TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİN GELİŞİMİ VE KORUNMASI

upa-admin 08 Ağustos 2014 23.745 Okunma 0
TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİN GELİŞİMİ VE KORUNMASI

Temel Hak ve Hürriyetler Kavramı:

Temel hak ve hürriyetler alanında “hürriyet (özgürlük)”, “hak”, “insan hakları”, “kamu hürriyetleri”, “kişi hakları”, “vatandaş hakları”, “temel haklar”, “anayasal haklar” gibi değişik terimler kullanılmaktadır. Çoğunlukla bunlar eş anlamda kullanılan kavramlardır. Ancak bununla birlikte bunlar arasında birtakım farklılıklar vardır. İnsanın toplum içinde yaşaması öncelikle diğer insanlarla olan ilişkilerinde davranışlarının sınırlanmasını gerektirmektedir. Buna karşın insan diğerlerinin  müdahale edemeyeceği bir yaşam alanına sahip olmak da ister. Bireylerarası ve birey-devlet ilişkisinde karşılıklı haklar ve yükümlülüklerin belirlenmesi, temel hak ve hürriyetlerin şekillenmesini sağlamıştır.

Tarihsel Süreç:

İnsan hakları  ve temel özgürlüklerin kaynağı  olarak, genellikle Batı  düşüncesi gösterilmektedir. Batı dünyasının Keşifler Çağı, merkantilist dönem, Sanayi Devrimi, kolonicilik ve emperyalizm süreçleriyle ilerleyen sermaye birikimi ve ekonomik gelişimine paralel olarak, bu ülkelerde farklı sosyal sınıflar oluşmuş ve bu sınıfsal mücadelelerden Avrupa’da demokrasi ve insan hakları kavramı ortaya çıkmıştır. Aydınlanma süreci ile Batı dünyası bu kavramların ideolojik-entelektüel altyapısını da oluşturmayı başarmıştır. Başlarda (belki de hala) Batı dünyası bu hakları yalnızca kendi vatandaşları -hatta vatandaşlarının bir bölümü için geçerli kılarken (sınırlı oy)-, sonrasında tüm vatandaşlarına (genel oy) ve dünya halklarına (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) bu hakları tanıdığını ilan etmiştir.

Temel hak ve hürriyetler ve insan hakları kavramlarına yalnızca Batı medeniyetinde değil, başka ülkelerin düşünce tarihinde de rastlamaktayız. Örneğin M.Ö. 9. yüzyılda Çin hukuk ve siyaset felsefesinin önemli akımlarından biri Konfüçyüsçülük’tür. Konfüçyüs ahlakiyatçılığı; reformist ve eğitsel temellere dayalı  adil ve hak gözetir bir kamu gücü  oluşturulmasını öngörür. Budist Hint düşüncesinde de insanlığın 10 hak, özgürlük ve sorumluluğundan söz edilmektedir. Bunlardan 5 tanesi sosyal içerikte ve özgürlüklerin korunmasına ilişkindir. Bu özgürlükler; güç kullanmama, yoksulluğa karşı korunma, angaryaya karşı  korunma, insan onur ve namusunun korunması, erken ölüm ve hastalıklara karşı mücadele sorumluluğudur. Diğer 5 özgürlük ise; hoşgörü, bilgi edinme özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, vicdan özgürlüğü ve toplumsal yaşam hakkı şeklindeki bireysel temel hak ve özgürlüklerdir.

Doğrudan demokrasinin uygulandığı İlk Çağ Yunan şehir devletlerinde de (polis) insanların doğal, terk edilemez, devredilemez haklara sahip oldukları kabul edilmekteydi. Ne var ki köleler, kadınlar ve yabancılar bu haklara sahip değillerdi. Bu noktada İslamiyet’in insan hakları öğretisi yok mudur şeklinde bir soru akla gelebilir. Elbette ki teorik olarak İslamiyet, Müslümanların ve Müslüman olmayanların haklarını  düzenlemiştir. Ancak Osmanlı  İmparatorluğu uygulamasında insan hakları  teorisine uyulduğu pek söylenemez. Türk Devlet geleneğinde adil davranma yükümlülüğünden söz edilmektedir. Ancak adil davranma hükümdarın basiretine bırakılmış görünmektedir. İktidarı bağlayıcı ciddi kurum ve kurallardan söz edilmemektedir.  Bu durum ülkemizdeki anayasacılık hareketlerinin önemini ve değerini kendiliğinden ortaya çıkarmaktadır.

Temel hak ve hürriyetlerin sadece düşünürler tarafından ileri sürülmesi açıktır ki bir sonuç doğurmayacaktır. Önemli olan bu düşüncelerin kamusal yaşama yansımasıdır. Kamusal yaşama yansıma ise hukuki düzenlemelerle olmaktadır. Bu konuda sözü edilmesi gereken ilk belge; doğrudan insan haklarıyla ilgili olmasa da Kralın yetkilerini sınırlayan ilk belge niteliğini taşıyan Magna Carta’dır. 1215 yılında İngiliz feodal beyleri (baronlar)  ile Kral John arasında imzalanmış ve feodal beyleri Kral’a karşı koruyan bir düzenlemedir. Yine İngiltere’de 1679 yılında yürürlüğe giren Habeas Corpus Act ile kişi güvenliği sağlanmış, yargıç kararı olmadan tutuklanma engellenmiştir. İngiltere’de kabul edilen 1689 tarihli Bill Of Rights (haklar bildirisi) da Kral-Parlamento ilişkilerini düzenlemektedir. İnsan hakları ve özgürlükleri konusunda en ayrıntılı bütünlük içeren ve çağdaş gelişmeleri etkileyen hukuki metin ise 1776 tarihli Virginia Bildirisi’dir. Bu bildiri; insanların doğuştan eşit ve özgür olduklarını  ve insanın kişiliğine bağlı dokunulamaz, vazgeçilemez, devredilemez hakları  olduğunu vurgulamıştır. Ancak Amerika’da kabul edilen bu bildiri bu ülkede insanların ırk ayırımına tabi tutulmasına ve köleliğe engel olamamıştır. 1789 Fransız Devrimi sonrası ilan edilen Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ise, temel hak ve hürriyetlerin evrensel bir değer sistemi haline dönüşmesinde önemli bir aşamadır. Ayrıca 20. yüzyılda insan hakları uluslararası düzeyde de koruma altına alınmıştır. Birleşmiş Milletler’in yayınladığı  1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, devletlerin temel hak ve hürriyetleri ihlal etmesine karşı koruyucu mekanizmalar öngörmüşlerdir.

Temel Hak ve Hürriyetlerin İçeriği:

A-) Hürriyet:

Doktrinde “hürriyet (özgürlük, liberty, liberté)” çok değişik şekillerde tanımlanmış ve anlaşılmış bir kavramdır. Hürriyet, “bir şeyi yapma veya yapmama, belli bir şekilde davranıp davranmama erki”olarak tanımlanabilir. Daha kısa bir ifadeyle hürriyet,“serbest hareket etme gücü”dür. Bu tanımda dikkati çekmesi gereken nokta, hürriyetin insan fiilinin bir niteliğiolarak kullanıldığıdır. Dolayısıyla hürriyetten “serbest insan fiili” anlaşılabilir. Seyahat hürriyeti, yerleşme hürriyeti, haberleşme hürriyeti, düşünce hürriyeti, basın hürriyeti gibi çeşitli hürriyetlerden bahsedilmektedir. Bu hürriyetlerin içeriği aslında bir “insan fiili”nden ibarettir. Örneğin seyahat hürriyeti gelip gitme, yerleşme hürriyeti bir yerde devamlı olarak oturma, haberleşme hürriyeti mektup gönderme, telefonla konuşma vb., basın hürriyeti gazete çıkarma ve yayın yapma vb. fiillerden oluşmaktadır. Bu hürriyetleri anayasada tanıyarak anayasa koyucu, insanların o konuda “serbest hareket etme güçleri”nin olduğunu kabul etmiş olmaktadır.

B-) Hak:

 “Hak (right, droit)”, hürriyetin somutlaştırılmış biçimidir. Hak, hürriyetin somutta gerçekleştirilmesinin aracıdır. Örneğin “hak arama hürriyeti”, “dava hakkı” ile gerçekleşir. Hak, bir hürriyetin sağlanması için kişiye anayasa ve kanunlar ile tanınmış yetkilerdir. Eğer bir kişinin, bir konuda hakkı var ise, devletten veya diğer kişilerden onun yerine getirilmesini “isteme yetkisi”ne sahiptir demektir. Hukukun genel teorisinde hak kavramı çok değişik şekillerde tanımlanmakta ise de, bu tanımlardan en eskisi ve yaygınına göre hak, kişilere hukuk düzeni tarafından verilen bir irade kudreti, bir isteme yetkisidir. Bu tanım anayasa hukuku alanına da uygulanabilir. Anayasa hukuku alanında hak, kişiye anayasa tarafından verilmiş bir irade kudreti, bir isteme yetkisidir. Özetleyecek olursak; bir hakkın varlığından anlamlı olarak bahsedebilmek için şu unsurların bulunması gerekir:

a-) Yetki: Hakkın özü bir şeyi yapabilme yetkisidir. Bu, onun aynı zamanda zorunluluk değil bir izin niteliği gösterdiği anlamını da taşır. Başka bir anlatımla, hak sahibi hakkın konusundan yararlanıp yararlanmamak bakımından bir takdir yetkisine sahiptir. Kişi hakkını kullanmaya zorlanamaz.

b-) Talep: Her hak sahibine olumlu ya da olumsuz bir talepte bulunma yetkisi verir. Genellikle “özgürlük hakkı” negatif taleplerin, “talep hakkı” ise hem olumlu, hem de olumsuz taleplerin dayanağı olabilir. Başka bir ifade ile bir hak başkalarına ya sırf bir kaçınma yükümlülüğü yükler, ya da kaçınmaya ek olarak bir edim yükümlülüğü yükler.

c-) Tanınma, Saygı Gösterilme: Bir hak iddiası, hakkın konusundan yararlanma yetkisinin genel ve özel olarak tanınmasını, ona saygı gösterilmesini iddia etmek demektir. Hukuki haklar söz konusu olduğunda, bu özellik “zorla yerine getirme” ile takviye edilir. Hak sahibi, hakkını tanımayan veya ihlal edenlere karşı yasal yollara başvurarak hakkın konusundan yararlanmasını fiilen sağlatabilir. Sırf bir ahlaki hak durumunda ise, hakkı ihlal edilen kişinin buna karşı koyabilmesi ahlaki iddiayla sınırlıdır.

Hak kavramını başlıca dört anlamında söz edilebilir:

1. Ahlaksal anlam: Belli eylem ve faaliyetleri başkasına zarar vermeden gerçekleştirme hakkı.

 2. Siyasal anlam: Vatandaşlık, parti kurma, seçme ve seçilme v.b. haklar.

3. Hukuksal anlam: Başkalarını suçlama, başkaları karşısında korunma, yasalar önünde eşit muamele görme v.b. haklar.

 4. Ekonomik anlam: İş ve meslek sahibi olma, işsiz kalmama, mülk edinebilme gibi haklar.

 “Hürriyet” – “Hak” Ayrımı – “Hürriyet” ve “hak” kavramları bu şekilde tanımlanırsa aralarında şu farklar ortaya çıkmaktadır:

(1) Hürriyet soyut, hak somuttur. Hak hürriyetin uygulanması aşamasında ortaya çıkar.

(2) Haklar mahkeme önünde ileri sürülebilir.

(3) Hürriyetlerin gerçekleşmesi için başkalarının veya devletin bir şey yapmaması gerekir. Hürriyet, kişinin kendi fiili ile gerçekleşir. Hakkın gerçekleşmesi için ise, diğer kişilerin veya devletin hak sahibi kişi lehine birtakım edimlerde bulunması gerekir. Hakkı gerçekleştiren fiil, hak sahibinin değil, başka kişilerin veya devletin fiilidir.

C-) İnsan Hakları:

İnsan Hakları  (Human Rights, Droits de l’homme)”- Bu alandaki en kapsamlı kavramdır. “İnsan hakları”; ırk, din, dil ayrımı gözetmeksizin tüm insanların yararlanabileceği haklardır. Bu haklardan yararlanmak bakımından vatandaş ve yabancı arasında fark yoktur. Diğer yandan “insan hakları” terimi bir ideali içerir. Bu terimi kullananlar, bu alanda olanı değil, “olması gerekeni” dile getirirler. “İnsan hakları” terimini daha çok tabii hukuk anlayışına mensup yazarlar kullanmaktadır.

D-) Vatandaş Hakları:

 Bu terim (Citizenship Rights), Anayasa ve kanunlar tarafından tanınmış ve düzenlenmiş hak ve hürriyetlerden sadece “vatandaşların” kullanabileceği hak ve hürriyetleri ifade eder. Bu hakları yabancılar değil, sadece o ülkenin vatandaşları kullanabilir. Örneğin seçme ve seçilme hakkı, kamu hizmetine girme hakkı gibi siyasal haklar birer “vatandaş hakları” niteliğindedir.

E-) Kamu Hürriyetleri:

“Kamu hürriyetleri, insan haklarının devlet tarafından tanınmış ve pozitif hukuka girmiş olan bölümünü ifade eder”. Diğer bir ifadeyle kamu hürriyetleri (Libertés publiques), anayasa ve kanunlar tarafından düzenlenmiş, sınırları belirlenmiş ve böylece kişilerin onları pratik olarak kullanmalarına imkân tanınmıştır.

F-) Kişi Hak ve Hürriyetleri  (Ferdi Hürriyetler):

 Bu terim (Libertés individuelles), 18. yüzyılın ferdiyetçi doktrininin ürünü olan “klasik hakları” anlatmak için kullanılmaktadır. Örneğin kişi dokunulmazlığı, zorla çalıştırma yasağı, özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı gibi temel hak ve hürriyetler, “kişi hakkı ve hürriyeti” veya “ferdi hak ve hürriyetler” niteliğindedir.

G-) Anayasal Haklar:

Temel hak ve hürriyetler yerine “anayasal haklar (droits constitutionnels)” teriminin kullanıldığı da olur. Anayasal hakları, anayasa tarafından tanınmış ve güvence altına alınmış haklar olarak tanımlayabiliriz. Hangi hak ve hürriyetin “anayasal” bir hak ve hürriyet olduğu tartışmasız bir şekilde bellidir. Anayasada düzenlenmiş olan temel hak ve hürriyetler, anayasal hak ve hürriyetlerdir.

Temel Hak ve Hürriyet Anlayışları:                      

1. Tabii (Doğal) Hak Anlayışı: Tabii hak doktrinine göre, insan, sırf insan olmaktan dolayı, doğuştan bazı hak ve hürriyetlere sahiptir. İnsanın sahip olduğu haklar, devletten önce gelir; bu haklar insana devlet tarafından verilmemiştir; dolayısıyla bu hak ve hürriyetlere devlet dokunamaz. Tabii hak doktrinini savunan yazarlara göre, devletin kurulmasından önce insanlar “tabiat hali” denen bir dönemde yaşıyorlardı. Bu dönemde tam ve mutlak bir özgürlüğe sahiptiler. İnsanlar sonradan aralarında “sosyal sözleşme” yaparak siyasal topluma geçtiler ve devleti kurdular. Bunu yaparken doğal yaşamda sahip oldukları özgürlüklerden bir kısmını devlete devrettiler. Ancak hepsini, özellikle de en önemlilerini devlete devretmediler; kendi yanlarında muhafaza ettiler. Bundan çıkan sonuç şudur: İnsanlar, devletten önce birtakım tabii haklara sahiptirler. O hâlde devlet kendi tarafından verilmemiş olan, kendisinden önce mevcut olan tabii haklara saygı göstermek zorundadır.

2. Pozitivist Hak Anlayışı: Pozitivist anlayışa göre, hukukun tanımadığı ve korumadığı bir temel hak ve hürriyetin bireylere sağlayabileceği herhangi bir güvence yoktur. Temel hak ve hürriyetlerin sözde kalmaması, gerçekten bireylere birtakım güvenceler sağlayabilmesi için hukuk kuralları tarafından tanınması ve müeyyideye bağlanması gerekir. Dolayısıyla, bir insan fiiline serbestlik tanıyarak onu temel hak ve hürriyet haline getiren şey, hukuk kurallarından başka bir şey değildir. O halde temel hak ve hürriyetler hukuk kuralları tarafından yaratılmışlardır. Hukuk kuralları ise devlet tarafından konulmuştur. Dolayısıyla temel hak ve hürriyetlerin de, hukukun da kaynağında devlet bulunur. Buna göre ise, temel hak ve hürriyetler devletten önce ve devletin üstünde olamaz. Bireyler temel hak ve hürriyetlere doğuştan sahip değildir; ona bu hak ve hürriyetler devlet tarafından verilmiştir ve gerektiğinde devlet tarafından gerektiği ölçüde sınırlandırılabilir. Pozitivist anlayış devletin temel hak ve hürriyetleri sınırlandırma konusundaki yetkisini tanır, ama bunu emretmez; dolayısıyla pozitivist anlayış özgürlükçü bir devlet anlayışıyla bağdaşabilir, pozitivizm otoriter bir devlet anlayışını gerektirmez.

3. Marksist Özgürlük Anlayışı: Marksizm’e göre liberal-kapitalist devletlerdeki özgürlükler biçimsel özgürlüklerdir yani bunlar göstermeliktir. Zira bu özgürlükler sadece burjuva sınıfına hizmet etmektedir. Evsiz bir insan için konut dokunulmazlığının; aç bir insan için düşünce hürriyetinin; gazete çıkaracak parasal imkanlara sahip olmayan işçi sınıfı için basın hürriyetinin bir anlamı yoktur. Marksist anlayışa göre, devlet kişilerin özgürlüklerini sınırlandıran ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmalı, onlara bu hürriyetleri kullanmalarını sağlayacak imkanlar vermeli, insanı özgürleştirmelidir. Ancak bu şekilde gerçek özgürlük sağlanabilir. Dolayısıyla Marksizm’de özgürlük değil, özgürleştirme kavramı önemlidir. Marksizm’e göre, bireyin özgürleştirilmesi ise ancak proletarya ihtilalinden sonra sosyalist-komünist toplumda mümkündür.

Temel Hak ve Hürriyetlerin Kullanılmasında Sistemler:

Temel hak ve hürriyetlerin toplum içinde kullanılması kamu düzeni bakımından bazı tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle temel hak ve hürriyetlerin kullanılması bazı usullere bağlanmıştır. Bu konuda başlıca üç usul vardır.

  1. İzin Usulü: Buna “önleyici sistem (régime préventif)”de denir. Bu usulde, bazı temel hak ve hürriyetlerin kullanılması için idarî makamlardan önceden “izin (autorisation)” almak gerekir. Örneğin bina yapmak için “inşaat ruhsatı”, otomobil sürmek için “sürücü belgesi” almak lazımdır. Bu örneklerde mülkiyet hakkı ve seyahat hürriyetinin kullanılması izne bağlıdır.
  1. Bildirim Usulü: “Bildirim (déclaration préalable)” usulünde temel hak ve hürriyetin kullanılabilmesi için önceden izin almaya gerek yoktur; sadece o temel hak ve hürriyetin kullanılacağı idari makamlara bildirilir. Bundaki amaç, kamu düzeni bakımından tehlikeli olabilecek bir temel hak ve hürriyetin kullanılacağı konusunda idarenin önceden haberdar olması ve bunun için gerekli tedbirleri almasıdır. Örneğin Türkiye’de toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmak isteyen kişiler, bu isteklerini 48 saat önceden bulundukları yerin en büyük mülki amirine bildirmeleri gerekmektedir.
  1. Serbestlik Usulü: Bu usule “düzeltici sistem (régime répressif)” de denir. Bu usulde bir temel hak ve hürriyetin kullanılması için önceden bir izin almaya veya bildirimde bulunmaya gerek yoktur. İlgili kişi, temel hak ve hürriyetini, bütün sorumluluğu kendisine ait olmak üzere serbestçe kullanır. Bu hürriyetin kullanılmasından ortaya zararlı bir sonuç çıkmış ise, bu sonuç daha sonradan ilgili kişiye düzelttirilir; yani bu kişi zararı tazmin eder veya cezalandırılır. Örneğin Türkiye’de kitap yayınlamak için herhangi bir izin almaya veya bildirimde bulunmaya gerek yoktur. Ancak yayınlanan kitapta başkasına hakaret edilmiş ise veya suç işlenmiş ise bunun hesabını daha sonra yazar ve yayıncı verir.

Serbestlik usulü, yani düzeltici sistem diğerlerine göre daha özgürlükçüdür. Liberal bir sistemde kişiler, kural olarak önceden izin almaksızın veya bildirimde bulunmaksızın diledikleri temel hak ve hürriyetlerini kullanabilmelidirler. Bu kişiler, hürriyetlerini kötüye kullanmışlar ise, bunun hesabını daha sonra verirler. Bununla birlikte, daha sonradan telafisi güç veya imkânsız zararlara yol açabilecek olan bazı temel hak ve hürriyetlerin kullanılması için yukarıda gördüğümüz izin veya bildirim usulü uygulanır. Örneğin otomobil sürmesini bilmeden trafiğe çıkan biri, telafisi imkânsız kazalara yol açabilir. O nedenle bu hürriyetin kullanılabilmesi için “sürücü belgesi” almak gerekir. Keza, depreme dayanaksız yapılmış binanın daha sonra yıkılması durumunda telafisi imkânsız zararlar ortaya çıkabilir. İşte bina yapma hakkının kullanılması da bu nedenle “ruhsat” usulüne bağlanmıştır.

Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınıflandırılması:

Temel hak ve hürriyetler; Georg Jellinek’in klasikleşen kategorizasyonuna göre üç gruba ayrılır: Negatif (Olumsuz) statü hakları, Pozitif (Olumlu) statü hakları, Aktif statü (Katılma) hakları.

1-) Negatif (Olumsuz) statü hakları: Kişinin devlet tarafından dokunulamayacak ve aşılamayacak özel alanının sınırlarını  çizen; bireyi iktidara karşı  koruyan haklardır. Yaşama hakkı, kişinin can ve mal güvenliği, düşünce özgürlüğü, din ve vicdan hürriyeti, konut dokunulmazlığı, seyahat etme özgürlüğü  gibi. Bu haklar kişiyi devlete ve topluma karşı koruyan haklar olduğu için bu haklara “koruyucu haklar” da denir. Bu haklara “kişisel haklar” da diyebiliriz.

2-) Pozitif (Olumlu) statü hakları: Kişi adına, devlete belirli ödevler yükleyen, bireye devletten olumlu bir davranış, bir hizmet ve yardım isteme imkanı tanıyan haklardır. Sosyal güvenlik hakkı, eğitim ve öğrenim hakkı, sağlık hakkı, konut hakkı gibi haklardan yararlanmak için devlet desteği, müdahalesi gerekmektedir. Sosyal devlet anlayışının sonuçları olduğundan bu haklara kısaca “sosyal haklar” da denir.

3-) Aktif statü (Katılma) hakları: Aktif statü hakları, kişinin devlet yönetimine katılmasını sağlayan haklardır. Bu haklara bu nedenle “katılma hakları” da denir. Seçme ve seçilme hakkı, siyasi parti kurma hakkı, siyasi faaliyette bulunma hakkı, kamu hizmetine girme hakkı, dilekçe hakkı aktif statü haklarına örnek gösterilebilir. Bu haklara “siyasi haklar” da denir.

Hürriyetlerin Bütünlüğü (Monizmi):

Her ne kadar temel hak ve hürriyetler konusunda çeşitli ayrımlar yapılıyorsa da, temel hak ve hürriyetler bir bütündür. Bir kişi ancak, temel hak ve hürriyetlerin bütününe sahip olmak şartıyla özgür olabilir. Şüphesiz ki, kişinin özgür olması için her şeyden önce negatif statü haklarına, yani bireysel haklara sahip olması gerekir. Ancak kişi aç ise, evsiz ise bu haklara sahip olmasının bir anlamı kalmaz. O nedenle kişinin pozitif statü haklarına, yani sosyal haklara da sahip olması gerekir. Nihayet, bu bireysel ve sosyal haklara sahip olan kişinin, aktif statü haklarına yani siyasal haklara da sahip olması gerekir. Çünkü, yönetimine katılamadığı bir devlette kişinin bu hakları geri alınabilir. Görüldüğü gibi hürriyet özünde bütündür. Buna hürriyetlerin monizmi ismi verilir.

Temel hak ve hürriyetlerin sınıflandırmasında diğer bir kategorizasyon ise haklarına niteliğine göre yapılır. Buna göre;

1-) Siyasal haklar: Seçme-seçilme, dernek kurma, siyasal parti ve derneklere üye olma hakları vs.

2-) Kültürel haklar: Herkesin kendi kültürünü (dil, din, mezhep, inanç örf-gelenek vs.) genel kurallarla çelişmediği sürece yaşama, yaşatma ve tanıtma hakkı.

3-) Ekonomik haklar: Mülkiyet edinme hakkı, ticaret yapma serbestiyeti gibi ekonomik temelli haklar.

4-) Sosyal haklar: Kişinin sosyal aktivitelere katılma, gösteri yapma, seyahat etme gibi sosyal içerikli hakları.

Temel hak ve hürriyetler daha pek çok açıdan tasnife tâbi tutulmuşlardır. Temel hak ve hürriyetler;

Konularına göre, “kişinin fizik hürriyetleri”, “düşünce hürriyetleri” ve “kolektif hürriyetleri” olmak üzere üçe,

Kullanılış biçimlerine göre “bireysel hürriyetler” ve “kolektif hürriyetler ” olarak ikiye,

– Tarihsel açıdan birinci, ikinci ve üçüncü kuşak haklar olmak üzere üçe ayrılır.

Birinci kuşak haklar, tarihsel olarak ilk ortaya çıkan haklardır. Bunlar kişi haklarını (örneğin kişi güvenliği, konut dokunulmazlığı, düşünce hürriyeti) ve siyasal hakları (seçme ve seçilme, siyasal faaliyette bulunma hakları) içerir. Magna Carta Libertatum (1215) ile İngiltere’de kralın keyfi müdahalelerine karşın kişi hak ve özgürlüklerinin sınırlarının geliştirilmesi sağlanmıştır. Haklar Bildirgesi (1689) John Locke’un fikirlerinin etkisiyle İngiliz Parlamentosu tarafından kabul edilmiştir. Bu bildirgeyle yaşama, hürriyet ve mülkiyet hakları güvence altına alınmıştır. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi (1775) ile yaşam, hürriyet ve mülkiyet haklarıyla beraber mutluluğu arama hakkından söz edilir. Fransız Vatandaş ve İnsan Hakları Bildirgesi (1789) temel insan hakları “hürriyet, mülkiyet, güvenlik ve zulme” direnme olarak tespit etmektedir. Eşitlik, özgürlük ve adalet düşüncesinin kitleler tarafından telaffuz edildiği ilk siyasal örnektir.

İkinci kuşak haklar çalışma, dinlenme, emeklilik, sağlık hakkı gibi sosyal ve ekonomik hakları içerir. Bu haklar Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmış büyük ölçüde İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uygulanmaya başlanmıştır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948) ikinci kuşağın ana özelliğini yansıtır. Bu bildirge seyahat hürriyeti, mal sahibi olma, evlenme, kanun önünde eşitlik, açık ve adil yargılanma hakkı, din hürriyeti, barışçı amaçlarla toplanma ve çeşitli sığınma haklarını ön plana çıkarır. Ayrıca sosyal güvenlik, uygun yaşama standardı, tıbbi bakım, istirahat, eğlence ve ücretli periyodik tatil gibi yeni haklar dizisini gündeme getirir Kölelik, işkence ve keyfi tutuklama bu bildiride yasaklanır. 19. yüzyılın ikinci yarısında kitle hareketlerinin etkisiyle İkinci kuşak haklar gündeme gelmeye başlamıştır. Bununla alakalı “sosyal haklar” ve aynı zamanda “sosyal devlet” kavramının doğuşu söz konusudur. Bireysel eşitlik yerine toplumsal eşitlik düşüncesi ön plana çıkmıştır. Daha çok sosyal demokrasi ideolojisi etrafında ve İkinci Dünya Savaşı nedeniyle faşizme ve militarizme tepkisel olarak ortaya çıkmıştır.

Üçüncü kuşak haklar ise çevre hakkı, barış hakkı, gelişme hakkı gibi haklardan oluşur. Bunlar en son çıkan haklar olup, bunlara “yeni insan hakları”, dayanışma hakları” da dendiği olur. Üçüncü kuşak haklar, 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmaya başlamıştır. Daha çok 3. Dünya ülkelerinin bazı taleplerini ifade eder. Ulusların siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel geleceklerini belirleyebilme hakkı, sosyal gelişme kalkınma hakkı ve doğal kaynaklardan yararlanma hakkı gibi. Bunlarla beraber barış hakkı, sağlık ve dengeli bir şekilde yaşama hakkı gibi hakları da kapsamaktadır. 1982 yılında “Dayanışma haklarına İlişkin Uluslararası Üçüncü Pakt Önerisi” hazırlanmıştır. Tahran Bildirgesi (1968), La Haye (Mart, 1989), Rio Dünya Çevre Konferansı (1992), Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı Belgeleri (1993) bu hakların somutlaştırılması yönündeki bildirgelerdir.

Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması:

Anayasada tanınan hak ve hürriyetler aynı zamanda anayasal koruma altındadırlar. Bunun yanı sıra anayasa, temel hak ve hürriyetleri koruyucu kurallar da içermektedir. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasını düzenleyen 13. madde, bu sınırlamanın sınırını da belirtmiştir. Bu nedenle ilk olarak insan haklarının sınırlanmasında yasa koyucunun uymakla yükümlü olduğu sınırlamalar ele alınacaktır. 13. madde, sınırlama sebeplerini saydıktan sonra şu kurala yer vermektedir: “Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar, demokratik toplum  düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz”. Hak ve hürriyetlere getirilecek sınırlamalar, demokratik rejim anlayışına aykırı  olmamalıdır. Hangi demokratik toplum sorusu ise Anayasa Mahkemesi tarafından, Batı uygarlığınca benimsenen demokrasi anlayışı şeklinde cevaplandırılmaktadır. Demokratik toplumla ilgili yeterince açıklama yapıldığı için burada tekrar değinilmeyecektir.

Anayasanın öngördüğü ikinci sınırlama ise temel hak ve hürriyetlere getirilecek sınırlamaların, öngörüldükleri amaç dışında kullanılamamasıdır. Ölçülülük olarak adlandırılan bu ilke, genel ya da özel sınırlama amaçları  ile sınırlama işlemleri arasında bir dengenin bulunmasını  zorunlu kılmaktadır. Öngörülen amaçlar bahane edilerek, başka bir amaca ulaşmak için hak ve hürriyetler sınırlanmayacak; yahut meşru amaç güdülerek sınırlanmış olsalar bile, getirilen sınırlama bu amacın zorunlu ya da gerekli kıldığından fazla olmayacaktır. Yapılan sınırlamayla, sağladığı  yarar arasında hakkaniyete uygun bir dengenin bulunması  gerekir. Amaçla araç arasındaki makul ölçüyü aşan sınırlamalar anayasaya aykırıdırlar.

Hak ve hürriyetlerin korunmasıyla ilgili bir diğer hüküm, Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması  başlıklı  40.  maddedir. Madde, anayasayla tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkesin, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkanının sağlanmasını isteme hakkına sahip olduğunu hükme bağlamaktadır. Ayrıca, resmi görevlilerce bireylere verilen zararlar,  devletçe karşılanacaktır.

Temel hak ve hürriyetlerin korunmasında zikredilmesi gereken en önemli anayasal imkan ise yargı denetimidir. Yargı denetimi olmaksızın, hak ve hürriyetlerin ihlalinin yaptırımı  olmayacak, yaptırımı  olmayan kuralların ise anlamı olmayacaktı r. Anayasa, bireylere, başkalarının işlem ve eylemlerine karşı  hak arama hürriyeti tanımasının yanı sıra; yasama organının, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin anayasaya aykırı olarak insan haklarını  ihlal etmesini önlemek için Anayasa Mahkemesi’ni kabul etmiştir. İdare makamlarının hukuka aykırı işlem ve eylemlerinin bireyleri etkilemesi ise idari işlem ve eylemlerin yargısal denetimiyle önlenmiştir. Danıştay, idare ve vergi mahkemeleri, idarenin hukuka aykırı  işlemlerinin iptali; idari işlem ve eylemlerden doğan zararların tazmini için başvurulabilecek idari yargı mercileridir. Ayrıca, kişiler, diğer kişilerin hukuka aykırı eylem ve işlemlerine karşı adli yargı mercilerinin koruması altındadırlar.

İç hukukun öngördüğü yargı yollarına başvurduğu halde, hakkının ihlalini önleyemeyenlerin başvurabileceği önemli bir uluslararası koruma mekanizması  bulunmaktadır: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. Günümüzde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bünyesinde etkin koruma için Avrupa İnsan Hakları  Mahkemesi önemli rol oynamaktadır.

Temel hak ve hürriyetlerin korunmasını “iç koruma” ve “uluslararası koruma” olarak ikiye ayırıp inceleyebiliriz.

A. İç Koruma:

Devletin kendi içinde, temel hak ve hürriyetlerin, yasama ve yürütme organlarına karşı ve keza özel kişilere karşı korunması gerekir.

1. Yasama Organına Karşı Koruma: Temel hak ve hürriyetleri yasama organına karşı korumanın en bilinen yolu, temel hak ve hürriyetleri yazılı ve katı bir anayasada saymaktır. Bu durumda, temel hak ve hürriyetler, anayasanın koruması altına girmiş olur; artık yasama organı temel hak ve hürriyetlere dokunma imkanından mahrum kalır. Ancak, bunun tam olarak gerçekleşmesi için, ülkede bir anayasa yargısının da olması gerekir. Zira, anayasa yargısı yoksa, yasama organı anayasada sayılan ve normalde dokunamayacağı temel hak ve hürriyetlere müdahale edebilir. Eğer anayasa yargısı varsa, yasama organının temel hak ve hürriyetlere müdahale eden kanunları Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilir. Buna temel hak ve hürriyetlerin “anayasal korunması” ismini verebiliriz.

2. Yürütme Organına Karşı Koruma: Temel hak ve hürriyetler, yürütme organına karşı da korunmalıdır. Yürütme organı gerek, tüzük, yönetmelik gibi düzenleyici işlemleriyle, gerek bireysel işlemleriyle (yani idari kararlarla), gerekse eylemleriyle temel hak ve hürriyetlere müdahale edebilir. İşte bu müdahalelere karşı temel hak ve hürriyetlerin korunabilmesi için, yürütme organının düzenleyici ve bireysel işlemlerine karşı yargı yolunun açık olması gerekir. İdarenin bir eylem ve işlemiyle temel hak ve hürriyetleri ihlal edilen kişiler, bu işlemin iptal edilmesi, eylemin durdurulması ve uğranılan zararın giderilmesi için mahkemelere başvurabilmelidir. Buna temel hak ve hürriyetlerin “idari yargı yoluyla korunması” ismini verebiliriz.

3. Özel Kişilere Karşı Koruma: Nihayet özel kişiler de diğer özel kişilerin temel hak ve hürriyetlerini ihlâl edebilirler. Bir kişinin temel hak ve hürriyetlerine hukuka aykırı şekilde yapılan bir müdahale medeni hukuk bakımından “haksız fiil” ve ceza hukuku bakımından -yerine göre- “suç” oluşturur. Temel hak ve hürriyeti bir başkası tarafından ihlal edilen kişi, o kişiye karşı tazminat davası veya ceza davası açabilir. Buna temel hak ve hürriyetlerin “adli yargı yoluyla korunması” ismini verebiliriz. Şüphesiz burada kişinin temel hak ve hürriyetlerine müdahale eden diğer kişinin bir özel kişi olmasının veya bir kamu görevlisi olmasının bir önemi yoktur. Kişinin dokunulmazlığı ilkesini kişiye işkence ederek, bir özel kişi de, bir polis memuru da ihlal edebilir. Her iki durumda da kişinin temel hak ve hürriyetlinin adli yoldan korunması gerekir. Keza temel hak ve hürriyetine hukuka aykırı olarak müdaha