal katılım içermesi İran’ın tekerrür eden tarihinde mevcut protestoları tarihi bir kırılma noktası olarak konumlandırmanın eşiğindedir. Dahası, sosyo-politik ve sosyo-ekonomik dinamiklerden etkilenmesi, kırılgan rejim-halk ilişkisinin yıllardır derin güvensizlikler üzerine inşa edilmiş olması İran’daki mevcut tabloyu özetleyen dinamiklerin başında gelmektedir. Günümüzde İran dışında yaşayan 8-10 milyon İranlının yanı sıra ülke içindeki nüfusun rejimle barışık biçimde yaşamadığı da su götürmez bir gerçektir. Kapsamlı reformları ve ekonomik kalkınmayı gerçekleştirme konusundaki başarısızlığının üstüne bölgesel güç olma hayallerine kapılmanın ağır faturası, çöken milis şebekesi ile iflas eden proje ve yatırımlar, 12 Gün Savaşı’nın yol açtığı ağır yıkım ve tahribat, uluslararası yaptırımların baskısı ve yanlış tarım/su politikaları İran rejiminin yenilgisini katmanlaştırarak arttırıyor.[xxii] Türkiye ve Ortadoğu açısından temenni edilebilecek tek şey; eğer kısa vadede mümkün olacaksa İran’daki rejim geçişinin/değişiminin sancısız, dış müdahaleden uzak bir biçimde kendi dinamikleriyle değişmesi/dönüşmesi ve İran halkının 47 yıl önce çalınan devrimini kansız bir biçimde geri alması…
Dr. Mehmet BABACAN
Bağımsız Araştırmacı-Yazar
DİPNOTLAR
[i] İsmail Sarı, “Devrimden Günümüze İran’ın Güvenlik Stratejisi”, Ortadoğu’da Ulusal Güvenlik Stratejileri, ed. Veysel Kurt, 2. Baskı, İstanbul: SETA Yayınları, 2020, s. 37.
[ii] Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu: Savaş, Siyaset ve Diploması Cilt-I, 7. Baskı, Bursa: Alfa Yayınları, 2017, s. 17.
[iii] Hindistan yolu üzerinde önemli bir tampon ülke olarak görülen İran’a büyük önem veren İngiliz Hükümetinin 20. Yüzyıl başlarında Rusya ile Asya’da giriştiği “Büyük Oyun” kapsamında bu ülke iki süper güç arasındaki rekabetin önemli bir cephesi olmuştur. Rusya ve İngiltere’nin “stratejik tampon ülke” olarak tanımladıkları İran her iki büyük savaşta da bu ülkelerin işgaline uğramıştır. Bunun yanında sahip olduğu petrol zenginlikleri, önemli bir petrol bölgesi olan Basra Körfezi’ne hâkim bir noktada konumlanması, Sovyetlere yardım lojistiği açısından kritik bölge olması gibi nedenlerden dolayı İran tarihsel süreçte hassas bir yere sahip olmuştur. Bkz: Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu: Savaş, Siyaset ve Diploması Cilt-I, s. 366-376.
[iv] 1978 yazında İran Şahı ülkeye siyasi ve ekonomik açılardan felâket getirecek bir ekonomi politikası benimsemişti. Enflasyonist baskıyı hafifletmek için ekonomini yavaşlatılmasını içeren bu karar çerçevesinde ücretler donduruldu, birçok inşaat projesi durduruldu ve genel bir “kemer sıkma politikası” getirildi. Neticede bu politika kentli işçiler arasında yaygın bir huzursuzluk doğurarak ekonomik bir gerileme ve ardından protesto çağrılarını doğurdu. William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, çev. Mehmet Harmancı, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2008, s. 473.
[v] Alim Arlı, Dönüşümün Eşiğinde Ortadoğu ve Suriye Toplumu”, Ortadoğu Analiz, Sayı: 136, (Mayıs-Haziran 2025), s. 12.
[vi] İran’ın Arap Baharı politikası hakkındaki çalışmalar ekseninde farklı kavramsallaştırmalar bulunmakla birlikte Tahran’ın “İslami Uyanış” ve “İslam Devriminin yaygınlaşması” bağlamında Ortadoğu genelindeki halk ayaklanmalarını desteklerken söz konusu politikasının Suriye’de farklılık göstermesi ve statükoculuğa evrilmesi bakımından yaklaşımı “seçici revizyonizm (selective revisionism)” olarak da adlandırılmaktadır.
Serhan Afacan, “Seçici Revizyonizm ile Statükoculuk Arasında İran’ın Arap Baharı Politikası”, Arap Devrimleri: Değişim ve Süreklilik, ed. Ramazan Yıldırım-Mahmut Alrantisi, İstanbul: SETA Yayınları, s. 241.
[vii] Hurşit Dingil, “Heniyye Suikastı ve İsrail’in Ahtapot Doktrini’nin Dönüşümü”, İran Araştırmaları Merkezi (İRAM), 20.08.2024 https://iramcenter.org/heniyye-suikasti-ve-israilin-ahtapot-doktrininin-donusumu-2534 Erişim: 10.01.2026
[viii] Mehmet Şahin, Çölde Siyaset: Ortadoğu’dan Kesitler, İstanbul: Kopernik Yayınları, s. 332.
[ix] Mustafa Caner, “8 Aralık ve Sonrası İran-Suriye İlişkileri”, Yeni Suriye ve Uluslararası Aktörler, ed. Kemal İnat-Nebi Miş, İstanbul: SETA Yayınları, 2025, s. 98.
[x] “İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan: 100 milyar dolar yabancı yatırıma ihtiyacımız var”, HaberTürk, 01.0.9.2024 https://www.haberturk.com/iran-cumhurbaskani-pezeskiyan-100-milyar-dolar-yabanci-yatirima-ihtiyacimiz-var-3716232 Erişim: 11.01.2026
[xi] WSJ: ABD, İran’a olası bir saldırıyı görüştü, Bloomberg HT, 11.01.2025 https://www.bloomberght.com/wsj-abd-iran-a-olasi-bir-saldiriyi-gorustu-3765951?page=2 Erişim: 11.01.2026
[xii] İran’daki mevcut halk hareketleri kapsamında yansıyan bu görüntüler 2022 yılındaki rejime karşı ayaklanmayı içeren “Mahsa Amini Protestoları” sırasında da yaşanmış ve Tahran’ın gösterileri şiddet kullanarak bastırma eğilimi günümüzde olduğu gibi gösterilerin ülke geneline yayılarak ulusal bir ölçeğe ulaşmasını doğurmuştur. Mehmet Şahin, Çölde Siyaset: Ortadoğu’dan Kesitler, s. 323-325.
[xiii] Mehmet Babacan, “İsrail-İran Arasında Yeni Bir Ön Alıcı Savaş mı?”, TimeTurk, 09.01.2026 Erişim: 11.01.2026
[xiv] 2006 yılında bir araştırmada Amerikan kamuoyunun %40’ının 2003-Irak Savaşının İsrail/Yahudi Lobisinin çabaları sonucunda başladığına inandığı ifade edilmiştir. Bkz: Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika, 11. Baskı, İstanbul: Alfa Yayınları, 2017, s. 291.
[xv] “Trump’tan İran’a tehdit: Eğer insanları öldürmeye başlarlarsa onları çok sert şekilde vuracağız, siz cesur bir halksınız, özgürlüğünüzü geri alın”, T24, 08.01.2026 https://t24.com.tr/haber/trumptan-irana-tehdit-eger-insanlari-oldurmeye-baslarlarsa-onlari-cok-sert-sekilde-vuracagiz,1289320 Erişim: 11.01.2026
[xvi] “Hakan Fidan’ın Tahran Ziyareti”, Tesnim Haber Ajansı, 06.01.2025 https://www.tasnimnews.com/tr/news/2025/12/06/3464643/hakan-fidan-%C4%B1n-tahran-ziyareti Erişim: 11.01.2026
[xvii] Serhan Afacan, “Türkiye, İran-İsrail Çatışmasını Nasıl Okuyor?”, Kriter, Yıl: 10, Sayı: 103, (Temmuz-Ağustos 2025), https://kriterdergi.com/dosya-iran-israil-savasi/turkiye-iran-israil-catismasini-nasil-okuyor Erişim: 11.01.2026
[xviii] “Türkiye’den İran’a uçuşlar durduruldu”, Euronews, 09.01.2026 https://tr.euronews.com/2026/01/09/turkiyeden-irana-ucuslar-durduruldu Erişim: 11.01.2026
[xix] “Türkiye warns Israel faces more setbacks after Iran riots”, Türkiye Today, 09.01.2026 https://www.turkiyetoday.com/nation/turkiye-warns-israel-faces-more-setbacks-after-iran-riots-3212680?s=1 Erişim: 11.01.2026
[xx] “Reza Pahlavi, the exiled son of Iran’s last shah at centre of protest chants”, BBC, 10.01.2026 https://www.bbc.com/news/articles/c62wx1gr8y4o Erişim: 11.01.2026
[xxi] Salih Kalyon, “Öykünün Öyküsü”, Bir Şeftali Bin Şeftali-Samed Behrengi, T.C. Kültür Bakanlığı-Konya Devlet Tiyatrosu, Konya: 2001, s. 13.
[xxii] İran’ın uzun zamandan beri içerisinde bulunduğu “Su Krizi”, başkent Tahran’ın taşınmasını gündeme getirecek kadar ciddi toplumsal, politik ve ekonomik sonuçlar doğurmuştur. Ülkenin GSYH’sinin %13’ünün ve istihdamın %23’ünün tarım sektörüne ait olduğu bir ekonomik sistemde “kuraklık” tehdidi doğrudan ekonomiye yansımış, sürdürülebilir kalkınma planlarında tarımda kendi kedine yeterliliği hedefleyen Tahran, su kaynaklarının kontrol ve yönetimindeki yetersizliği ile keza son yıllarda başka bir büyük “çevresel”, “ekonomik” ve “ulusal güvenlik” tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.
Ali Çabuk, “Susuzluğun Gölgesindeki İran: Kuraklık, Yanlış Politikalar ve Su İflası”, Kriter, Yıl: 10, Sayı: 107, (Aralık-2025), s. 51-53.

























































