BAKÜ’DE KESİŞEN DİPLOMASİ: BAKAN FİDAN’IN BAKÜ ZİYARETİ, HERZOG PROTESTOSU VE TÜRKİYE-AZERBAYCAN İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ

upa-admin 19 Ekim 2026 224 Okunma 0
BAKÜ’DE KESİŞEN DİPLOMASİ: BAKAN FİDAN’IN BAKÜ ZİYARETİ, HERZOG PROTESTOSU VE TÜRKİYE-AZERBAYCAN İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ

Giriş

Bakü, 14–15 Ekim 2026’da Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı’nın (CICA) 7. Zirvesi’ne ev sahipliği yaparken, birbirinden farklı dış politika gündemleri aynı diplomatik sahnede kesişti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı temsilen zirveye katılan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un eş zamanlı olarak Bakü’de bulunması, toplantıyı Asya güvenliği ve bölgesel iş birliği başlıklarının ötesine taşıdı. Fidan’ın Herzog konuşmaya başladığında salondan ayrılması, Gazze ve Filistin konusunda Türkiye’nin itirazını görünür kılan diplomatik bir protestoya dönüştü. Aynı sırada Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Herzog’la görüşmesi ise Bakü’nün Tel Aviv’le dış politika kanallarını korumak istediğini gösterdi.

Bu gelişmeler, ilk bakışta Ankara ile Bakü arasında bir gerilim işareti olarak yorumlanabilir. Oysa daha dikkatli bir değerlendirme, Türkiye–Azerbaycan ittifakının İsrail’le ilişkiler üzerinden basitçe ölçülemeyeceğini ortaya koyuyor. Bakü’de yaşananlar, Türkiye’nin Filistin politikasını, Azerbaycan’ın çok yönlü dış ilişkilerini ve iki müttefik arasındaki stratejik bağları aynı anda görünür kıldı. Asıl soru, bu farklı tutumların bir kriz yaratıp yaratmayacağı değil; Türkiye ile Azerbaycan’ın ayrıştıkları konuları nasıl yönetecekleri ve ittifaklarını hangi somut alanlarda derinleştirecekleri.

Bakü’deki diplomatik sahne

Hakan Fidan, CICA zirvesine Cumhurbaşkanı Erdoğan adına katıldı ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından kabul edildi. Fidan’ın zirve konuşmasında öne çıkardığı başlıklar arasında Asya’da güven ve iş birliğinin güçlendirilmesi, ulaşım bağlantılarının genişletilmesi, enerji koridorlarının çeşitlendirilmesi ve ekonomik güvenliğin arttırılması yer alıyordu. Ancak konuşmasının en belirgin siyasi bölümü Filistin meselesine ayrıldı. Fidan, CICA üyesi İsrail’in Filistinlilerin temel haklarını ihlal ettiğini belirterek, bu ihlaller karşısında kararlı bir tutum sergilenmesi gerektiğini söyledi. Kalıcı çözümün, 1967 sınırları temelinde ve başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen bir Filistin devletinin kurulmasını gerektirdiğini vurguladı.

Herzog’un konuşması başladığında Fidan’ın ve diğer ülke temsilcilerinin salondan ayrılması, bu sözlü itirazı sembolik bir eylemle tamamladı. Basında yer alan bilgilere göre, Fidan’la birlikte ondan fazla ülkenin temsilcisi de salondan çıktı. Bu nedenle, olay yalnızca Türkiye’nin İsrail’e yönelik tepkisi olarak değil, Filistin konusunda çeşitli ülkelerin ortak bir diplomatik görünürlük oluşturma çabası olarak da değerlendirilebilir. Yine de, katılımcıların her birinin aynı gerekçeyle hareket ettiğini varsaymak doğru olmaz; eylemin ortak anlamı, İsrail temsilcisinin konuşmasının olağan bir diplomatik süreç gibi karşılanmasına itiraz edilmesiydi.

Bu protestonun başlıca etkisi, Türkiye’nin söylemi ile diplomatik davranışı arasında tutarlılık sağlamasıdır. Ankara, Gazze’deki gelişmelere ilişkin açıklamalarında Filistinlilerin haklarını ve bağımsız devlet hedefini savunuyor. Bakü’deki çıkış, bu tutumun yalnızca ikili görüşmelerde veya ulusal kamuoyuna yönelik açıklamalarda kalmadığını; çok taraflı bir platformda da sergilendiğini gösterdi. Bu bakımdan eylem, hem İsrail’e hem de CICA üyelerine yöneltilmiş bir mesaj niteliği taşıdı: Türkiye, bölgesel güvenlik ve iş birliği tartışmalarının Filistin meselesinden bağımsız olarak ele alınamayacağını savunuyor.

Bununla birlikte, diplomatik protestoların etkisini doğru bir şekilde ölçmek gerekir. Salondan ayrılmak, bir devletin siyasi itirazını görünür ve haber değeri yüksek bir biçimde ifade etmesini sağlar; ancak tek başına çatışmanın seyrini değiştirmez veya İsrail’in politikalarını durdurmaz. Dolayısıyla, Bakü’deki eylemi, doğrudan sonuç üreten bir müdahale olarak değil, Türkiye’nin dış politika çizgisini sembolik düzeyde güçlendiren bir diplomatik hamle olarak değerlendirmek daha isabetlidir. Bu hamlenin kalıcı etkisi, benzer tutumların uluslararası platformlarda sürdürülebilir diplomatik girişimlere, ortak açıklamalara ve siyasi baskı araçlarına dönüşüp dönüşmeyeceğiyle ölçülecektir.

Türkiye, Azerbaycan ve İsrail’in farklı hesapları

Zirvenin Bakü’de düzenlenmesi ve Herzog’un Aliyev’le görüşmesi, değerlendirmeye ayrı bir boyut kattı. Azerbaycan Cumhurbaşkanlığının açıklamasına göre, Aliyev ile Herzog, 14 Ekim’de CICA zirvesi kapsamında bir araya geldi; görüşmede Azerbaycan’ın CICA dönem başkanlığı, ikili ilişkiler ve bölgesel gündem ele alındı. Bu temas, Bakü’nün İsrail’le diplomatik ilişkilerini sürdürdüğünü açıkça ortaya koydu. Aynı günlerde Türkiye’nin İsrail’e yönelik sert itirazda bulunması ise iki müttefikin aynı meselede farklı araçlar ve öncelikler kullanabildiğini gösterdi.

İsrail Cumhurbaşkanı Herzog ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev

Azerbaycan’ın bu yaklaşımını yalnızca Türkiye’nin Filistin politikasından uzaklaşması olarak yorumlamak eksik kalır. Bakü, İsrail’le ilişkilerini kendi güvenlik, savunma, enerji ve diplomasi hesapları doğrultusunda yürütüyor. Türkiye ise İsrail’in Gazze’deki eylemlerine karşı tepkisini, Filistinlilerin hakları, uluslararası hukuk ve bölgesel istikrar söylemleri üzerinden kuruyor. Bu iki dış politika çizgisi aynı değildir; fakat aralarındaki fark, diğer tüm işbirliği alanlarını hükümsüz kılmaz. Devletler arasındaki ortaklıkların tüm meselelerde tam bir görüş birliğine dayanması beklenemez. Esas mesele, farklılıkların ittifakı aşındıracak bir karşılıklı suçlama döngüsüne dönüşmesini engelleyecek iletişim kanallarının açık tutulmasıdır.

Bakü’nün ev sahipliği de bu açıdan anlamlıdır. Azerbaycan, CICA dönem başkanı olarak farklı siyasi kamplardan gelen aktörleri aynı platformda bir araya getirdi. Aliyev’in hem Fidan’ı kabul etmesi, hem de Herzog’la görüşmesi, Azerbaycan’ın çok yönlü (çok boyutlu) diplomasi yürütme arzusunu yansıtıyor. Bu yaklaşım, Bakü’nün yalnızca Türkiye’nin yakın müttefiki olarak değil, kendi bölgesel ve küresel ilişkileri olan bağımsız bir aktör olarak hareket ettiğini de hatırlatıyor. Türkiye açısından bu gerçek, ittifakın zayıflığı değil, ilişkinin karşılıklı egemenlik ve ayrı dış politika tercihlerine saygı temelinde olgunlaşması gereğinin göstergesidir.

Stratejik ittifakın gücü ve sınırları

Türkiye–Azerbaycan ilişkileri, ortak dil ve kültürel yakınlığın ötesinde, zaman içinde kurumsallaşmış bir stratejik ortaklıktır. 2021’de imzalanan Şuşa Beyannamesi, iki ülke arasındaki müttefiklik ilişkisini resmî bir çerçeveye taşıyan temel belgelerden biridir. Siyasi dayanışma, savunma ve güvenlik iş birliği, enerji, ulaştırma ve ekonomik ilişkiler bu ortaklığın farklı boyutlarını oluşturuyor. Dolayısıyla, Türkiye–Azerbaycan ilişkisini yalnızca liderlerin yakınlığına veya dönemsel siyasi açıklamalara indirgemek mümkün değildir. İttifak hem ortak çıkarlar, hem de bu çıkarların gerektirdiği uzun vadeli iş birliği mekanizmaları üzerine kuruludur.

Fidan’ın zirve sonrasında yaptığı açıklamalar, Ankara’nın bu ilişkinin korunmasına verdiği önemi gösterdi. Fidan, “iki devlet, tek millet” anlayışının farklı alanlarda karşılık bulduğunu ve iki ülke liderleri arasında güçlü bir dostluk bağı bulunduğunu belirtti. Bunun yanında, zaman zaman farklı yaklaşımların ortaya çıkabileceğini kabul etti ve bu farklılıkların iki ülke arasındaki stratejik ilişkiyi yıpratmak için kullanılmaması gerektiğini söyledi. Fidan’ın bu vurgusu, Bakü’deki gündemin yalnızca Herzog’a yönelik bir protestodan ibaretmiş gibi okunmaması gerektiğini gösteriyor. Ankara, İsrail’e yönelik tepkisini ortaya koyarken Türkiye–Azerbaycan ilişkilerinin de kamuoyu tartışmaları veya sosyal medya üzerinden yürütülen polemiklerle zedelenmemesi gerektiği mesajını verdi.

Bu açıklamanın bir başka yönü de iki ülke arasındaki bağın, her konuda aynı politikayı izlemek anlamına gelmediğini kabul etmesidir. “İki devlet, tek millet” söylemi, tarihî ve toplumsal yakınlığı vurgulayan güçlü bir siyasi çerçevedir; ancak iki ayrı devletin her uluslararası meselede aynı tutumu benimsemesini gerektiren bir formül değildir. Azerbaycan’ın İsrail’le temaslarını sürdürmesi ve Türkiye’nin İsrail’e yönelik protestosu, bu ayrımın somut bir örneğidir. İttifakın gücü, farklılıkların yokluğunda değil, bu farklılıklar varken ortak çıkarların ve karşılıklı güvenin korunabilmesinde aranmalıdır.

Bu noktada, müttefiklik söyleminin karşılıklı beklentileri de beraberinde getirdiği unutulmamalıdır. Türkiye kamuoyunda Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkilerine yönelik eleştiriler yükselirken, Azerbaycan kamuoyunda da Türkiye’nin bazı politikalarına dair farklı değerlendirmeler olabilir. Böyle dönemlerde iki ülke arasında siyasal iletişimin yalnızca liderler düzeyinde değil, diplomatik kurumlar, uzman çevreleri ve kamuoyları arasında da sürmesi önem kazanır. Fidan’ın farklılıkların “kardeşlik hukukuna uygun” biçimde konuşulabileceğine dair mesajı, bu ihtiyaca işaret ediyor. İttifakı sürdürülebilir kılacak olan, tartışmaları bastırmak değil; onları yanlış bilgi ve karşılıklı güvensizlik üretmeden yönetebilmektir.

Bağlantısallık, enerji ve bölgesel düzen

Bakü’deki zirvenin gündemi, Filistin ve İsrail başlıklarından daha genişti. Fidan’ın ulaşım bağlantılarının genişletilmesi, enerji hatlarının çeşitlendirilmesi ve ekonomik güvenliğin arttırılması çağrısı, Türkiye ile Azerbaycan’ın ortak çıkarlarının önemli bir bölümünü oluşturuyor. Avrupa ile Asya arasındaki ticaret ve ulaştırma bağlantılarının önemi arttıkça Güney Kafkasya, yalnızca bölgesel bir coğrafya olmaktan çıkıp daha geniş ekonomik ağların kavşak noktalarından biri hâline geliyor. Türkiye ve Azerbaycan bu bağlantıların geliştirilmesinde birbirini tamamlayan konumlara sahip.

Orta Koridor ve Bakü–Tiflis–Kars hattı gibi güzergâhlar, bu tamamlayıcılığın somut örnekleri arasında sayılabilir. Bu hatların ekonomik değeri, yalnızca yük taşımakla sınırlı değildir. Ulaştırma bağlantıları, enerji altyapısı, gümrük süreçleri ve lojistik kapasite arasındaki uyum, bölge ülkelerinin krizlere karşı dayanıklılığını ve uluslararası ticaretteki ağırlığını etkiler. Fidan’ın CICA konuşmasında bağlantısallığa yaptığı vurgu, Türkiye’nin bu konuyu güvenlik ve refah gündeminin bir parçası olarak ele aldığını gösterdi. Bu çerçevede Türkiye–Azerbaycan iş birliğinin geleceği, siyasi dayanışmanın yanı sıra bölgesel altyapı ve ekonomik projelerin ne ölçüde hayata geçirilebildiğine de bağlı olacaktır.

Bölgesel bağlantısallığın gelişmesi, Türkiye ve Azerbaycan’ın dış politika hedeflerini de etkiliyor. Ticaret ve ulaştırma ağlarının güçlenmesi, iki ülkenin Orta Asya, Hazar Havzası ve Avrupa ile olan ilişkilerini derinleştirebilir. Ancak bu projelerin başarıya ulaşması bölgesel istikrara, sürdürülebilir yatırıma, sınır aşan iş birliğine ve komşu ülkelerle yürütülecek diplomasiye bağlıdır. Bu nedenle, Ankara ve Bakü’nün stratejik ortaklığı, yalnızca birbirlerine verdikleri siyasi desteği değil, daha geniş bir bölgesel düzenin nasıl şekilleneceğine ilişkin ortak bir yaklaşım geliştirme kapasitesini de sınayacaktır.

Sonuç: Ayrışmayı yönetmek, ortaklığı derinleştirmek

Bakü’de Hakan Fidan’ın Herzog konuşması sırasında salondan ayrılması, Türkiye’nin Filistin konusundaki siyasi çizgisini güçlü ve görünür bir şekilde ortaya koydu. Aliyev’in Herzog’la görüşmesi ise Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkisini kendi dış politika öncelikleri doğrultusunda sürdürdüğünü gösterdi. Bu iki hamle arasında bir gerilim ihtimali bulunduğu açıktır; ancak bunları Türkiye–Azerbaycan ittifakının sarsıldığı şeklinde okumak için yeterli bir neden yoktur. Daha isabetli bir değerlendirme, iki ülkenin farklı dış politika araçları kullandığını ve bu farklılıkların stratejik ortaklık içinde yönetilmesi gerektiğini kabul etmektir.

Türkiye’nin protestosu, diplomatik görünürlüğü ve siyasi mesajı bakımından önem taşıyor; ancak etkisi, bu sembolik eylemin daha geniş diplomatik girişimlerle desteklenip desteklenmediğine bağlı olacak. Azerbaycan’ın İsrail’le görüşmesi, Bakü’nün kendi ilişkilerini sürdürme iradesini gösteriyor; fakat bu da Türkiye’yle stratejik iş birliğini dışlamıyor. İki ülke açısından en yapıcı yol, birbirlerinin bağımsız politika tercihlerini kabul ederken ortak çıkar alanlarını somut iş birliğiyle güçlendirmektir.

Sonuç olarak, Bakü’deki gelişmeler Türkiye–Azerbaycan ilişkilerinin dayanıklılığını ölçen bir eşik olarak görülebilir. Bu eşik, tarafların her konuda aynı fikirde olup olmadığını değil, anlaşmazlıkları karşılıklı güveni koruyarak ele alıp alamadığını gösterecek. Şuşa Beyannamesi’yle kurumsallaşan müttefiklik; savunma, enerji, ticaret, ulaştırma ve bölgesel diplomasi alanlarında ürettiği sonuçlarla güç kazanmayı sürdürebilir. “İki devlet, tek millet” söylemi ise en sağlam karşılığını, farklılıkların açıkça konuşulabildiği ve ortaklığın somut çıkarlarla desteklendiği bir ilişkide bulacaktır.

Dr. Oğuzhan MANİOĞLU

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.