ARZ-I MEV’UD: VAAD EDİLMİŞ TOPRAKLAR

upa-admin 18 Temmuz 2014 3.397 Okunma 0
ARZ-I MEV’UD: VAAD EDİLMİŞ TOPRAKLAR

Devlet terörü, savaş suçu ve insanlık suçu kavramlarını en çok işittiğimiz zamanlar, kuşkusuz İsrail’in Filistin’e ve özellikle Gazze’ye uyguladığı aşırı şiddet ve müdahale dönemleridir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Balfour Deklarasyonu’nun (1917) ilan edilmesi, Filistin topraklarında İsrail devletinin kurulmasının önemli  bir kilometre taşı olmuştur. Dönemin ABD Başkanı Wilson’un da İsrail devletinin kuruluşunu desteklemesiyle, 1948 yılında BM kararıyla İsrail devleti ilan edilmiş oldu. Yani o günden bugüne İsrail ve Filistin topraklarında savaş ve şiddetin tohumları atılmış oldu.

“Sabun Köpüğü” barış girişimleri barışa hizmet etmedi.

1948, 1967, ve 1973 Arap-İsrail savaşlarıyla İsrail işgal yoluyla Arap topraklarını ele geçirmekle kalmamış, sonrasında resmi uluslararası karar ile 1967 sınırlarına dönem kararını uygulamayı reddetmiştir. Her ne kadar 1979 Camp David Anlaşması ile Mısır ve İsrail arasında barış havasının hüküm sürdüğünden bahsedilse de, taraflar arasında tam anlamıyla mutabakat sağlamak mümkün olmadı. Açık hava hapishanesine döndürülen Gazze şeridi ve uygulanan ekonomik ambargolar bölgede tam anlamıyla insanlık dramının yaşanmasına zemin hazırladı.

İki ülke içindeki siyasi uyumsuzluk dış ilişkileri olumsuz etkiledi.

Peki bugün neden İsrail neredeyse bütün bölge halklarının gözünde “savaş devleti” olarak kabul ediliyor? Bugün sokaktan kime sorsanız, İsrail dediğinizde aklına hemen sanki her an caddelerinden birine havan topu düşecek bir ülke geliyor. İsrail parlamentosu içinde aşırı sağ ve sol partiler arasındaki çekişme bazen Arap-İsrail meselelerin unutulmasına bile neden oluyor. Elbette aynı şey Filistin için de geçerli. Filistin topraklarında Hamas ve El-Fetih’in davalarını tek bir ses olarak dile getirememeleri, dolayısıyla çift başlı Filistin idaresi altında siyasi uzlaşının sağlanamaması, Filistin’in İsrail karşısında elini zayıflatan en büyük sebeplerden biri oldu.

İsrail “misket bombaları” kullanarak savaş suçu işledi.

2008 “Dökme Kurşun Operasyonu” ile birlikte Filistin’in Gazze topraklarına İsrail kuvvetlerince askeri operasyon düzenlenmiş, bu operasyonlarda uluslararası hukuk tarafından yasaklanmış olan “misket bombaları” kullanılmıştı. Lakin birçok uluslararası kınama veya uyarıya rağmen İsrail üzerinde herhangi bir yaptırım uygulanmamıştı.

İşte bugün yine tarihin tekerrürünü yaşıyoruz. İsrail Gazze’yi bombalıyor, havadan, denizden ve karadan harekat düzenliyor ve yine başta çocuklar olmak üzere masum halk yaşamını yitiriyor. Ülkeler kınama mesajı yayınlıyor, başta Türkiye olmak üzere birçok ülkenin insanları İsrail’e lanet yağdırıyor.

Peki sonuç nedir? 

Bu sorunun cevabı; tıpkı geçmişte olduğu gibi somut çözüme yönelik adımlar atılması yönünde basiretsiz politikaların izlenmesi olacaktır. Çünkü genel olarak uluslararası sistem dahilinde İsrail’e yaptırım uygulayacak bir mekanizma yok. Afganistan ve Irak savaşları ile son olarak Libya’ya yapılan müdahaleler, insani olmaktan ziyade petrolün kontrolünü sağlama ve koruma amacına dönüktü. Görüldüğü üzere; uluslararası barışı korumakla mükellef olan Birleşmiş Milletler için “barış” kelimesi sadece kağıt üzerinde anlam ifade ediyor.

Sorumlu İsrail halkı değil, İsrail hükümetidir.

Elbette İsrail derken burada tüm İsrail halkını bu insanlık suçundan sorumlu tutamayız. İsrail içinden ve başta Türkiye olmak üzere diğer ülkelerde yaşayan ve Siyonizmi reddeden ya da İsrail’in politikalarına tepki duyan Yahudi vatandaşlar, Tel-Aviv hükümetinin aşırı sağcı savaş yanlısı politikalarını kabul etmiyorlar. Dolayısıyla en büyük cezai sorumluluk; Arap ve İsrail halklarını birbirlerine düşmanmış gibi göstererek araya nifak tohumu atmaya çalışanlarındır. Hatırlanacağı üzere, daha önce de Türkiye ile İsrail halkları karşı karşıya getirilmeye çalışılmıştı. Bugün bazı kesimden cemaat önderleri, eğer Türkiye’nin İsrail’in uyguladığı şiddeti kınamadığı takdirde Türkiye’de 6-7 Eylül olaylarının benzerlerinin yaşanabileceğini söyleyebiliyor. İşte bu aşırı milliyetçi, akıl ve fikir sağlığını kör eden düşünce tarzı, milletleri birbirine düşman etme yolunda savunulan ve asırlardır uygulanan fitne yöntemidir.

Vaad edilmiş topraklar: Arz-ı Mevud

Aşırı Arap ve Yahudi milliyetçiliğinin sonu gelmediği sürece bu topraklarda daha çok masum insanların hayatları ile bedel ödenmeye devam edilecek. Arz-ı Mevud, yani aşırı Yahudi milliyetçilerinin savunduğu Nil’den Fırat’a kadar olan “vaad edilmiş topraklar” düşüncesi, Arap halkı nazarında İsrail’in savaş makinası olarak değerlendirilmesine neden olurken, İsrail’in şahin kanadının da öldürdüğü her masum canda kendine hak görmesine yol açıyor.

Eğer Allah tarafından “vaad edilmiş topraklar” düşüncesine inanılması gerekiyorsa; bunun tüm insanlığa vaad edilmiş, bereketle barışın hüküm sürdüğü topraklar olarak değeerlendirilmesi gerekiyor. Eğer bu inanç tüm halklar etrafında benimsenirse, işte nifak yerine barışın ve dinlerarası hoşgörünün hüküm sürdüğü topraklarda babaların çocuklarını değil, çocukların babalarını gömdükleri bir düzende yaşıyor olacağız.

Haftanın Sözü:Tohum ek, ürün vermezse toprak utansın.”N. Fazıl Kısakürek

 

Furkan KAYA

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.