Giriş
İsmail Kara, Şeyhefendi’nin Rüyasındaki Türkiye adlı eserinde, Cumhuriyet ile eski rejimin dinî elitleri arasındaki gerilimi çarpıcı bir rüya anlatısı üzerinden ele alır. Öyküde, eski rejimin dinî kurumlarında görev yapmış Şeyh Rahmi, 1930’lu yıllarda şeyh arkadaşlarıyla gizlice bir araya gelerek Gazi Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki yeni rejimi yıkmak amacıyla zikir çekip dua etmeyi planlar. Ancak toplantı günü gördüğü rüya, bu niyetini sarsar. Rüyasında Hz. Muhammed’in dünya haritası üzerinde ülkeleri paylaştırdığına tanık olur. Türkiye’nin kime verileceği sorusu gündeme geldiğinde ise, Hz. Muhammed, ülkeyi Mustafa Kemal’e bırakır. Rüyada görünen yeşil renk ise onlara göre uzun vadede İslami bir geleceğe işaret eder. Şeyh Efendi’nin karşı çıktığı siyasi iktidarın bu şekilde manevi bir tasdik kazanmış gibi görünmesi, onun rejimle kurduğu çatışmalı ilişkiyi farklı bir boyuta taşır.[i]

Bu anlatı, İslamcı muhalefetin kadercilikle kurduğu ilişki üzerinden de okunabilir. Rejimi dinî gerekçelerle ortadan kaldırmayı amaçlayan bir girişimin, “yeşil rüyanın” ardından yerini kabullenişe ve bekleyişe bırakması, siyasi mücadelenin ertelenerek sürdürüleceğini düşündürür. Burada Cumhuriyet ile yaşanan ideolojik çatışma esasen tamamen ortadan kalkmamıştır. Aksine, manevi bir yorum ile zamanın seyrine ve koşulların değişmesine bırakılır. Böylece anlatı, doğrudan karşı koymanın mümkün olmadığı bir siyasal düzende, mücadeleyi bilinmez bir geleceğe erteleyerek var olmayı öne çıkarır.
Şeyh Efendi’nin hikâyesinden hareketle, Türkiye’de siyasal geleneklerin ve aktörlerin değişen rejim koşulları karşısında varlıklarını nasıl sürdürdükleri sorusu üzerinde durulabilir. Merkez sağın 2000’li yıllardan itibaren yaşadığı dönüşüm de farklı tarihsel ve siyasal koşullar altında benzer bir soruyu gündeme getirir. Bu soru, kurumsal gücünü ve geleneksel siyasal adreslerini kaybeden bir geleneğin, hangi kanallar üzerinden varlığını sürdürebileceğiyle ilgilidir. Kuşkusuz, bu soru, siyasal mirasın korunduğu ön kabulüne dayanmaktadır. Bu yazı, belirli sınırlılıklar çerçevesinde Türkiye’de merkez sağın kurumsal çözülüşünü ve farklı siyasal alanlarda yeniden biçimlenme sürecini akademik bir iddiadan ziyade, yazarın gözlem ve düşüncelerine dayanan özet bir köşe yazısı olarak ele almayı amaçlamaktadır.
Doğru Yol Partisi (DYP) ve Anavatan Partisi’nin (ANAP) etkisini yitirmesiyle başlayan süreç, eski liderler ve siyasal semboller etrafında toparlanma girişimlerinden, merkez sağ kökenli kadroların farklı partiler bünyesinde siyasal varlıklarını sürdürmelerine uzanan bir arayışa işaret etmektedir. Bu dönüşümün en dikkat çekici örneği, özellikle 2014 sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) yerel yönetimler ve aday tercihleri üzerinden geliştirdiği siyasal açılımda görülmektedir. Merkez sağ kökenli siyasetçilerin ve söylemlerin TBMM’de temsilin ötesinde yerel yönetimlerde kazandıkları güç, seçmenle doğrudan ilişki kurma biçimleri ve farklı toplumsal kesimlere hitap eden siyasal pratikleri, merkez sağın belirli toplumsal ve kültürel unsurlarının CHP bünyesinde yeniden yorumlanmasına zemin sundu. Bu yönelim, eski merkez sağ partilerinin doğrudan devamı olmadığı gibi geleneksel CHP siyasetinin basit bir uzantısı olarak da değerlendirilemeyecek özgünlükler ve neticeler doğurdu. Bununla birlikte, 2025 yılında Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla belirginleşen, belediyelere yönelik operasyonlarla genişleyen ve ardından CHP 38. Olağan Kurultay’ın iptaliyle başlayan süreç, yerel yönetimler üzerinden gelişen bu dönüşümün geleceğini belirsizleştirdi.
Yazı, merkez sağın 2002 sonrasında geçirdiği dönüşümü beş aşamada ele almaktadır. DYP ve ANAP’ın kurumsal iddialarını sürdürme girişimleri, eski liderler ve siyasal semboller etrafında toparlanma arayışları, merkez sağ kökenli kadroların farklı partilere yönelmesi, CHP’nin yerel yönetimler üzerinden geliştirdiği yeni siyasal sentez ve 2025 sonrasında bu dönüşümün karşı karşıya kaldığı siyasal ve hukuki kırılmalar, beş ayrı evre olarak ele alınmaktadır.
İlk Evre: 2002-2007 Arası Kurumsal İddianın Son Perdesi
Türk siyasal hayatı çalışmalarında yaygın, deyim yerindeyse artık atıf bile gerektirmeyen hâkim kabul, merkez sağ partilerin 3 Kasım 2002 Genel Seçimleri sonrasında kurumsal bir “çöküş” yaşadıkları yönündedir. Bu kabulü doğrular görünen en ciddi veri ise DYP ve ANAP’ın her ikisinin de ülke geneli seçim barajının altında kalması ve liderlerinin siyasete veda etmesidir. Takiben 2002-2004 yılları arasında Melih Gökçek, Ali Müfit Gürtuna ve Rifat Hisarcıklıoğlu gibi farklı isimler, merkez sağın geleceğine ilişkin tartışmalarda gündeme gelse de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) bu siyasal alanı güçlü biçimde domine etmesi, söz konusu isimlerin merkez sağın liderliğine yönelik iddialarını sınırladı. Bu isimler etrafında gündeme gelen arayışlar, AK Parti’nin merkez sağ seçmen üzerindeki güçlü etkisinin kalıcı bir siyasal alternatife dönüşemediğini gösterdi. Bugünden geriye dönüp bakıldığında ortaya çıkan bu tablo, 3 Kasım seçimlerinin bir çöküşe işaret ettiği iddiasını doğrular gibi görünse de, 2004 yılında aynı sonuca varmak için daha temkinli olmak gerekebilirdi. Zira 2004 yerel seçimleri, geleneksel merkez sağ seçmen tabanının 2007 seçimleri öncesinde hâlâ bir potansiyel taşıdığını ve “doğru hamlelerle” Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) güçlü bir grupla dönmelerinin mümkün olduğunu sinyallemişti.
Parti siyaseti açısından 2004 yerel seçimleri, merkez sağdaki güç dengelerini değerlendirmek için önemli bir gösterge oldu. Mehmet Ağar liderliğindeki DYP’nin oy oranının yüzde 10 dolaylarında seyretmesi, 2007’de yapılması planlanan genel seçimler öncesinde merkez sağın liderliğini üstlenme potansiyeli açısından partiye önemli bir avantaj sağladı. Buna karşılık, ANAP’ın oy oranının yüzde 2,5 düzeyine gerilemesi, olası bir birleşmenin hangi parti etrafında şekillenebileceğine ilişkin zihinlerde bir fikir oluşturdu.[ii] DYP’nin bu seçimlerde görece iddialı bir oy oranına ulaşmasına ve çok sayıda ilçe belediyesi kazanmasına rağmen büyükşehir belediyelerinden hiçbirini kazanamaması, 2007 genel seçimleri öncesinde merkez sağ siyasetin karşı karşıya olduğu önemli handikaplardan biri olarak değerlendirilebilir. Bu durum, partinin kadrolarını besleme ve yenileme, yerel örgütlerinin dağılmasını önleme ve seçmenlerle doğrudan temas kurma kapasitesini sınırlayan sorunların devam ettiğine işaret ediyordu. Partinin o tarihte yaklaşık 7 yıldır iktidar olmaktan uzak kaldığı da göz önüne alındığında, ilçe belediyelerindeki göreli başarısına rağmen yaşanan kaybın boyutları daha iyi anlaşılmaktadır. Merkez sağın yeniden canlandırılmasında yerel yönetimlerin önemine ilişkin belki de ilk ciddi sinyal bu seçimlerde ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla DYP’nin sahip olduğu oy potansiyeli, merkez sağın liderlik iddiasını sürdürmesi açısından önemli bir avantaj sunsa da bu potansiyelin kalıcı bir örgütsel ve siyasal güce dönüştürülmesi ayrı bir sorun olarak varlığını sürdürdü.
Cumhurbaşkanı seçimi krizinin gölgesinde gerçekleşen 2007 genel seçimleri öncesinde DYP ve ANAP arasında yaşanan sancılı ve başarısız birleşme girişimi, çatı siyasal kurum olarak tasarlanan Demokrat Parti’nin (DP) seçim öncesi anketlerde bir iktidar alternatifi olarak öne çıkmasına rağmen hızla oy kaybetmesi ve seçim barajının altında kalmasıyla sonuçlanan sürecin önemli unsurlarından biriydi. Seçimlerden birkaç ay önce kamuoyunda itibar gören anketlerde yüzde 15 civarında görülen DP’nin oy oranının[iii] birleşme sürecinin ardından yüzde 5’lere kadar gerilemesi, geleneksel merkez sağ seçmen tabanının ve çözüldüğü düşünülen kırsal ağların önemini korumakla birlikte, bu desteğin seçim başarısına dönüştürülmesinde yaşanan sorunları da ortaya koydu. Bu seçim, Kırat’ın tarihsel sembolik gücüne rağmen merkez sağın geleneksel partiler etrafında yeniden birleşerek iktidara ortak olma iddiasını hayata geçiremediği ve sonraki dönemde bu iddianın giderek eski liderlerin nüfuzu ve yerel ölçekteki arayışlar üzerinden sürdürülmeye çalışıldığı bir kırılma noktası oldu. Bu gelenek, elitler düzeyinde bir ittifak olarak değerlendirilebilecek 2023 seçimlerindeki tartışmalı Altılı Masa deneyimine kadar, kurumsal düzeyde bir iktidar adayı ya da ortağı olma iddiasını yeniden ortaya koyamadı.
İkinci Evre: 2007-2011 Arası Geçiş Dönemi ve Arayışlar
2007 sonrasındaki yeni dönemde merkez sağ siyasetin varlığını sürdürmesine yönelik arayışlar, taban örgütlenmesi ve toplumsal destekten ziyade, geçmişte merkez sağa damgasını vurmuş liderlerin sembolik etkileri ve siyasal yönlendirmeleri etrafında şekillendi. Bu dönemde bazı eski liderler, sembolik destekleriyle merkez sağın yeniden toparlanmasına katkı sunmaya çalışırken bazıları da doğrudan siyasal faaliyetleriyle bu arayışların içinde yer aldı. ANAP eski Genel Başkanı ve Başbakan Mesut Yılmaz’ın geleneği toparlama ve siyasal iktidar alternatifi yaratma iddiası ile 2007 genel seçimlerinde Rize’den bağımsız milletvekili seçilmesi, bu dönemin dikkat çekici örneklerinden biri oldu. Yılmaz’ın yeniden parlamentoya girmesi, merkez sağın geleceğine ilişkin tartışmaların 2007-2011 döneminde gündemde kalmasına katkı sağladı. Yılmaz’ın daralan örgütsel imkânlarına karşın, 2009 yerel seçimleri öncesinde desteklediği adaylarla birlikte Rize ve ilçe belediyelerinde sürdürdüğü yoğun tempolu seçim kampanyası, merkez sağın yeniden ihya ve inşasında yerel yönetimlere atfedilen önemin sembolik bir göstergesi oldu. Ayrıca bu şehrin dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın memleketi olması, Yılmaz’ın 2007’deki adaylığına benzer şekilde yerel bir siyasi rekabet mesajı da içeriyordu. Yılmaz’ın desteklediği adaylar önemli oy oranları elde etseler de seçimlerden yenilgiyle ayrıldı. Süleyman Soylu liderliğindeki DP ise 2009 yerel seçimlerinde %4’ün altında oy aldı.[iv] Merkez ve muhafazakâr sağın geleneksel partileri bu dönemde, iktidar partisine geçiş yapmak isteyen siyasetçiler için bir sıçrama tahtası işlevi gördü.
Söz konusu dönemin en dikkat çeken siyasi arayışlarından biri, tasfiye sürecine giren merkez sağ geleneği yeniden ayağa kaldırma girişimleridir. Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Mayıs 2009’daki DP kongresinde siyasi ağırlığı ve kurmayları aracılığıyla Hüsamettin Cindoruk’un Genel Başkan seçilmesinde önemli bir rol oynadı. Cindoruk, bu yarışta, Tansu Çiller’in desteğini arkasına alan mevcut lider Süleyman Soylu’yu saf dışı bıraktı. Hürriyet‘in bu kongreyi “Baba ile Kızı Yarıştı” manşeti ile görmesi, merkez sağ siyasetteki bölünme ve bitmeyen “hesaplaşma” arayışını özetleyen sembolik bir örnek olarak öne çıktı.[v] Yeni yönetimin başlattığı merkez sağı bütünleştirme hamlesine, Mesut Yılmaz da destek sundu. Bu arayışlar, Ekim 2009’da ANAP’ın DP çatısı altına girmesiyle birleşmeye dönüştü. Öte yandan, hedeflenen toplumsal ve siyasal rüzgâr yakalanamadığı için girişim akim kaldı. Tansu Çiller ise aktif siyasete dönmemekle birlikte, ilerleyen yıllarda iktidardaki AK Parti ile yakın ilişkiler kurdu.[vi]
Üçüncü Evre: Farklı Çatılarda Yeni Başlangıçlar
2011 genel seçimleri, kurumsal iddiasını yitiren merkez sağ partilerin, merkez sağ kökenli siyasetçiler için alternatif olma niteliğini giderek kaybettiği ve buna karşılık AK Parti, CHP ve MHP’nin merkez sağ kökenli isimleri aday listelerine dahil ederek siyasi vitrinlerini çeşitlendirdiği bir dönem oldu. 2002 ve 2007 genel seçimlerinde de örnekleri görülen bu geçişler, 2011 genel seçimleri öncesindeki milletvekili listelerinde çarpıcı bir görünüm kazandı. Merkez sağ partilerin ülke geneli seçim barajını aşma iddiası kalmamasıyla birlikte, MHP başta olmak üzere üç parti de merkez sağın siyasal elitlerine listelerinde yer açtı.[vii] Bu isimlerin yeni adreslerindeki etki alanları, siyasal konjonktüre ve parti liderlerinin karakterine göre şekillendi. Özellikle bu dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) sivil siyaset üzerindeki tarihsel ağırlığını kaybetmesi, makro dengeleri kökten değiştirdi. AK Parti’de Erdoğan’ın, MHP’de ise Bahçeli’nin etrafında tahkim edilen güçlü liderlik yapıları ve siyasal güç merkezinin kayması, transfer edilen merkez sağ aktörlerin yeni partilerindeki politika belirleme güçlerini büyük ölçüde kısıtladı. Özellikle MHP’ye yönelen Celal Adan, Murat Başesgioğlu gibi bazı önemli isimlerin geçmişte ANAP veya DYP çatısı altında bulunmuş olsalar dahi, özünde 1980 öncesi ülkücü gelenekten gelen figürler olması dikkat çekiciydi. Bu isimler MHP listelerinde yeni bir merkez sağ kimlik inşa etmekten ziyade, tarihsel referansları olan ülkücü kimliklerini yeniden ön plana çıkararak partiye eklemlendiler. Ülkücü kimliği ile öne çıkmayan isimler ise “devlet adamı” imajı ile parti vitrininde yer edindi.
AK Parti ve MHP’den farklı biçimde CHP’nin merkez sağ kökenli adaylara yönelimi, partinin yeni yönetiminin sağa açılım politikasıyla örtüşen stratejik bir tercih olarak da öne çıktı. Bilhassa 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 2011 seçimleri öncesinde CHP’nin aday belirleme sürecini etkilediğine ilişkin tartışmalar kamuoyunda önemli bir yer buldu. Siyasi kulislerde, CHP listelerindeki yaklaşık 15 milletvekilinin Demirel kontenjanından yer bulduğu iddiası büyük yankı uyandırdı.[viii]
CHP’deki yönetim ve politika değişikliğiyle birlikte, merkez sağ kökenli isimler parti içinde güç kazanmaya başladı. Bu yeni katılımlar bir “hizip” olarak ele alınmasa da, hem görünürlükleri, hem de etkileri hızla öne çıktı. Bu isimler her ne kadar parti örgütünde etkili bir güce sahip olmasalar da, gerek merkez sağın seküler hassasiyetleri yüksek eski seçmenleri nezdinde, gerek milliyetçi-muhafazakâr seçmende karşılık bulan yeni bir ekol oluşturmaya başladılar. İlerleyen dönemde, Süleyman Demirel, Hüsamettin Cindoruk ve Mesut Yılmaz gibi merkez sağın eski liderlerinin de bu yönelimi desteklediğine dair güçlü işaretler ortaya çıktı. Konunun en çarpıcı ve hassasiyetle ele alınması gereken örneklerinden biri, Mesut Yılmaz’ın ve ANAP’ın eski kurmaylarından Eyüp Aşık’ın, 2014 yerel seçimleri öncesinde Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü’nden CHP belediye başkan adayı olarak gösterilmesi için destek sunduğu iddiasıdır. Dönemin Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, Yılmaz’ın kendisini birkaç kez arayarak İmamoğlu’nun aday gösterilmesini istediğini açıklamıştı.[ix]
Ancak bu noktada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor. Ekrem İmamoğlu, 2008 yılından 2026 yılına dek kurumsal olarak CHP çatısı altında siyaset yapan sosyal demokrat bir aktör olarak öne çıksa da, ailesinin sağ siyasetle yakınlığı ve benimsediği kapsayıcı siyaset tarzı, onu sembolik bir köprü konumuna yerleştirir. Cumhuriyet’in kurucu çerçevesine ve ilkelerine derinden bağlılığını vurgulayan İmamoğlu; kurumsal devlet anlayışının altını çizmesi ve geniş halk kesimleriyle kurduğu doğrudan temasla öne çıkmaktadır. Onun bu siyasi profili, bir yandan muhafazakâr ve milliyetçi seçmen grubuyla güçlü bağlar kurabilmesini sağlarken, diğer yandan merkez sağ reflekslere sahip geniş kitlelerin de teveccühünü kazanmasına zemin hazırladı ve yerel seçimlerdeki zaferlerinde etkili oldu.[x] Dolayısıyla, bu durum, CHP’nin yerel seçimlerden itibaren izlediği sağa açılım ve toplumsal uzlaşı stratejisinin en özgün yerel örneklerinden biridir. CHP’nin 2014 yerel seçimlerinden itibaren izlediği sağa açılım stratejisi, farklı sağ geleneklerden gelen siyasetçilerin belediye başkanlığı adaylıkları üzerinden de somutlaştı.
Dördüncü Evre: Merkez Sağ Mirasının Yeni Bir Siyasi Zeminde Yükselişi ve Yarıda Kalan İktidar Yürüyüşü
Merkez sağın siyasal mirasına hitap eden strateji, CHP’nin 2019 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerini kazanmasıyla da güçlü biçimde sürdü. Bu seçimlerde, CHP, her iki kentte de uzun yıllardır muhafazakâr siyasetin belirleyici olduğu belediye yönetimlerini devralarak önemli bir başarı elde etti. Muhittin Böcek’in ANAP’tan, Osman Çilsal’ın DYP’den, Lütfü Savaş’ın ise AK Parti’den CHP’ye uzanan siyasi geçmişleri bu yönelimin farklı biçimlerini ortaya koyan çok sayıda örnekten sadece birkaçıydı. Mansur Yavaş gibi milliyetçi sağ kökenli isimlerin aday gösterilmesi de açılımın kapsamını genişletti. Bu tercih; Balıkesir, Antalya ve Kayseri gibi pek çok ilde, özellikle ilçe belediye başkanlığı adaylıklarında daha fazla örnekle görünürlük kazandı. CHP’nin, merkez sağ mirası başta olmak üzere sağ siyasete kapı aralama eğilimi, partinin keskin ideolojik tutum yerine geniş tabanlı bir toplumsal uzlaşıya yöneldiğini açıkça ortaya koydu. 2019 yerel seçimlerinde İYİ Parti ile kurulan ittifakın söz konusu strateji üzerindeki çok boyutlu etkileri, başlı başına ayrı bir incelemeyi gerektirecek niteliktedir. Bu nedenle, ittifakın etkilerini mevcut tartışmanın kapsamı dışında bırakmak yerinde olacaktır. Nitekim İYİ Parti ile merkez sağ siyasal miras arasındaki ilişki de bu ittifakın ötesine uzanan tarihsel ve siyasal boyutlarıyla ayrıca ele alınmayı hak etmektedir.
CHP’nin diğer ideolojik yönelimlerdeki çeşitli adayları gibi merkez sağ kökenli ya da bu gelenekle ilişkili siyasetçilerin yerel yönetimlerde elde ettikleri başarılar, merkez sağın siyasal mirasının farklı bir kurumsal zemin üzerinde yeniden şekillenmesine imkân sağladı. Önemli bütçeleri yönetme, istihdam politikalarında belirleyici olma ve seçmenlerle doğrudan ilişki kurma kapasitesi kazanan bu aktörler, 1990’ların DYP ve ANAP siyasetini olduğu gibi yeniden üretmekten ziyade, merkez sağın bazı siyasal ve kültürel özelliklerini yerel yönetim pratiği içinde yeniden yorumladılar. Bu pratik, CHP yönetiminin yeni sistemde iktidar olabilmek için gerekli olan yüzde 50+1 oy oranına ulaşma stratejisi ile doğrudan uyumlu bir tercihti. Halkla doğrudan temas, kentlerin gündelik sorunlarına çözüm üretme, dini ve manevi hassasiyetlerle çatışmayan bir siyasal dil geliştirme ve farklı toplumsal kesimlerle ilişki kurabilme, bu yeni yönelimin öne çıkan unsurları arasındaydı.[xi] Bu özelliklerin, CHP’nin geleneksel siyasal kimliğini bütünüyle terk etmeden daha geniş seçmen kesimlerine ulaşma arayışıyla kesiştiğini söylemek mümkün. Ortaya çıkan sentez, merkez sağın eski kurumsal yapısının yeniden canlanmasından çok, bu geleneğin bazı unsurlarının CHP’nin siyasal çerçevesi içinde yeniden yorumlanmasına işaret ediyordu. 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın olası adaylıkları etrafında yürütülen tartışmalar, bu yerel siyaset deneyiminin ulusal ölçekte temsil ve liderlik arayışlarıyla da ilişkilendirildiğini gösterdi.
Merkez sağ kökenli aktörlerin yerel yönetimlerde kazandıkları görünürlük ve siyasal ağırlık, zamanla CHP içindeki farklı gruplar arasındaki rekabetin de bir parçası haline geldi. Bu aktörler, yerel seçim başarılarında oynadıkları role ve partinin farklı seçmen kesimleriyle ilişki kurma kapasitesine sağladıkları katkıya rağmen, zaman zaman bir tür “CHP’lilik” testine tabi tutuldu. Parti içindeki bazı çevreler tarafından olumsuz bir çağrışım çerçevesinde “ANAP’lı” gibi ifadelerle anılmaları ve sosyal medyada hedef alınmaları, CHP’nin 1992 sonrası gelişen siyasal kimliği ile genişleyen seçmen koalisyonu arasında ortaya çıkan gerilimin bir işareti olarak değerlendirilebilir. Buna karşın, özellikle Ekrem İmamoğlu’nun kişisel siyasi ağırlığı, parti içinde kurduğu ittifaklar ve liderlik iddiası, 2023 seçimlerinin ardından CHP’de yaşanan değişimin önemli unsurları arasında yer aldı. İmamoğlu’nun desteklediği değişim süreci, Özgür Özel’in genel başkanlığa seçilmesi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun kurultayı kaybetmesiyle sonuçlanırken partinin liderlik yapısında da önemli bir değişim yaşandı.
Özgür Özel’in genel başkanlığı ve İmamoğlu’nun parti içindeki etkisi altında CHP, 2024 yerel seçimlerinde önemli bir başarı elde etti. Merkez ve muhafazakâr sağın geleneksel kaleleri olarak görülen çok sayıda belediyenin CHP’ye geçmesi, partinin farklı siyasal ve toplumsal kesimlerle kurduğu ilişkilerin seçim sonuçlarına yansıdığını gösterdi. Bu sonuçlar, yerel yönetimlerde güç kazanan ve merkez ve muhafazakâr sağ seçmenle ilişki kurma kapasitesini geliştiren kadroların, CHP’nin siyasal yönelimi üzerindeki etkilerini artırabilecekleri ve yerel başarıları ulusal siyasete taşıma iddiasını güçlendirebilecekleri bir dönemin başlangıcı olarak yorumlanabilirdi. Böyle bir ihtimal, merkez sağın siyasal mirasının CHP bünyesinde yeniden eklemlenmesinin yalnızca yerel yönetimlerle sınırlı kalmayıp ulusal ölçekte daha kapsamlı bir siyasal yönelime dönüşebileceği düşüncesini de beraberinde getiriyordu. Ancak Mart 2025’ten itibaren yaşanan gelişmeler, bu dönüşümün seyrini değiştirdi ve yerel yönetimler üzerinden biriken siyasal gücün ulusal siyasete taşınmasının önündeki belirsizlikleri ve riskleri arttırdı.
Beşinci Evre: Demokrasinin Geleceği
23 Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla belirginleşen ve belediyelere yönelik operasyonlarla genişleyen süreç, on yılı aşkın süredir yerel yönetimler üzerinden gelişen siyasal dönüşümün geleceğini belirsizleştirdi. Bu süreçte belediye başkanlarının tutuklanması, önde gelen bazı isimlerin iktidar partisine geçmesi, bazılarının bağımsız kalmayı tercih etmesi ve yerel yönetimlerde biriken siyasal gücün hareket alanının daralması bu dönüşümün yeni siyasal düzendeki kırılganlığını ortaya koydu. Bununla birlikte, yaşanan gelişmeleri yalnızca yerel yönetimler üzerinden inşa edilen bir siyasal projenin kesintiye uğraması olarak değerlendirmek yeterli değildir. Bu süreç, söz konusu yönelimin ulusal siyasette üstlenebileceği rolü de yeniden tartışmaya açtı.
Bu süreci, yazının kapsamı gereği hukuki boyutlarını şimdilik dışarıda bırakarak, AK Parti’nin uzun yıllar boyunca merkez sağın farklı geleneklerinden gelen siyasetçileri ve seçmenleri kendi bünyesinde bir araya getirerek tesis ettiği siyasal üstünlük çerçevesinde değerlendirmek de mümkündür. AK Parti, kuruluşundan itibaren merkez sağın önemli bir bölümünü kendi siyasal çatısı altında toplamış, bu geleneğin kurumsal taşıyıcıları olan DYP ve ANAP’ın çözülüşüyle birlikte söz konusu alandaki ağırlığını arttırmıştı. CHP bünyesinde yerel yönetimler üzerinden gelişen yeni yönelim ise eski merkez sağ partilerini yeniden canlandırmak yerine, bu geleneğin bazı toplumsal ve kültürel unsurlarını farklı bir siyasal çerçevede bir araya getirmeyi amaçladı. Yerel hizmetler, seçmenle doğrudan temas, farklı toplumsal kesimlerle ilişki kurabilme ve geniş tabanlı seçim koalisyonları oluşturma kapasitesi, bu yönelimin başlıca iddialarını oluşturdu. Dolayısıyla, burada söz konusu olan, 1990’ların merkez sağının doğrudan geri dönüşünden çok, merkez sağın siyasal mirasının başka bir parti bünyesinde yeniden yorumlanması ve AK Parti’nin bu alandaki üstünlüğüne alternatif oluşturabilecek bir siyasal kapasitenin gelişmesiydi. Öte yandan, bu kapasitenin ulusal iktidar iddiasına dönüşmesinin, yalnızca adayların toplumsal karşılığına, ittifakların niteliğine veya yerel yönetimlerde elde edilen başarılara bağlı olmadığı net biçimde ortaya çıktı. Mart 2025’ten itibaren yaşanan gelişmeler, siyasal rekabetin hukuki ve kurumsal koşullarının artık öncelikli belirleyici olduğunu gösterdi. Bu bakımdan demokrasinin akıbeti, yeni siyasal yönelimin varlığını sürdürmesi ve kendini yeniden üretebilmesi bağlamında temel bir unsur olarak ele alınmalıdır.
Sonuç
Türkiye’de merkez sağın 2002 sonrasında yaşadığı dönüşüm, bir siyasal geleneğin kurumsal taşıyıcılarını kaybetmesinin, toplumsal ve siyasal mirasının da ortadan kalktığı anlamına gelmediğini gösteriyor. Merkez sağın Türkiye siyasetindeki hikâyesi, yalnızca partilerin yükseliş ve düşüşlerinin değil, belirli siyasal geleneklerin değişen koşullar altında varlıklarını sürdürmek için geliştirdikleri stratejilerin de hikâyesidir. Bu yazıda beş evre üzerinden ele alınan süreç, DYP ve ANAP’ın gerileyişinden eski liderler ve siyasal semboller etrafında toparlanma girişimlerine, merkez sağ kökenli kadroların farklı partilere yönelmesinden CHP’nin yerel yönetimleri üzerinden gelişen yeni bir siyasal senteze uzanan bir dönüşüme işaret ediyor.
Bu dönüşümün anlaşılabilmesi için AK Parti’nin kuruluşundan itibaren merkez sağın toplumsal tabanı ve siyasal elitleri üzerinde kurduğu hâkimiyeti de dikkate almak gerekir. AK Parti, merkez sağın farklı kesimlerini kendi bünyesinde bir araya getirerek bu geleneğin siyasal alanını büyük ölçüde kendi etrafında şekillendirdi. DYP ve ANAP’ın çözülüşüyle birlikte güçlenen bu hâkimiyet, merkez sağın bağımsız bir iktidar alternatifi oluşturmasını zorlaştırırken farklı arayışlara yönelen siyasal aktörlerin hareket alanını da sınırladı. CHP’nin özellikle yerel yönetimler üzerinden geliştirdiği yönelim, bu koşullarda merkez sağın bazı siyasal ve kültürel unsurlarına yeni bir ifade alanı açtı. Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz mücadeleyi, merkez sağın siyasal mirasının CHP bünyesinde yeniden yorumlanmasıyla AK Parti’nin bu miras üzerindeki hâkimiyeti arasındaki rekabet olarak okumak mümkün. Bununla birlikte, bu yeni yönelimi merkez sağın yeniden doğuşu olarak tanımlamak, ortaya çıkan siyasal sentezin özgünlüğünü göz ardı eder. Söz konusu olan, merkez sağın bazı siyasal ve kültürel özelliklerinin CHP’nin kurumsal çerçevesi içinde yeniden şekillenmesi; yerel hizmetler, adayların kişisel siyasal ağırlığı ve farklı seçmen kesimleriyle kurulan ilişkiler üzerinden yeni bir siyasal kapasiteye dönüşmesidir.
Yazının başındaki Şeyh Efendi anlatısına dönersek, siyasal geleneklerin “öteki” addedildikleri ve sistemin kendilerine kapalı hale geldiği koşullarda geliştirdikleri hayatta kalma stratejileri, geleceklerini belirleyen temel unsurlardan biridir. 2024 yerel seçimleri, bu sentezin ulusal siyasette alternatif oluşturma imkânını görünür kılarken, Mart 2025’ten itibaren yaşanan gelişmeler, yerel yönetimlerde kazanılan gücün ulusal iktidara dönüşmesinin demokratik rekabet koşullarından bağımsız olmadığını keskin biçimde ortaya koydu. Sistemin, ideolojik çeşitliliğe ve demokratik iktidar alternatiflerinin varlığına ne ölçüde izin vereceği, 2020’lerin ikinci yarısında temel bir soru haline geldi. Dolayısıyla, bugün mesele yalnızca merkez sağın ve mirasının geleceği değil, Türkiye’de iktidar alternatiflerinin hangi koşullarda ortaya çıkabileceği ve varlıklarını sürdürebileceğidir.

Dr. Ahmet CEYLAN
DİPNOTLAR
[i] İsmail Kara (2025), Şeyhefendi’nin Rüyasındaki Türkiye, İstanbul: Dergah Yayınları.
[ii] Yüksek Seçim Kurulu (YSK), “Seçim Arşivi”, https://www.ysk.gov.tr/tr/secim-arsivi/2612.
[iii] Hürriyet (2007), “İşte Erdoğan’ın Gizlediği Anket”, 28 Mart 2007, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/iste-erdoganin-gizledigi-anket-6218792 ; Haber 7 (2007), “7 Şirketin Seçim Anketi Sonuçları”, 26.05.2007, https://www.haber7.com/siyaset/haber/243583-7-sirketin-secim-anketi-sonuclari.
[iv] Yüksek Seçim Kurulu (YSK), “Seçim Arşivi”, https://www.ysk.gov.tr/tr/secim-arsivi/2612.
[v] Hürriyet (2009), “Baba ile Kızı Yarıştı”, 17.05.2009, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/baba-ile-kizi-yaristi-11667480.
[vi] Sözcü (2018), “Tansu Çiller’den AKP’ye Destek”, 17.06.2018, https://www.sozcu.com.tr/tansu-cillerden-akpye-destek-wp2471065
[vii] Yeni Asır (2011), “MHP’de Merkez Sağ Ağırlığı”, 12.04.2011, https://www.yeniasir.com.tr/politika/2011/04/12/mhpde-merkez-sag-agirligi.
[viii] Mahmut Övür (2011), “İşte CHP’de Demirel’in Adayları”, Sabah, 10.05.2011, https://www.sabah.com.tr/yazarlar/ovur/2011/05/10/iste-chpde-demirelin-adaylari; Habertürk (2011), “CHP İçinde 15 Kişilik Demirel Kontenjanı Var”, 08.05.2011, https://www.haberturk.com/gundem/haber/628019-chp-icinde-15-kisilik-demirel-kontenjani-var.
[ix] Hürriyet (2024), “Mustafa Sarıgül’den CNN Türk’e Özel Açıklamalar”, 17.02.2024, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/mustafa-sarigulden-cnn-turke-ozel-aciklamalar-42407122; İnternet Haber (2023), “Mustafa Sarıgül’den Dikkat Çeken Açıklama”, 14.07.2023, https://www.internethaber.com/mustafa-sarigulden-dikkat-ceken-aciklama-imamoglunu-ben-belediye-baskani-yaptim-2314107h.htm#google_vignette.
[x] Independent Türkçe (2019), “İstanbul’u 25 Yıl Sonra CHP’ye Kazandıran Ekrem İmamoğlu Kimdir?”, 17.04.2019, https://www.indyturk.com/node/20916/siyaset/istanbulu-25-y%C4%B1l-sonra-chpye-kazand%C4%B1ran-ekrem-imamo%C4%9Flu-kimdir.
[xi] Gülsen Solaker (2024), “AKP Neden Kaybetti, CHP Nasıl Kazandı?”, Deutsche Welle (DW Türkçe), 01.04.2024, https://www.dw.com/tr/akp-neden-kaybetti-chp-nas%C4%B1l-kazand%C4%B1/a-68713366; Independent Türkçe (2019), “İstanbul’u 25 Yıl Sonra CHP’ye Kazandıran Ekrem İmamoğlu Kimdir?”, 17.04.2019, https://www.indyturk.com/node/20916/siyaset/istanbulu-25-y%C4%B1l-sonra-chpye-kazand%C4%B1ran-ekrem-imamo%C4%9Flu-kimdir.
























































