NATO’NUN GALLER ZİRVESİ ULUSLARARASI GÜVENLİĞE GÜVENCE VERİYOR MU?

upa-admin 24 Eylül 2014 1.936 Okunma 0
NATO’NUN GALLER ZİRVESİ ULUSLARARASI GÜVENLİĞE GÜVENCE VERİYOR MU?

NATO’ya üye olan ve işbirliği yapan devletlerin Cumhurbaşkanlarının ve Hükümet Başkanlarının katıldığı zirve, 4-5 Eylül tarihinde Galler`de düzenlendi. Bundan önceki zirve ise 20-21 Mayıs 2012 tarihinde Chicago’da yapılmış ve özellikle aşağıdaki konular ele alınmıştı:

  • NATO`nun Afganistan’daki durumu;
  • 2008 yılında yaşanan dünya ekonomik krizinden sonraki durum;
  • Kısa, yakın ve uzun zamanda ortak faaliyet stratejisinin planlanması;
  • “Akıllı savunma” (smart defence) programının uygulanması;
  • NATO`nun askeri gücünün korunması ve artırılması;
  • Rusya ile ilişkiler.

NATO’nun Galler Zirvesi’nde de yukarıda belirtilen günlüğe benzer sorunlar tartışıldı. Ama bu zirvede Ortadoğu’da uluslararası terörizmle mücadele, savunma harcamaların artırılması, Ukrayna’da yaşanan krizin çözüm yolları, sonuçları ve Rusya ile ilişkiler tartışmaya çıkarıldı.

NATO’nun SSCB’nin yıkılmasından önce uluslararası güvenliğin sağlanmasındaki rolüne dikkat edelim. O dönemde NATO’nun karşısında, ona eşit güce sahip SSCB öncülüğündeki Varşova Paktı vardı. Dünya iki kutba ayrılmıştı ve her kutbun kontrol ettiği veya kontrol etmeye çalıştığı bölgeler vardı. Soğuk Savaş yıllarında Karayip krizi hariç bu kutuplar arasında ciddi çatışma olmadı. Taraflar etki alanlarını genişletmeye çalışsalar da, genellikle Soğuk Savaş gibi bildiğimiz bir dönemde mücadele ABD ve SSCB coğrafyasının dışında gidiyordu. Bu “dış stratejik bölgeler için mücadele” olarak da değerlendirilebilir. Tarafların askeri, siyasi ve ekonomik gücü, silah yarışı uluslararası ilişkiler sistemini hem tehdit ediyor, hem de dengeliyordu. Bu düzenleme tabii ki tartışmaya açıktır. Taraflar arasındaki çelişkilere rağmen, ne Varşova Paktı doğrudan Washington’u, ne de NATO doğrudan Moskova’yı tehdit ediyordu.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra NATO’nun varlığı meselesi tartışılırken, ABD, bu güvenlik örgütünün faaliyetini sürdürmesini istiyordu. Ama artık Sovyetler Birliği olmadığı için, bu örgütün mücadele edeceği somut bir tehdit yoktu. Böyle bir ortamda esasen ABD uluslararası terörizm tehlikesini öne çıkararak, NATO’nun mücadele hedefini seçti. 2000’li yılların ortalarından itibaren NATO’nun mücadele hedeflerine gayri resmi olarak Rusya Federasyonu da eklendi.

SSCB`nin çöküşünden sonraki 15-20 sene tahlil edilirse, şöyle bir manzara görüyoruz: SSCB`nin çöküşüne paralel olarak tabii ki, Varşova Paktı da önemini kaybetti ve yıkıldı. Varşova Paktı`na üye olan Doğu Avrupa devletlerinin neredeyse tamamı Avrupa Birliği ile bütünleşti ve NATO’ya üye oldu. SSCB çöktükten sonra, Rusya kendisinin devlet sınırları kadar küçüldü. Post-Sovyet Cumhuriyetleri de bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu sırada büyük bir imparatorluğun çöküşünü yaşayan Rus siyasi düşüncesi, daha çok sınırlarının güvenliğini korumaya çalışıyordu. Batı dünyası da Çeçenistan sorunu hariç Rusya’yı o kadar da rahatsız etmiyordu. 1990’lı yılların sonlarından itibaren Rusya yeniden gelişmeye başladı. Özellikle enerji kaynaklarını ustalıkla kullanan Rusya, Batı’ya olan borcunu ödedi, ekonomisinin gelişmesine paralel olarak, siyasi ve askeri yönden de gelişmeye başladı. Mali bağımlılığından kurtulan Rusya, devlet çıkarlarını daha bağımsız savunmaya çalıştı. Çeçenistan sorununu büyük ölçüde çözmek, Rusya’ya iç ve dış tehditleri tasfiye etmeye izin verdi.

Batı-Rusya çatışması, NATO’nun doğuya doğru genişlemesine paralel olarak devam ediyordu. Fakat Soğuk Savaş yıllarından farklı olarak, Rusya bu tehdidi artık kendi sınırlarında hissetmeye başladı. Varşova Paktı mevcut iken bile SSCB (Rusya), NATO ile açık çatışmaya girmemeye gayret ediyordu. Son zamanlarda ise Rusya tek başına Batı’nın baskılarının önlemek için her türlü olası yöntemleri kullanıyor.

Ama Batı’nın Doğu Avrupa’da Rusya’nın konumlarını ciddi şekilde zayıflatmasından sonra, post-Sovyet coğrafyasında takviyeye başladığı sırada Rusya artık daha geniş alanda manevra yeteneğine sahipti ve bundan yararlanıyordu. Baltık devletlerin kontrolünden çıkmasını hazmedemeyen Rusya, Batı’nın diğer post-Sovyet ülkelerinde güçlenmesine sessiz kalamazdı. 2008 yılındaki Rusya-Gürcistan çatışması, esasen Batı’ya bir cevaptı.

NATO’nun Galler zirvesi oldukça dalgalı bir aşamada başladı. Batı’nın Ukrayna’yı kendi etki alanında görmek için hazırladığı plan hayata geçmedi ve Ukrayna genelinde ciddi kriz yaşandı. Kriz sonucunda istifa eden Başkan Viktor Yanukoviç Rusya’ya sığındı. Ukrayna’da iç siyasi kriz devam ederken, Kırım’da yaşayan Ruslar Rusya ile birleşme talebi ile hareket ederek, Rusya ile birleşti. Kırım’ı kendisine bağlayan Rusya, Batı`yı pat durumuna düşürürken, daha sonra Ukrayna’nın doğusunda yaşayan Rusların bağımsızlık taleplerini de destekledi. Sonuç itibariyle bugün Ukrayna’nın doğusunda modern silahların kullanıldığı bir savaş yaşanıyor.

Batı, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra ilk kez Ukrayna örneğinde Rusya’nın güvenlik anlayışını açıkça tehdit etmeye başladı. Batı’nın bazı siyasi çevreleri, Gürcistan ve Ukrayna’nın Avrupa Birliği ve NATO ile ilişkilerinin geliştirilmesinin ve bu kuruluşlara üye olmasının Rusya’yı kışkırtacağını bildirdiler. Fakat Batı, Rusya’nın vereceği tepkinin nasıl olacağını doğru hesaplayamadı. “Sınırlarında sorun varsa, sınırlarını genişlet” askeri stratejisi ile hareket eden Rusya, karşılaştığı sorunda Batı`yı onun doğru hesaplamadığı tehlikenin bir parçasına dönüştürdü.

Galler Zirvesi’nin sonuçlarından şu sonuca varmak mümkündür:

  • NATO, Rusya karşısında geri adım atmayacak;
  • NATO, Doğu Avrupa’daki üyelerine güvenliklerinin korunacağı teminatını yeniledi;
  • Ukrayna üzerindeki anlaşmazlık hala devam edecek;
  • Yakın Doğu’da terörizm tehlikesi ve ona karşı mücadele hala devam edecek;
  • Enerji kaynaklarıyla ve nakil yollarında kontrolü elde tutmak halen hayati önem taşıyor;
  • Savunma alanında askeri harcamalar arttırılacak.
  • NATO’nun Galler Zirvesi’nden sonra büyük bir ihtimalle kurumla Rusya arasındaki ilişkilerde gerginlik yükselen hatta devam edecek. Rusya, NATO’nun Doğuya doğru ilerlemesini doğrudan tehdit olarak görüyor. Bu tehdidin coğrafyası sadece Ukrayna ile sınırlı değildir. Rusya, Kazakistan’ın devlet geleneğinin Başkan Nursultan Nazarbayev şahsında şekillendiğini birinci şahsın ağzından ifade ediyor. Duma üyesi Rusya Liberal Demokrat Parti lideri Vladimir Jirinovski, açıkça Rusya’nın Kazakistan’ı işgal etmesi gerektiğini bildirir.

Rusya’nın Ukrayna ile ilişkilerini düzene sokmadan, diğer post-Sovyet devletlerine karşı bu tür açıklamalar vermesi esasen psikolojik nüansları taşıyor. Dağlık Karabağ, Transdinyester, Abhazya, Güney Osetya gibi dondurulmuş çatışmaların yeniden tutuşması, Kazakistan’ın tehdit edilmesi sonucunda ortaya çıkan güvenlik sorunlarının mevcut olduğu bir aşamada, Rusya, kendisi  zor durumda bulabilir. O zamanda, Batı’nın tutuşması muhtemel olan bu sorunlara yaklaşımı ve desteği Rusya’nın faaliyet alanını bir ölçüde sınırlayabilir.

Dr. Hatem CABBARLI

Newtimes.az

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.