ABD’NİN AVRASYA STRATEJİSİ RUSYA’YA RAĞMEN BAŞARILI OLABİLİR Mİ?

upa-admin 30 Nisan 2013 2.892 Okunma 0
ABD’NİN AVRASYA STRATEJİSİ RUSYA’YA RAĞMEN BAŞARILI OLABİLİR Mİ?

Birleşik Devletlerin Avrasya Enerji Stratejisi’nin temel parametrelerini anlayabilmek için öncelikle Yeni Dünya Düzeninin temel özelliklerine bakılmalıdır.

Yeni Dünya Düzeni

20. yüzyıldaki milletlerarası politika ve jeopolitik yapılanmada çok kutuplu bir düzen üzerine kurulu münasebetler sisteminin yerini günümüzde Yeni Dünya Düzeni almaktadır. Washington ve NATO’daki müttefikleri 1991 senesinden bu yana yeni jeopolitik koşullar çerçevesinde dünyanın elzem jeostratejik noktaları ve rezervleri üzerindeki kontrolü daha değişik araç ve şekillerini gerçekleştirmeye başlamışlardır.[1] Küreselleşme, çok uluslulaşma ve toplumsal davranış ilkelerinin evrensel hale gelmesi; kapitalizmin görüşlerinin, sosyal toplumların ve yurttaş toplumlarının, demokrasi ve insan hakları kavramlarının milletlerarası alanda daha fazla yaygın hale getirilmesi; 11 Eylül 2001 tarihinden beri teröre karşı ortak mücadele ve NATO’nun giderek genişlemesi sayesinde küresel güvenlikte yeni bir yapılanma başlaması gibi girişimler Batılı ülkelerin izlediği yeni jeopolitiğin temellerini meydana getirmektedir.

Gerçekte Beyaz Saray ve ortakları Yeni Dünya Düzeni adı altında Versay’da ortaya konan kuralları tekrar gündeme getirmek, Avrupa’nın klasik jeopolitikçilerinin bir asır önce ortaya attıkları görüşleri (emelleri) ve kaideleri (kara Avrasya’sına egemen olmak, dünyanın enerji merkezleri, ulaşım ve transit hatları, hayati jeostratejik bölgeler, pazarlar ve üretim rezervleri üzerinde denetim kurmak vb.) hayata geçirmek için çaba göstermektedirler. Bu durum milletlerarası münasebetler sisteminin ana öznesi durumundaki ulus devletlerarasındaki münasebetlerin karakterinde, bilakis bu devletlerin gelişim çizgisi ve sosyal yapısında kritik değişikliklere sebebiyet vermekte, tarihin akışı üzerinde de büyük oranda etkili olmaktadır. Bir yanda Washington ve AB ülkeleri, öte yanda Pekin, Yeni Delhi, Moskova, Tokyo ve jeostratejik bakımdan aktif olan öteki ülkeler jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik menfaatlerini tam ve güvenli bir biçimde elde etmek, yeryüzünün muazzam maddi ve manevi kaynaklarıyla jeostratejik bölgelerine sahip olmak ve bunları denetimleri altında tutmaya yönelik olarak yeni planlar geliştirmekte, ittifaklar kurmakta ve mücadelelerini devam ettirmektedirler. Araştırmacılar tarafından yeni jeopolitik sistem “Belovejskaya Sistemi” ismiyle anılmakta ve Yeni Dünya Düzeni olarak tanımlanmaktadır.

Günümüzde jeopolitik, jeoekonomik ve jeostratejik özellikleri bakımından en ileri seviyeye ve lider ülke konumuna erişmeyi amaçlayan, hem birbirleriyle hem de diğer ülkelerle rekabeti devam ettirme gücünde olan Washington, Pekin, Moskova, Paris, Londra, Yeni Delhi ve Tokyo arasındaki jeopolitik münasebetler dünyanın tüm ülkelerinin bireysel ve ortak menfaatleri üzerinde doğrudan veyahut dolaylı olarak etkili olmaktadır. Birleşik Devletler, dünya hâkimiyeti için en çok olanağı ve hakkı olan, yeryüzünün tamamını denetim altında tutabilecek bir mekanizmaya sahip olan biricik ülke olarak görülmektedir. Bu şartlar altında sadece Beyaz Saray süper güç olarak nitelendirilmektedir.

Ülkesinde, bölgesinde ve dünyanın bazı kritik noktalarında (ancak tüm dünyada değil) ulusal menfaatlerini gerçekleştirebilen ve diğer devletleri de kendi menfaatlerini dikkate almak zorunda bırakma yeteneğine sahip bulunan devletler örneğin günümüzde G-8 olarak adlandırılan Birleşik Krallık, Japonya, Fransa, Almanya vb. büyük devletlerdir.[2] Moskova bu grupta yerini güçlendirmek için mücadelesini sürdürmektedir. Öte yandan ülkesinde ve bölgesinde, sınırlarına yakın bölgelerde özel menfaatlerini elde edebilen ve kendilerini savunabilen devletler bölgesel devletlerdir. Bu ülkelerin kendilerine uzak noktalardaki jeopolitik süreçler üzerinde ciddi bir etkisi olmamakla beraber, bunu kendi bölgelerinde yapma yeteneğine sahiptirler. Mesela Pekin, Tahran, Moskova, Ankara, İslamabad ve Kahire bu çerçevede değerlendirilebilir. Sıradan devletler olarak sınıflandırılan devletler ise ulusal menfaatlerini ülke içinde, bölgelerinde ve yeryüzünde kabiliyetleri ölçüsünde gerçekleştirme çabasındadırlar. Böyle ülkelerin kendi ulusal menfaatlerini garanti altına almalarının yöntemi, menfaatlerini üç gruba giren ülkelerin menfaatlerine uygun hale getirmektir.

Birleşik Devletlerin Avrasya Enerji Stratejisi

ABD’nin de içerisinde bulunduğu sanayileşmiş Kuzey ülkeleri mevcut küresel enerji düzeninin temel belirleyicileri olup, dünyadaki CO2 salınımlarının % 75’inin de kaynağını teşkil etmelerinin yanı sıra dünyanın doğal kaynaklarının % 70’ini tüketmektedirler.[3] Washington’un enerji politikasının küresel bir boyuta sahip olması dünya çapında artmakta olan arz ve kaynak çeşitliliği ile açıklanabilir. Halihazırda  Beyaz Saray kendi enerji güvenliğine ilaveten küresel iktisadi yapının devamlılığına yönelik dünyanın başlıca hidrokarbon üreticisi ülkeleriyle yakın işbirlikleri içindedir.

1990’larda Amerikan yönetimleri ülkenin daha çok uzun dönemdeki enerji güvenliğinin sağlanması için çaba sarf etmişlerdir.[4] 2000’li yıllara bakıldığı zaman ABD’nin özellikle Körfez ülkelerinden ithal ettiği petrol miktarında artış görülmüştür. Bundan ötürü, Beyaz Saray stratejik hedef olarak hem kendisinin hem de dünya enerji talebini karşılayabilecek her türlü kaynak çeşitliliğinin (özellikle Hazar Havzası) ve enerji kaynağının temin edilmesini ortaya koymuştur. Petrol ihracatçılarının sayısının çoğalması öncelikle Körfez bölgesinde patlak verebilecek herhangi bir siyasi kargaşa esnasında ABD, Batı Avrupa ve Japonya’ya petrol sevkıyatında yaşanabilecek kesinti riskini de asgariye düşürmüş olacaktır. Bu bağlamda, Körfez ülkelerinin ve OPEC’in dünya petrol fiyatlarını belirlemesi de bir nebze olsun azaltılabilecektir.

Zbigniew Brzezinski’ye göre sınırlı bir büyüklüğe ve az bir nüfusa sahip olmasına rağmen, Bakü elinde bulundurduğu çok büyük enerji kaynaklarıyla jeopolitik bakımdan elzemdir.[5] Hazar Denizi yatağı ve Orta Asya zenginliklerini içeren şişe içindeki bir mantardır. Eğer Bakü tamamen Moskova’nın kontrolü altına girerse Orta Asya devletlerinin bağımsızlığı büyük ölçüde anlamsızlaşabilir. Bunun ertesinde Bakü’nün son derece önemli petrol kaynakları da Kremlin’in hakimiyetine girebilir. Rusya’nın hakimiyeti dışında bir bölgeden geçen boru hattıyla Batı pazarıyla bütünleştirilmiş olan Azerbaycan, ileri ve yüksek enerji tüketimi olan ekonomilerle zengin enerji kaynaklarına sahip Orta Asya arasında ulaşımı gerçekleştirebilen bir anayol olma potansiyeline sahiptir.

Orta Asya, enerji kaynaklarının geliştirilmesi bakımından çok büyük bir potansiyele sahiptir. Astana’nın, 2015 yılı itibariyle en büyük beş petrol ihracatçısından biri olma potansiyeli söz konusudur. 2002’de üretimi, günlük 900.000 varili aşacaktır ki bu miktar 2015 yılında günde 5 milyon varil civarına yükselecektir.[6] Bu, Kuveyt veya İran’dan daha fazla olacağı anlamına gelmektedir. Aşkabat, 101 trilyon metreküp olarak tahmin edilen ve dünyanın en büyük büyüklerinden birisi olarak nitelendirilen gaz rezervlerine sahiptir. Bu ülkenin günlük petrol üretimi 160.000 varil civarındadır. Hazar bölgesi, Ortadoğu’da gerçekleştirilen üretime rakip olamayacaksa da, gelecek 10 yıl içinde üretim büyüklüğü bakımından OPEC üyesi olmayan en büyük üretici olma yolunda ilerlemektedir. Hazar Havzası’nın dışarıya çıkışının olmamasından ötürü, buradaki üreticiler hidrokarbon kaynaklarını dünya pazarlarına ulaştırma konusunda büyük meydan okumalarla karşı karşıyadırlar. Bu ülkelerin potansiyellerini gerçekleştirmeleri ve bağımsızlık ve de refahlarını güçlendirmeye yardımcı olmak amacıyla Birleşik Devletler, çoklu boru hatlarının geliştirilmesini desteklemektedir. Hazar Boru Hattı Konsorsiyumu, Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı (BTCPBH) bu çerçevede öne çıkan bazı önemli projelerdir.

28 Ocak 2010 tarihinde 1998 yılında Hazar temelli enerji diplomasisi yürütmek için atanan Birleşik Devletler Dışişleri Bakanlığı’nın Avrasya Enerji Birimi Özel Temsilcisi Büyükelçi Richard Morningstar Amerikan İlerleme Merkezi’nde yaptığı bir konuşma ile Birleşik Devletlerin 2010 ve sonrasında Avrasya Enerji Stratejisi’ni ortaya koymuştur. Alternatif teknolojilere ilaveten tüm enerji kaynaklarının kullanımında verimliliği ve muhafazasına destek verirken, diğer yandan da yeni petrol ve doğalgaz kaynaklarının geliştirilmesini teşvik etmek bu stratejinin ilk ayağıdır. Washington burada Azerbaycan veyahut Türkmenistan’da yeni gaz üretimine değinirken, bunun Birleşik Devletlerin çıkarına olmadığının altını çizmektedir.[7]  Bu durum küresel enerji güvenliğini arttıracak biçimde uluslararası gaz akışına katkı sunacaktır. Bu stratejinin bir diğer boyutu ise, Amerikan yönetiminin Avrupa’nın kendi enerji güvenliğini sağlamaya yönelik arayışlarına destek verme arzusudur. Bu stratejinin son halkasında ise; Birleşik Devletler, Kafkasyalı ve Orta Asyalı üretici ülkelerin hidrokarbon kaynaklarını satmaları için yeni pazarlar bulmalarına yardımcı olmak yer almaktadır.

Sovyetler Birliği’nin parçalanmasının ertesinde, eski Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının ötesinde, yeni bağımsızlığını kazanmış çoğunlukla kültürel miras bakımından Türk olan Orta Asya devletleri, şimdilerde Ankara’yı beklemektedirler.[8] Ankara’nın daha aktif ekonomik ve kültürel münasebetler tesis etmesi, enerji zengini ancak jeopolitik olarak gelişmemiş bu bölge bakımından, modernleşme, laikleşme ve en nihayetinde demokratikleşme yönünden potansiyel bir baskı unsuru teşkil edebilir. Şu da eklenmelidir ki Kremlin, Orta Asya’nın enerji ihracatına doğrudan erişimde tekel olmak arzusundadır, ancak Ankara’nın yükselen bölgesel rolü – Bakü ve Tiflis’le işbirliği dâhilinde – Avrupa’nın Hazar Denizi aracılığıyla Orta Asya’nın petrol ve doğalgazına doğrudan erişmesine yardımcı olabilir.

Avrasya, Washington ve Ankara arasında giderek daha da önemli ve stratejik olan bir işbirliği bölgesi özelliğine sahiptir. Enerji talebinin artış gösterdiği bir dönemde, enerji kaynaklarına erişim ve enerji kaynaklarının kontrolü için verilen küresel mücadele artmıştır. Washington, Moskova, Brüksel ve Pekin, bu bölgelerde mühim çıkarları ve nüfuzu olan temel küresel aktörlerdir.[9] Ankara, Bakü ve Tahran ise ön plana çıkan önemli bölgesel aktörlerdir. Hazar bölgesi enerji kaynaklarını uluslararası pazarlara taşıma konusu, enerji üreticileri, enerji geçiş ülkeleri ve enerji tüketicileri arasındaki münasebetleri daha da karmaşık bir hale getirerek, “boru hattı siyasetini” enerji güvenliğinin olmazsa olmaz bir parçası haline getirmektedir. Bu açıdan bir enerji geçiş ülkesi olarak Türkiye gittikçe daha ön plana çıkmaktadır. Ankara, Bakü, Tiflis ve Washington arasındaki yoğun işbirliği neticesinde gerçekleşen Doğu-Batı Enerji Koridoru, bu girişimlerin kritik bir parçasını meydana getirmektedir. Enerji Koridoru’nun esas hedefi, Kafkas ve Orta Asya hidrokarbon kaynaklarını güvenli, Moskova ve Tahran’a alternatif rotalar üzerinden Avrupa ve dünya pazarlarına taşımaktır.

BTCHPH, Güney Kafkasya Doğalgaz Boru Hattı ile Trans-Hazar Doğalgaz Boru Hattı Projeleri (Türkiye-Yunanistan-İtalya Boru Hattı Projesi ve Nabucco Projesi), demiryolları ve tamamlayıcı altyapı projeleri bu koridorun ana unsurlarını teşkil etmektedir. BTC Projesi, açık denizlerden uzak Hazar bölgesi petrolünün küresel enerji pazarlarına erişimini sağlamak maksadıyla Moskova’ya alternatif bir geçiş yolu açması dolayısıyla, Batı enerji güvenliği bakımından hayati derecede önemlidir.

Bu noktada gündeme gelen ve önemi artan bir bölge ise Karadeniz bölgesidir. Karadeniz havzası, dünyanın öteki çatışma bölgelerine yakın olmasına karşın göreceli bir istikrara sahip bulunmaktadır. ABD ve diğer Batılı güçler değişik politik gelişmeleri gerekçe göstererek Karadeniz havzasında doğrudan veyahut dolaylı yoldan müdahil olma girişimlerini devam ettirmektedirler.[10] Karadeniz havzası, coğrafi konumdan ötürü çok hayati stratejik, jeopolitik ve jeostratejik öneme haizdir. İlk planda bu coğrafya Rusya, Kafkasya ve Orta Asya’ya yakınlığından dolayı enerji, nakil ve ulaşım yolları üzerinde yer almaktadır. Moskova’nın en kritik ticari ve askeri limanları Karadeniz kıyısındadır. Deniz taşımacılığı açısından Kremlin’in bu limanları ülke ekonomisi açısından elzemdir. Moskova, Batı’nın özellikle Avrupa’nın enerji gereksinimini karşılarken Karadeniz limanlarından faydalanmaktadır. Buna ilaveten Orta Asya’nın Batı pazarlarına erişmek için yararlanabileceği en kritik alternatiflerden biri Karadeniz’dir.

Kafkasya ülkelerinin özellikle Azerbaycan’ın Batı pazarlarına erişmekte en akılcı seçeneği Karadeniz’dir. Karadeniz’de yer alan hâlihazırdaki enerji, nakil hatları ve gelecekte yenilerinin yapılması fikri, Avrupa enerji gereksinimini tedarik ve sağlama için Karadeniz’in vazgeçilmez olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Soğuk Savaş zamanında Karadeniz havzası Türkiye dışında doğu bloku ülkelerinin hâkimiyeti altında olduğundan genellikle SSCB egemenliğindeydi. Moskova’ya ilaveten Sovyetler Birliği’nin bir parçası olan Tiflis, Bükreş ve Sofya, Varşova Paktı üyesi olup Karadeniz’de yer almaktaydılar. Soğuk Savaş zamanında SSCB’nin hâkimiyet alanında bulunan Karadeniz’de Sovyetler Birliği’nin ve ertesinde Varşova Paktı’nın ortadan kalkmasından sonra dengeler Batı lehine değişmiş oldu. Tiflis bağımsızlığını elde ettikten sonra liderlerinin tercihi sonucunda süratli bir biçimde Moskova’dan uzaklaşarak Batı eksenine yaklaştı. Etnik problemlerin gün yüzüne çıkmasıyla kısa vadede ülkenin bazı bölgelerinde Gürcistan’ın egemenliğine halel gelmeye başladı. Ertesinde Kremlin’in Güney Osetya sorunu gerekçesiyle Tiflis’e savaş açması bağımsızlığını yeni elde eden bu küçük ülkeyi hayati problemlerle baş başa bıraktı. Tiflis’in Moskova ile problemleri halen sürmektedir.

Ankara’nın enerji gereksiniminin büyük bölümü Moskova ve Bakü’den doğrudan, Hazar’ın doğu kıyısından dolaylı yoldan boru hatları vasıtasıyla Karadeniz üzerinden karşılanmaktadır. Karadeniz coğrafyası üzerinden Ankara’ya nakledilen enerji kaynakları Akdeniz limanlarından, boğazlardan ve batı sınırından dünya ve Avrupa pazarlarına taşınmakta, bu sayede ülke dikkate değer bir döviz girdisi elde etmektedir.[11]

Washington, Hazar’daki doğalgazın uluslararası pazarlara taşınmasını da Doğu-Batı Enerji Koridoru Stratejisi’nin bir unsuru olarak kıymetlendirmektedir.[12] Bu kapsamda Bakü’nün Şah Deniz doğalgazı ile Aşkabat doğal gazının aynı koridorda taşınması Washington tarafından planlanmıştır. Bunun yolu ise Hazar Denizi geçişli bir boru hattıyla Aşkabat ve Bakü doğalgazlarının batı pazarlarına taşınmasıydı. Ankara’nın Moskova’dan Karadeniz’in altından geçen boru hattıyla doğalgaz getiren Mavi Akım projesini öncelikli olarak düşünmesi ve bu projenin hayata geçirilmesi, ABD açısından Doğu-Batı Enerji Koridoru Stratejisi için bir engel olarak değerlendirilmiştir. Rusya’dan Türkiye’ye 30 milyar metreküp gaz taşıyacak bu hattın Ankara’nın talebini karşılayacağı ve Aşkabat gazına gereksinimi olmayacağı Hazar geçişli boru hattı projesi için anlaşma yapan Amerikan firması PSG tarafından da dile getirilmiştir.[13]

Beyaz Saray’ın Afganistan’a askeri operasyon gerçekleştirmesinde ve Orta Asya’ya askeri olarak yerleşmesinde terörizme karşı mücadelenin haricinde de bazı unsurlar etkili olmuştur. Afganistan Savaşı, Washington’a bölgede politik, iktisadi ve savunma hususlarında uzun süredir elde etmeyi istediği çeşitli fırsatlar sunmuştur. Bunlardan bir tanesi de Orta Asya petrol ve gaz rezervlerinin işletilmesi konusudur.[14] Beyaz Saray, Kremlin’in Orta Asya ve Hazar Havzası’ndaki etkinliğini kırmanın ve bölgede etkin konuma ulaşmanın boru hatlarının Moskova’yı devre dışı bırakacak şekilde yeniden oluşturulması ve böylece Kremlin’in bölge enerji kaynaklarının milletlerarası piyasalara taşınmasındaki hâkim durumuna son vermekten geçtiği savından hareket etmektedir. Bu sebeple enerji kaynaklarının taşınması problemi bölge üzerindeki güç mücadelesinin araçlarından birisi olmuştur.[15]

Bu çerçevede petrol ve doğalgaz boru hatlarını Orta Asya’dan Güney Asya’ya genişletme hedefi, Washington’u Hazar Denizi’nin doğusunda bazı güvenlik önlemleri almaya zorlamıştır. Bu projelerden en mühimi olan Türkmen doğalgazının Afganistan ve Pakistan üzerinden geçecek olan 1.735 km’lik boru hattıyla Hint Okyanusu’na taşınması, Bill Clinton yönetimi süresince gündemde önemli yer işgal etmişti. Aşkabat’ta bulunan dünyanın dördüncü büyük doğalgaz yataklarının işletilmesi ihalesini 1996 senesinde ABD’li Unocal şirketinin kazanmasına rağmen proje Taliban idaresinin ülkede istikrarı tesis edememesinden ötürü faaliyete geçirilememişti.[16]  Daha evvel Taliban’a destek vererek Türkmen gazının Moskova ve Tahran haricinde bir rotayla milletlerarası pazarlara taşınması konusunda başarısız olan Washington, bu kez bu yolu kendisi zorlamayı amaçlamıştır. Beyaz Saray’ın terörizme karşı savaş kapsamında Afganistan’a operasyon yapması ve bu çerçevede bu ülkenin yeniden inşası görevini üstlenmesi, terörizmle mücadeleye ilaveten aynı esnada bu hattın yapılabilmesi için müsait zemin hazırlamaya yönelik bir girişimdir.

Afganistan harekâtının ertesinde Trans-Afganistan Boru Hattı Projesi Washington’un güçlü desteği ile yeniden canlandırılmıştır. 27 Aralık 2002’de Aşkabat, Kabil ve İslamabad arasında boru hattı yapımına yönelik bir anlaşma yapılmıştır. Aşkabat, Kabil, İslamabad ve Yeni Delhi arasında 25 Nisan 2005’te İslamabad’da 7,6 milyar dolara tamamlanması öngörülen boru hattının yapımına 2010’da başlanmasını ve 2015’te gaz akışının gerçekleştirilmesini hedefleyen bir çerçeve anlaşması imzalanmıştır.[17] 11 Aralık 2010’da Aşkabat’ta hattın yapımına ve bu hususta gerekli güvenlik önlemlerinin alınmasına ilişkin bir hükümetler arası anlaşma imza edilmiştir. 17 Mayıs 2012’de Hindistan devlet enerji şirketi GAIL, Aşkabat ile doğalgaz satış anlaşması yapmıştır. ABD Dışişleri Bakanlığı da projeye verdiği desteği yineleyerek bu projenin alternatifi olan Tahran doğalgazının Pakistan aracılığıyla Hindistan’a taşınması seçeneğine olumsuz yaklaşmıştır.

Boru hattının yapımına ilişkin girişimler 2008’den beri artmasına karşın güvenlik probleminin henüz çözülememesi büyük bir engel olarak varlığını devam ettirmektedir.[18] Fakat Trans-Afganistan boru hattının yapımına yönelik politik anlamda kaydedilen mesafe dikkat çekicidir. Buna ilaveten Kabil’de güvenliğin tesis edilmesi ve hattın yapımına başlanması halinde Washington mühim bir başarı kazanmış olacaktır. Böylelikle Aşkabat doğalgazının milletlerarası pazarlara taşınması hususunda Moskova’nın tekeli ortadan kalkacak, böylece Kremlin’in bölgedeki hâkimiyeti güç kaybedecektir.

Ankara’nın destek verdiği Nabucco projesi hususunda da Azerbaycan en ön plana çıkan ülkelerden birisidir.[19] İki başkent arasında 7 Haziran 2010’da doğalgaz satış ve taşıma anlaşmasına imza konulmuştur. Taraflar Azerbaycan’ın Şah Deniz havzasından 2016 senesinden sonra Türkiye’ye verilecek olan gazın miktarı ve fiyatı konusunda anlaşmışlardır. Fiyat hususunda ayrıntılar verilmezken, Türkiye Enerji Bakanı Taner Yıldız, Ankara’nın 2016 senesinde 2 milyar metreküp, 2017 senesinde 4 milyar metreküp ve 2018 senesinde 6 milyar metreküp gaz alma hakkını garanti altına aldığını belirtmiştir. Bakü’ye Ankara üzerinden Avrupa’ya gaz satışı hususunda Türkiye’de bir şirket kurma hakkını veren bir anlaşma da aynı görüşmelerde imza altına alınmıştır.[20]

Burada ayrıca şöyle bir durum da söz konusudur. İlham Aliyev’in Nisan 2009’da Rusya’ya gerçekleştiği ziyaret esnasında Şah Deniz 2 sahasından Moskova’ya gaz satışı konusunda anlaşmaya varılmıştır. Bunun ilk aşaması 27 Mart 2009’da Azerbaycan şirketi SOCAR ile Gazprom arasında akdedilen mutabakat muhtırası olmuştur.[21] Bağımsızlığını kazandığı andan beri Moskova’dan gaz ithalatında bulunan Bakü’nün ilk kez Moskova’ya doğalgaz ihraç edecek olması sebebiyle anlaşma dikkate değerdir. Doğalgaz üretiminde düşüşle karşılaması, Kremlin’i Avrupa’ya gaz sağlama için gerek duyduğu gazı başka yerlerden sağlamak zorunda bırakmıştır. Bakü, enerji anlaşmalarından Moskova’nın Karabağ problemindeki tutumunu değiştirmek için de faydalanmak istemiştir.[22] Bakü’nün Moskova ile Şah Deniz 2 sahasından gaz ihracı hususunda anlaşmaya varması Bakü’nün Nabucco için yeterli gazı olup olmadığı tartışmalarını alevlendirirken, Aşkabat’ın durumundaki belirsizlik Nabucco için diğer bir sorun olarak kıymetlendirilmektedir.

Fakat eğer Bakü ile Aşkabat arasında gelişmekte olan münasebetler sonucunda Azeri gazıyla Türkmen gazının birlikte taşınması hususunda bu iki ülke mutabakata varırlarsa ve firmalar da bu gaz boru hattı için kararlılık gösterirlerse Hazar geçişli boru hattı projesi hayatiyet kazanır.[23] Bu noktada temel sorunlar Bakü ile Aşkabat arasında Serdar/Kepez gaz sahaları konusundaki sürtüşme ve Hazar’ın statüsü ile ilgili tartışmalardır. Buna ilaveten Aşkabat’ın Moskova ile 2003’te imzaladığı ve 2028’e kadar geçerli olacak gaz satış anlaşmasının da gazın miktarıyla ilgili probleme sebebiyet verebileceği dillendirilmektedir.

Buradan da anlaşılmaktadır ki; Moskova, Gazprom destekli Güney Akım Projesi’ni ön plana çıkararak Nabucco projesinin ehemmiyetini azaltmak için büyük gayret göstermektedir. Kremlin Aşkabat ve Astana ile imzaladığı uzun vadeli enerji anlaşmaları ile oluşum safhasındaki Nabucco projesinin potansiyel gaz arzını azaltmıştır.[24] Beyaz Saray, Avrasya enerji rekabetinde dikkate değer bir küresel aktör olarak pozisyonunu yeniden belirlemelidir. Kremlin arz rotaları üzerindeki hâkimiyetini tekelleştirme girişimlerinde bulunurken, özellikle görece arka plana itilmiş doğalgaz alanında Ankara ile pro-aktif bir ortak strateji izlemesi hayatidir. Netice olarak, Beyaz Saray’ın Nabucco projesinde Ankara’ya desteği hayati derecede önem arzetmektedir.

Washington’da geçen sene 31.cisi gerçekleştirilen yıllık Türk-Amerikan Konseyi (ATC) toplantısının kapanış oturumunda bir konuşma yapan Birleşik Devletler Enerji Bakan Yardımcısı Daniel Poneman önemli açıklamalarda bulunmuştur.[25] Poneman, Türkiye’nin Avrupa’ya giden enerji yollarının yaşamsal kavşak noktasında yer aldığını ifade etti. Enerji güvenliği meselesinin bütün taraflar açısından önemini vurgulayan belirten Poneman, Ankara’nın bu tarz enerji güvenliğini tesis etme bakımından üstlenmekte olduğu rolün farkında olduklarının altını çizdi. Birleşik Devletlerin uzun zamandan beri güney koridorunu meydana getiren gaz boru hatlarını destek verdiğine işaret eden Poneman, bu koridorun amacının yeni gaz kaynaklarını Avrupa’ya Türkiye üzerinden iletmek olduğunu sözlerine ekledi.

Yeni Büyük Oyun olarak adlandırılan mevcut düzendeki en önemli unsurlardan jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik bakımından elzem kabul edilen bölgelerin süper güç ve büyük devletler tarafından kontrol altında tutulmasıdır. Bu bölgelerin en önde gelenlerinden birisi Avrasya bölgesidir. Avrasya bölgesini bu kadar çekici kılan unsur bu bölgede muazzam ölçekte petrol ve doğalgaz kaynaklarının var olmasıdır. 21. Yüzyılda süper güç konumunda olan Birleşik Devletler bu bölgeyi denetim altında tutabilmek için çeşitli politikaları uygulamaya sokmaktadır. Küresel güç özelliğine sahip bir devlet olan Rusya Federasyonu da burada hâkim olduğu alanlarda kontrolü kaybetmemeye yönelik değişik araçları kullanmaya dayalı bir politika takip etmektedir. AB, Çin, Hindistan, Türkiye ve İran bu bölgede hayati menfaatlere sahip ülkeler olarak kıymetlendirilmektedir.

Rusya Federasyonu, hidrokarbon kaynaklarının çıkartılması, işlenmesi ve dünya pazarlarına taşınması konusundaki tekel durumunu sürdürmeyi dış politikasının önceliklerinden birisi olarak uygulamaya devam etmektedir. Bu kapsamda Bakü, Aşkabat, Astana ve Alma Ata ile yakın ilişkiler kurmak suretiyle onları kendi etki alanında tutmaya çalışmaktadır. Bu ülkeler, denize çıkışlarının bulunmamasından dolayı sahip oldukları büyük miktarlardaki petrol ve doğalgazı dış pazarlara satma konusunda sıkıntılı durumdadırlar. Moskova ise Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan ile uzun dönemli hidrokarbon alım-satım anlaşmaları imzalayarak bu ülkelerin kendisine olan bağımlılığını arttırmaktadır.

Birleşik Devletler ise enerji kaynakları bakımından zengin olan bu ülkeleri kendi safında tutmaya çalışarak müttefiklerinin enerji güvenliğini kaynak çeşitliliği sağlamak suretiyle tesis etmeye çalışmaktadır. Ayrıca Avrasya gibi bir bölgenin Kremlin’in hâkimiyetine terk edilmesi Washington gibi bir süper güç tarafından kabul edilebilecek bir durum değildir. Bu çerçevede SSCB’nin yıkılmasından 2000 yılına kadar olan süreçte belirgin bir avantaja sahip olan Beyaz Saray, 2000 yılında Vladimir Putin’in Rusya Federasyonu devlet başkanı seçilmesiyle bu üstünlüğünü yavaş yavaş kaybetmeye başlamıştır. Takip ettiği sert ve merkeziyetçi politikalar sayesinde Rusya’yı tekrardan ayağa kaldıran Putin, Rusya’nın bu bölgeye geri dönüşünü de müjdelemiştir. Sahip olduğu muazzam boyutta hidrokarbon kaynaklarının satışı sayesinde gücünü giderek artıran Kremlin, gerektiğinde askeri güç kullanarak gerektiğinde elindeki diğer kaynaklar vasıtasıyla bu bölgede ben de varım demektedir.

Sonuçta şunu söylemek mümkündür. Birleşik Devletlerin, Avrasya bölgesinin hâkimiyetine yönelik geliştirdiği politikanın en dikkate değer unsurlarından birisi olan Avrasya Enerji Stratejisi, çoğu zaman Kremlin’in karşı ataklarına cevap verememektedir. Kremlin kendisine alternatif olarak geliştirilen boru hatları projelerine karşı projeler geliştirerek ve Orta Asya ve de Kafkasya ülkeleri üzerindeki etkinliğini kullanarak cevap vermemektedir. Orta Asya ülkelerinin bu baskılara çoğu zaman boyun eğdikleri düşünüldüğünde Rusya’nın takip ettiği bu politika başarılı olarak nitelendirilebilir.  ABD’nin Avrasya Enerji Stratejisi, Rusya’nın Avrasya bölgesindeki hidrokarbon kaynaklarının çıkartılması, işletilmesi ve dünya piyasalarına satılması konusundaki güce dayanan politikaları karşısında çoğu zaman büyük engellerle karşılaşmaktadır. Nabucco projesi konusunda güçlü bir destek ortaya koyan Washington’a karşı Moskova Kuzey Akım, Güney Akım gibi projeler ortaya koyarak cevap vermektedir. Ayrıca AB ülkelerinin kendisine doğalgaz alanında giderek artmakta olan bağımlılığından çok güzel bir biçimde faydalanarak kendi yanına çekmektedir. AB ülkeleri, Rusya’nın izlediği böl-yönet politikası karşısında çoğu zaman çaresiz durumda kalmaktadırlar.

Şu anda yukarıda bahsedilen hususlardan dolayı Kremlin bir adım öndedir. Süper güç Birleşik Devletler bu mücadeleyi kaybetmemek elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Washington ve Moskova arasında Avrasya enerji kaynaklarının kontrolüne yönelik Yeni Büyük Oyun olarak kıymetlendirilen bu mücadelenin bu kaynaklar var olduğu sürece devam edeceği öngörülebilir.

Sina KISACIK


[1] Ali Hasanov, Jeopolitik, Çev. Azad Ağaoğlu, Fuad Şammedov (İstanbul: Babıali Kültür Yayıncılığı, 2012),  ss. 338-339.

[2] Hasanov, Jeopolitik, s. 340.

[3] Şatlık Amanov, ABD’nin Orta Asya Politikaları  (İstanbul: Gökkubbe Yayınları, 2007), s. 149.

[4] Gal Luft, “United States: A Shackled Superpower,” içinde Gal Luft ve Anne Korin (ed.), Energy Security Challenges for the 21st Century: A Reference Handbook, (United States of America: Praeger Security International, 2009), ss. 149-150.

[5] Zbigniew Brzezinski, The Grand Chessboard: American Primacy and Its Geostrategic Imperatives (New York: Basic Books, 1997), ss. 46-47.

[6] “Frequently Asked Questions About U.S. Policy In Central Asia,” U.S. Department of State Bureau of European and Eurasian Affairs, 27 Kasım 2002,  http://2001-2009.state.gov/p/eur/rls/fs/15562.htm ( Erişim Tarihi: 9 Şubat 2013).

[7] Richard L. Morningstar, “2010 Outlook for Eurasian Energy”, Center for American Progress, 28 Ocak 2010, http://www.americanprogress.org/events/2010/01/av/morningstar_remarks.pdf, (Erişim Tarihi: 30 Mart 2011).

[8] Zbigniew Brzezinski, Strategic Vision America and the Crisis of Global Power ( New York: Basic Books, 2012), s. 136.

[9] Şuhnaz Yılmaz Özbağcı, “Türkiye-ABD İlişkileri,” içinde Faruk Sönmezoğlu, Nurcan Özgür Baklacıoğlu ve Özlem Terzi (ed.), XXI. Yüzyılda Türk Dış Politikasının Analizi, (İstanbul: DER Yayınları, 2012), ss. 339-340.

[10] Abbas Karaağaçlı, Orta Doğu’dan Orta Asya’ya 2009-2012 Yılları Arasında Farklı Bir Bakış ( İstanbul: Yeniyüzyıl Yayınları, 2013), ss. 403-404.

[11] Karaağaçlı, Orta Doğu’dan Orta Asya’ya 2009-2012 Yılları Arasında Farklı Bir Bakış, s. 408.

[12] Kamer Kasım, “ABD’nin Kafkasya Politikası”, içinde M. Turgut Demirtepe (der.), Orta Asya ve Kafkasya Güç Politikası, (Ankara: USAK Yayınları, 2008), s. 127.

[13] Robert Lyle, “Caspian: Views on Differ on Viability of Oil Pipelines,” Radio Free Europe/Radio Liberty, 09 Mart 1999, http://www.rferl.org/content/article/1090708.html ( Erişim Tarihi: 07 Şubat 2013).

[14] Simon Tisdall, “Reaching the parts other empires could not reach In return for security in the region, the US will snap up central Asia’s oil”, The Guardian, 16 Ocak 2002, http://www.guardian.co.uk/world/2002/jan/16/afghanistan.oil (Erişim Tarihi: 15 Nisan 2013).

[15] Artashes Pkhrikyan, “Geopolitics of Caspian Oil”, http://www.bvahan.com/armenianway/aw/Pkhrikian_Artashes/index.html, (Erişim Tarihi: 15 Nisan 2013).

[16] Alec Rasizade, “Entering the Old Great Game in Central Asia”, Alternatives, Cilt: 1, Sayı: 2, Yaz 2002, http://www.alternativesjournal.net/volume1/number2/rasizade.htm (Erişim Tarihi: 15 Nisan 2013).

[17] Turkmenistan-Afghanistan-Pakistan-India Gas Pipeline: South Asia’s Key Project”, PetroMin Pipeliner, Nisan-Haziran 2011, ss.6-7, http://www.pm-pipeliner.safan.com/mag/ppl0411/r06.pdf ( Erişim Tarihi: 16 Nisan 2013).

[18] Alexander Sustov, “ What the Future Holds for the Trans-Afghanistan Pipeline”, RIA Novosti, 30 Mayıs 2012, http://en.rian.ru/international_affairs/20120530/173754484.html (Erişim Tarihi: 16 Nisan 2013).

[19] Kamer Kasım, “Türkiye’nin Kafkasya Politikası 2010,” içinde Burhanettin Duran, Kemal İnat ve Mesut Özcan (ed.), Türk Dış Politikası Yıllığı 2010, (Ankara: SETA Yayınları, 2011), s. 377.

[20] Shahin Abbasov, “Turkey, Azerbaijan Gas Agreement Reached, but Talks to Continue,” Eurasianet, 07 Haziran 2010, http://www.eurasianet.org/node/61234 (Erişim Tarihi: 27 Ocak 2013).

[21] Shahin Abbasov, “Azerbaijan: Is Bakû Offering a Natural Gas Carrot to Moscow for Help with Karabakh?”, Eurasianet, 19 Nisan 2009, http://www.eurasianet.org/departments/insightb/articles/eav042009a.shtml, (Erişim Tarihi: 1 Şubat 2013).

[22] Rovshan Ibrahimov, “Nabucco as a Chess Game: Azerbaijan’s Next Move,” Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu, 7 Mayıs 2009, http://www.usak.org.tr/EN/makale.asp?id=960, (Erişim Tarihi: 1 Şubat 2013).

[23] Kasım, “ABD’nin Kafkasya Politikası”, s. 128.

[24] Özbağcı, “Türkiye-ABD İlişkileri,” s. 341.

[25] Alparslan Esmer, “ABD’ den Enerji Güvenliği Konusunda Türkiye’ye Destek,” Amerika’nın Sesi, 13 Haziran 2012, http://www.amerikaninsesi.com/content/abd-enerji-guvenligi-konusunda-turkiye-destek/1208145.html, (Erişim Tarihi: 16 Temmuz 2012).

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.