YENİ KÜRESEL DÜZENİN OLUŞUM SÜRECİNDE JAPONYA-ÇİN REKABETİ

upa-admin 01 Nisan 2015 1.907 Okunma 0
YENİ KÜRESEL DÜZENİN OLUŞUM SÜRECİNDE JAPONYA-ÇİN REKABETİ

Küresel ekonomik kriz ve durgunlukla birlikte, Uzak Doğu’nun dünya ekonomisinin lokomotifine dönüşme potansiyeli güçlenmektedir. Bölge ülkeleri birbirleriyle sıkı tarihi bağlara ve çeşitli ilişkilere sahiptir. Bununla birlikte, bölgede liderlik mücadelesi ve sınır anlaşmazlıklarının sıkça gündeme gelmesi ilişkilerde gerilimin artmasına sebep olur. Bu açıdan, bölgenin önde gelen devletleri olan Japonya ve Çin arasındaki rekabet, Uzak Doğu’da süregiden jeopolitik gelişmeleri etkileyen önemli bir faktördür.

Japonya-Çin rekabetinin temel özelliklerinden biri olarak, uzmanlar bu iki ülkenin çeşitli konularda birbirinden geri kalmamaya çalışmasını gösterirler. Örneğin, 2015 yılının Ocak ayında Japonya ile Avustralya arasında serbest ticaretle ilgili ikili anlaşma yürürlüğe girmiştir. Bunun ardından hemen Çin de bu yılın ikinci çeyreğinde Avustralya ile benzer bir sözleşme imzalayacağını beyan etti (Bkz: Китай и Япония в борьбе за региональное лидерство / “Новое Восточное Обозрение”, 9 Mart 2015).

“Senkaku” Mu “Diaoyu” Mu?

İki ülkenin ekonomik mücadelesinin daha sert tarafı ise beliren sınır anlaşmazlıklarıdır. Doğu Çin Denizi’nde 7 kilometrekarelik, insan yaşayışı olmayan 8 küçük ada ve birkaç kayaya ilişkin mücadele, 1970’lerden beri devam ediyor. Şimdi Japonya’nın kontrolünde olan adalar, XIX yüzyılın sonlarına kadar Çin’e aitti. Çin’in “Diaoyu”, Japonya’nın ise “Senkaku” adını verdiği adalara sahip olma uzun süre hiçbir ülke için temel önem arz etmemişti. İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’yı işgal eden ABD, adaları uzun yıllar denetiminde bulundurmuş ve 1971 yılında Japonya’ya geri vermiştir. Bundan kısa süre sonra bölgede petrol rezervlerinin olduğu hakkında bilgilerin yayılması, yakıt rezervleri bakımından fakir olan Çin ve Tayvan’ın bölgede iddialar öne sürmesine neden oldu (Bkz: How Uninhabited islands soured China-Japan ties / “BBC”, 10 Kasım 2014). Bölgede askeri, ekonomik çıkarları olan ABD ise bu tartışmada Japonya’yı destekler.

Çin ile sınır uyuşmazlıklarının yanında Japonya’nın son zamanlar askeri yeteneklerini genişletme yönündeki adımları da dünyanın dikkatini çeken bir başka süreçtir. 1 Temmuz 2014’te hükümetin onayladığı belge, Japonya’nın müttefiklerine yardım amacıyla kendi sınırları dışında askeri operasyonlar yapmasına yasal zemin yarattı (Bkz: Japan takes historic step from post-war pasifizm, OKs fighting for allies / “Reuters”, 1 Temmuz 2014). Washington’un desteklediği bu adım ABD’nin yakın askeri müttefiki olan Japonya’nın Çin’e yönelik tehlikeliliğini daha da artırabilir.

Japonya-Çin Çatışmasında ABD Faktörü

Japonya’nın askeri alanda yeni yaklaşımının şekillenmesinde ABD’nin etkisi hissedilir. Biraz geçmişe bakıldığında, mevcut jeopolitik gelişmelerin temelinin yaklaşık olarak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni dünya düzeninin oluşumu sırasında konulduğunu görülebilir. Bilindiği gibi, İkinci Dünya Savaşı’nda ABD ve Çin müttefik kuvvetler olarak hareket ediyordu ve Japonya’nın mağlup edilmesinde bu iş birliğinin önemli rolü olmuştu. Fakat 1946 yılında Çin’deki iç savaştan komünistlerin galip çıkarak iktidarı ele alması, ABD’yle Çin’in karşı cephelere geçmesine yol açtı.

Bunun yerine, ABD’yle Japonya arasında gittikçe müttefiklik ilişkileri kuruldu. Öncelikle, yenilgiden sonra Japonya’nın esas bölümünde kontrol ABD’ye geçti ve böylece Japonya’nın yeniden yapılanma süreci başladı. Başkan Harry Truman’ın 6 Eylül 1945’te imzaladığı “Japonya için ABD’nin teslimiyet sonrası ilk siyaset belgesi”ne göre, ABD’nin Japonya politikasının temel amaçlarından biri, “başka devletlerin haklarına saygılı ve BM Sözleşmesi’nin fikir ve prensiplerine yansıyan ABD’nin amaçlarını destekleyen, barışçıl ve yetkili bir hükümetin kurulması” idi (Bkz: US Initial Post-Surrender Policy for Japan / www.ndl.go.jp). Belgeye göre, bu amaca ulaşmak için Japonya tamamen silahsızlaştırıldı, hatta iç asayişi korumak için sınırlı sayıda polis kuvveti hariç milli güvenlik organlarından ve onlara mahsus donanımdan da mahrum edildi, ülkenin savunmasını ABD tamamen üstlendi. Buna paralel olarak, halkın bakış açısının değiştirilme işlemi de gerçekleştirildi, Japon halkının başına gelen musibetlerin, nükleer felaketin tek sebebinin emperyalist Japon hükümeti olduğu fikri aşılandı (bu fikir sonra ülkenin yeni anayasasında da yer aldı). ABD Başkanı H. Truman’ın imzaladığı söz konusu belgede aşırı milliyetçiliğin, militarizmin tebliğinin yasaklanması ve Batı demokrasi ilkelerinin sağlanması talep ediliyor, “Japon halkının ABD ve diğer demokratik ülkelerin tarihi, kurumları, kültürü ve başarıları ile tanışmasına ortam ve ilgi oluşturulması” gerekliliği vurgulanıyordu (Bkz: önceki kaynak). Tabii ki, tüm bunlar eğitim, kültür ve iletişim alanında amaçlı çalışmanın yapılması için yeterli esas yarattı.

Japonya’nın yönetildiği mevcut anayasa da 1946 yılında ABD hükümetinin kontrolü altında, çoğunluğu Amerikalı avukatlardan oluşan heyet tarafından hazırlandı, 1947 yılında da yürürlüğe girmiştir. Anayasa’nın 9. maddesinde belirtiliyor ki; “Japon halkı, devletin egemenlik hakkı olarak savaşı ve uluslararası tartışmaları çözme aracı olarak tehdit ve güç kullanımını ebediyen reddeder”. Bu amaçla “hiçbir zaman kara, deniz ve hava kuvvetlerinin ve diğer askeri potansiyelin oluşturulmayacağı” kaydedilir (Bkz: The Constitution of Japan / www.japan.kantei.go.jp).

Anayasanın bu maddesi nedeniyle Japonya’nın kendini savunma kuvvetlerini yaratması ve müttefiklere askeri yardım yapılmasını öngören hükümetin 2014 yılındaki kararı sürekli tartışmalara neden olur. Fakat bir hususu dikkate almak gerekir ki, Japonya’nın da üyesi olduğu BM Şartı’nın 51.maddesi, ülkelerin askeri tehlikelere karşı bireysel ve kolektif biçimde korunma hakkını kabul ederler. Japonya Anayasası’na göre ise, ülkenin taraf olduğu uluslararası hukuk normları ülke Anayasası’nın ilkelerine aykırı da olsa yerine getirilmelidir (98. madde). Demek ki, BM Şartı hukuken Japon Anayasası’ndan üstün olduğu için Japonya’nın askeri kuvvetlere sahip olması ne uluslararası hukuka ne de dolaylı olarak ülkenin anayasasına aykırıdır.

Böylece, anayasanın koyduğu yasaklara rağmen, ABD’nin onayı ile 1954 yılında Japonya Savunma Kuvvetleri oluşturuldu. Paralel olarak, ABD, Japonya’nın ekonomik gelişmesine geniş destek verdi. Aslında, Japonya’nın gelişmesi, güçlenmesi ve kendini savunma araçlarının oluşturulması jeopolitik süreçlerden kaynaklanan zorunluluk idi. Çünkü savaştan galip çıkan SSCB’nin kendi gücünü ve nüfuzunu arttırması, Çin’de komünist rejimin kurulması, SSCB kontrolünde olan Kuzey Kore’nin yarımadada denetimi tamamen ele geçirme isteği ABD’yi bölgede komünist devletlere karşı güçlü bir cephe oluşturmaya itiyordu. Bu amaçla Japonya, Güney Kore, Tayvan, Filipinler gibi ülkelerin gelişmesine Batı devletleri büyük destek ve ortam yarattı. Batı demokrasisi ve komünizm arasındaki benzer rekabet, Avrupa’da savaştan sonra ikiye parçalanmış Almanya’nın kapitalist parçası olan Almanya Federal Cumhuriyeti’nin hızlı yükselişiyle de kendini gösteriyordu.

1991 yılında SSCB’nin dağılması, ardından Avrupa’nın her yerinde sosyalist-komünist sistemin çöküşü “Soğuk Savaş”ın sona ermesi, tamamen farklı dünya düzeninin kurulması konusunda tasavvurlar yarattı. Fakat son yıllarda önde gelen aktörler arasındaki jeo-politik ve jeo-ekonomik mücadelenin keskinleşmesi, aslında, “Soğuk Savaş” öğelerinin halen var olduğunu gösterir. Zira ABD komünizmden vazgeçen Rusya’yı bugün de esas rakibi olarak görür, Japonya’nın Rusya’ya ve Çin’e, ayrıca Vietnam, Filipinler gibi ülkelerin de Çin’e karşı toprak iddialarını destekler, bu ülkelerle askeri iş birliğini güçlendirerek Pasifik’in Asya kıyılarındaki askeri konumunu güçlendirmeye çalışır. ABD’nin Japonya, Güney Kore ve Tayvan’da askeri üslerinin olması da bölgedeki nüfuzunu korumasına yardım ediyor.

Bütün bunlar, Çin ile Japonya arasında yaşanan mücadelenin bir anlamda ABD ile Çin arasında yaşanan küresel jeopolitik mücadelenin bölgesel ölçekteki yansıması olduğu anlamına gelir. Fakat elbette, Japonya’nın kendi siyasi, ekonomik çıkarları uğruna mücadelesi Japonya-Çin rekabetindeki başlıca faktör olmayı sürdürür.

ABD-Rusya çatışması ışığında, Batı’nın tek kutuplu dünya düzeni oluşturma yönünde etkinliğinin belirleyici hale gelmesi, Japonya-Çin ilişkilerini ve bütünüyle Doğu Asya’daki gelişmeleri, bundan sonra daha dikkat çekici hale getirebilir.

Newtimes.az

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.