Giriş
Geçtiğimiz Eylül ayı içerisinde imzalanan bir savunma/güvenlik ittifakı anlaşması, tam da ABD’deki Donald Trump yönetiminin beklenmedik hamleleri nedeniyle NATO’nun dağılmasının konuşulduğu bir ortamda uluslararası siyasetin gündemine bomba gibi düştü. İki Müslüman devlet arasında imzalanan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması (Strategic Mutual Defense Agreement), kısa süre içerisinde Türkiye’nin de dahil olmak istediği iddia edilen önemli bir bölgesel pakt niteliği kazanmaya başladı. Bu yazıda, Pakistan-Suudi Arabistan güvenlik ittifakı anlaşmasını inceleyecek, daha sonra da Türkiye’nin bu ittifaka ilgisini yorumlayacağım.

Şahbaz Şerif ile Muhammed bin Salman
Pakistan-Suudi Arabistan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması
17 Eylül 2025 tarihinde, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile Suudi Arabistan Krallığı Veliaht Prensi Muhammed bin Salman arasında Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da imzalanan savunma iş birliği antlaşması, Pakistan’ın nükleer güç kapasitesine haiz tek Müslüman devlet olması, Suudi Arabistan’ın da enerji kaynakları zengin ve ekonomisi güçlü bir devlet olması nedeniyle tüm dünyanın ilgisini çekti.
Reuters’in dünyaya duyurduğu antlaşma, İsrail’in Katar’a saldırısının gündeme geldiği bir ortamda zaten yıllardır dostane ilişkileri güvenlik eksenli olarak da devam eden iki Müslüman devletin güvenlik ilişkilerini bir üst aşamaya taşıyarak çok önemli yeni bir jeopolitik eksen oluşmasına olanak sağladı. Öyle ki, Pakistan üst düzey yetkilileri, bunun Suudi Arabistan’ın Pakistan’ın nükleer şemsiyesi altına girmesine olanak sağlayacağını da açıkça belirttiler.
Suudi Arabistan Basın Ajansı, antlaşmayı şu şekilde özetledi: “Suudi Arabistan Krallığı ile Pakistan İslam Cumhuriyeti arasında yaklaşık sekiz yıldır süren tarihi ortaklık ve kardeşlik bağları, İslami dayanışma, ortak stratejik çıkarlar ve iki ülke arasındaki yakın savunma iş birliği temelinde, Veliaht Prens ve Pakistan Başbakanı Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması’nı imzaladılar. Her iki ülkenin güvenliğini arttırma ve bölgede ve dünyada güvenlik ve barışı sağlama konusundaki ortak taahhüdünü yansıtan bu anlaşma, iki ülke arasındaki savunma iş birliğinin çeşitli yönlerini geliştirmek ve herhangi bir saldırıya karşı ortak caydırıcılığı güçlendirmek amacıyla imzalandı. Anlaşma, her iki ülkeye yönelik herhangi bir saldırının, her iki ülkeye yönelik bir saldırı olarak kabul edileceğini belirtmektedir.”
Ortadoğu jeopolitiğini değiştirebilecek nitelikteki bu antlaşmayı değerlendiren Uluslararası Politika Akademisi (UPA) uzmanı Oğuzhan Manioğlu, anlaşmanın; ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı, lojistik destek ve gerektiğinde müşterek askeri operasyonu içerecek şekilde düzenlendiğini belirterek, en kritik maddenin ise “birine saldırı, diğerine saldırıdır” prensibi olduğunun altını çizdi. Manioğlu’na göre, bu durum, Körfez’de ABD güvenlik garantilerine yönelik tereddütlerin arttığı bir dönemde, Riyad’ın güvenlik ağını çeşitlendirme arayışını yansıtmakta, İslamabad açısından ise Suudi finansmanı ve bölgesel nüfuz artışı büyük kazanç anlamına gelmektedir. Bu bağlamda, Suudi Arabistan; a-) Yakın gelecekte nükleer güce ulaşma ihtimali olan İran’a karşı nükleer caydırıcılık, b-) ABD güvenlik garantilerine alternatif, c-) Enerji güvenliği ve teknoloji transferi imkânı, d-) Bölgesel liderlik ve itibar, Pakistan ise; a-) Suudi finansmanıyla ekonomik istikrar, b-) İslam dünyasında “güvenlik sağlayıcı” rolü, c-) Savunma sanayi ve teknoloji kapasitesinde gelişim sağlayacaktır.
Anlaşma, her iki devletin ilişkileri nedeniyle farklı devletler için de büyük önem teşkil etmektedir. Öncelikle, Pakistan’la yıllardır çeşitli sorunlar yaşayan 21. yüzyılın yeni süpergüç adayı Hindistan, her ne kadar Riyad’la ilişkileri sorunsuz devam etse de, Pakistan’ın Suudi finansmanı ve desteğiyle gelişmesi ve güçlenmesinden çekinmektedir. Suudi Arabistan’ın Pakistan’ın nükleer şemsiyesi altına yer almaya başlaması ve bir ihtimal gelecekte kendi nükleer kapasitesini geliştirmesi ise, kuşkusuz, bölgede yer alan İran İslam Cumhuriyeti ve İsrail gibi devletler açısından son derece riskli yeni bir meydan okumadır. Antlaşma, Suudi Arabistan’ı arka bahçesi gibi gören ABD için de oldukça olumsuz bir gelişme olup, her iki ülkeyle de çok yakın ilişkileri olan Çin Halk Cumhuriyeti karşısında bir gerileme gibi görülebilir. ABD, Afganistan’dan kaçarcasına çekilmesi, NATO müttefiki Danimarka’yı Grönland konusunda tehdit etmesi ve İsrail’in kendi müttefiki Katar gibi devletlere saldırmasına izin vermesi gibi olaylar temelinde, günümüzde, artık müttefiklerine güven vermeyen bir devlet gibi algılanmaya başlamıştır. Elbette bunun için bir genelleme yapmak mümkün değilse de, Trump yönetiminin zigzagları, ABD dış politikasını olumsuz etkilemektedir. Bu bağlamda, Riyad da, güvenlik bağlarını yerel dinamikler temelinde geliştirmekte ve adeta bir Müslüman NATO’sunun temellerini atmaktadır.

Türkiye’nin Pakta İlgisi
İlk kez Bloomberg’in haberleştirdiği güncel bir gelişmeye göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan komutasında güvenlik bağlamında önemli ilerlemeler sağlayan ama ekonomik açıdan zor günlerden geçen Türkiye, Pakistan-Suudi Arabistan güvenlik/savunma ittifakına katılmak için başvuruda bulunmuş ve bu yönde ciddi ilerleme de sağlamıştır. Müzakerelerin ileri aşamada olduğunu belirten Bloomberg’in ulaştığı kaynaklar, böyle bir gelişme halinde Ortadoğu’nun güvenlik mimarisinin tamamen değişeceğini ve Türkiye’nin İsrail karşısında çok güçleneceğini belirtiyorlar. Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) stratejisti Nihat Ali Özcan’a göre de, böyle bir üçlü ittifakın kurulması halinde, “Suudi Arabistan’ın mali gücü, Pakistan’ın nükleer kapasitesi, balistik füzeleri ve insan gücü ve Türkiye’nin engin askeri deneyimi ve gelişen savunma sanayii bir araya gelecek” ve ortaya çok güçlü bir Sünni Müslüman blok çıkacaktır. Bu blok ise, İsrail, İran, ABD, hatta Rusya ve Çin gibi devletleri bile rahatsız edebilecek ölçüde güçlü olabilecektir.
Konu, şimdiden İsrail’deki bazı basın-yayın organları ve düşünce sitelerinde incelenmeye başlanmıştır. Konuyu değerlendiren popüler internet sitesi Middle East Eye da, tek Müslüman nükleer devlet, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip ülke ve dünyanın en büyük 20 ekonomisine giren tek Arap devletini bir araya getiren bu üçlü ittifakın tüm dengeleri değiştirebileceğinden söz etmektedir. Hakikaten de, böyle bir üçlü ittifak, her üç devleti de bölgesel ve küresel denklemde daha güçlü yapabilecektir.
Sonuç
Sonuç olarak, henüz gelişme aşamasında olan bu proje, eğer gerçekten hayata geçirebilirse, Ortadoğu siyasetinde tüm dengeler değişebilir. Şimdilik bu gelişmeden en olumsuz etkilenebilecek ülkeler İsrail ve İran gibi gözükse de, aslında konunun Türkiye ile sorunları olan Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi gibi Avrupalı devletler ve Pakistan’la geleneksel rekabeti olan Hindistan açısından da çok ciddi sonuçları olabilecektir. Bu nedenle, bu konu yakından takip edilmeli ve üzerinde iyi düşünülmelidir.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

























































