BİR HANEDAN HİKAYESİ: AL SUUD AİLESİ

upa-admin 27 Kasım 2017 437 Okunma 0
BİR HANEDAN HİKAYESİ: AL SUUD AİLESİ

Orta Doğu ülkelerinin bir yüzyıldır yaşadığı kaos ve savaşların ardı arkası kesilmezken, 2010 yılının ilk aylarında Tunus’ta başlayan ve tüm Orta Doğu’ya yayılan “Arap Baharı” adlı kriz dalgası, bu sefer ortaya çıkan krizin ülkesel ya da birkaç ülkeyi kapsayan bölgesel nitelikte değil, tüm Orta Doğu’nun ve Kuzey Afrika’nın kaderini değiştirecek cinste kökten bir kriz olduğunu gösterdi. Öyle ki, Kuzey Afrika’da başlayan kitlesel gösterilerin çok kısa bir sürede Pers Körfezi’nde bulunan Bahreyn’e kadar ulaşması, tüm dünyayı şaşırtan bir hal almış ve bu kitlesel gösteriler, şüphesiz liderlerin değişmesi ile biraz hız kesse de, asıl amacının belirsizliği nedeniyle uzunca bir süre devam etmiştir. Yönetimden uzaklaştırılan liderlerin sığınmak için tercih ettikleri ilk ülke ise çok şaşırtıcı bir şekilde Suudi Arabistan olmuştur; öyle ki, Tunus devrik lideri Zeynel Abidin bin Ali’den tutun da Yemen devrik lideri Ali Abdullah Salih’e kadar pek çok devlet ve hükumet yöneticisi sığınmak için Suudi Arabistan’ı tercih etmişti.

Orta Doğu ülkeleri arasında “babadan-oğula” “kardeşten-kardeşe” şeklinde yönetim anlayışının en katı uygulandığı ülkenin Suudi Arabistan olduğu, bölgeyi biraz inceleyen hemen herkesçe görülmektedir. Kurucu lider Kral Abdülaziz Al Suud’un 1953 yılında ölümü üzerine, sağlık durumları ve yaşlarının müsaitliğine göre sırayla tahta çıkan kardeşlerden en büyüğü olan Suud bin Abdülaziz Al Suud’un halen hayatta iken 1964 yılında tahtan indirilmesi ve sonrasında tahta geçen kardeşi Kral Faysal bin Abdülaziz Al Suud’un 1975 yılında öldürülmesi dışında, tahta geçen diğer Krallar doğal yollardan -ölüm nedeniyle- tahtı veliahtlarına devretmişlerdir. Kral Faysal’ın öldürülmesi sonrası tahta çıkan Kral Halid bin Abdülaziz’in 1982 yılında ölümü üzerine tahta çıkan kardeşi ve veliahtı olan Fahd bin Abdülaziz’in, her ne kadar son yıllarını felçli bir şekilde başkent Riyad’da geçirse de, tahttan feragat etmemesi ve ölümüne kadar koltuğunda kalması da dikkate değerdir. 2005 yılında kardeşi Fahd bin Abdülaziz’in ölümü ile tahta geçen uzun yılların veliaht Prensi Abdullah bin Abdülaziz’in tahta çıkması ile normal halinde seyreden Kraliyet ritüelleri ağır ağır şekil değiştirmeye başlamıştı.

Salman bin Abdülaziz

Buraya kadar sırayla tahta çıkış ve iniş şekillerinden bahsettiğimiz Kralların hemen hepsi bir önceki (kardeşi) kralın uzun yıllardır veliahtlığını yapmış bulunmaktaydı. Kral Abdullah bin Abdülaziz de 2005 yılında tahta çıktığında kardeşi Prens Sultan bin Abdülaziz’i veliaht ilan etti ve ölümü sonrası tahta çıkacak kişiler arasında onu ilk sıraya yerleştirdi. İkinci veliaht ise diğer kardeşi Prens Nayef bin Abdülaziz olmuştu. Kral Abdullah, bir ara oğlunu veliaht ilan etse de, halen hayatta bulunan güçlü kardeşleri nedeniyle bu durum uzun sürmemiş ve etkin olmamıştır. Krallığının son yıllarında sürekli sağlık sorunları yaşayan ve bu sebeple yılın büyük kısmını Amerika’da geçiren Kral Abdullah bu halde iken, kardeşi ve birinci veliahtı olan Prens Sultan bin Abdülaziz de benzeri sağlık sorunları ile uğraşmaktaydı.

Tarihler 2011 yılı Ekim ayına geldiğinde, Suudi veliaht prensi Sultan Bin Abdülaziz’in ABD’nin New York kentinde öldüğü haberi tüm basın kuruluşlarına düştü; Kral’dan önce veliahtın, üstelik Suudi Savunma Bakanlığı görevini de yürüten güçlü bir veliahtın ölümü pek alışılagelen bir durum değildi. Kral Abdullah, kardeşi olan veliahtın ölümü üzerine birinci veliahtlığa diğer kardeşi Prens Nayef bin Abdülaziz Al Suud’u getirmişti. Haziran 2012 tarihine gelindiğinde ise, bu kez yeni veliaht Nayef bin Abdülaziz’in ölüm haberi dünya medyasına yansımıştı. Kral Abdullah bin Abdülaziz, 9 ay aradan sonra yeniden bir veliaht atamak zorunda kalmıştı. Bu kez en güçlü aday ağabeylerinden sonra gelen ve tahta çıkma şansı pek de olmayan yılların Riyad Valisi Salman bin Abdülaziz’e gelmişti. Prens Salman’ın önünde Sultan ve Nayef gibi güçlü ağabeyleri varken tahta çıkma şansı bulunmazken, bir yıl içerisinde ikisinin de ölümü üzerine tahta bir adım kalmıştı. 2015 yılı Ocak ayına gelindiğinde, Kral Abdullah bin Abdülaziz’in ölümü ile Salman bin Abdülaziz resmen Suudi Arabistan Kralı oldu.

Kral Salman’ın işbaşına gelmesi sonrası kimin veliaht olacağı dikkatlice takip edilirken, bir yandan da yeni Kral’ın sağlık durumu ve yaşı ilgili çevrelerce değerlendirilmekteydi. Ocak 2015 sonlarına doğru, Kral Salman, en küçük kardeşi Mukrin bin Abdulaziz’i birinci veliahtlığa getirdi. Kraliyet ritüellerine uygun görünen bu durum ilk etapta dikkat çekmese de, ilerleyen aylarda özellikle Nisan ayına gelindiğinde yaşanan birinci veliaht değişikliği işlerin hiç de göründüğü gibi olmadığı ve kapalı kapılar ardında bazı senaryoların döndüğünü açıkça ortaya koymuştur. Öyle ki, birinci veliahtlığa (tahta çıkmadan ölen) eski veliahtlardan Nayef bin Abdulaziz’in oğlu Muhammed bin Nayef’in getirilmesi, Kral olmadan ölen eski veliahtların ailelerinin halen Krallık makamında iddialarının devam ettiğini açıkça ortaya koymuştu. Bu durum bir süre devam etse de, yakın zamanda gelişen yeni bir veliaht değişikliği, bu konunun gündemden düşmeyen bir konu ve her an yeni gelişmelere gebe bir durum olduğunu ortaya koymuştu. Bu kez Kral Salman tüm tabuları yıkarak kendi oğlu genç Prens Muhammed bin Salman’ı birinci veliahtlığa getirdi. Tüm dünyanın şaşkın bakışları arasında gerçekleşen bu değişiklik, ülkeyi bilenler için bile ciddi bir karmaşanın her an yaşanabileceğinin işareti olarak değerlendirilmiştir.

Muhammed bin Salman

Nitekim Kasım 2017 başlarında başta başkent Riyad olmak üzere diğer şehirlerde de yaşanan bir dizi olay, artık Prens Muhammed’in kraliyet yolunda ilerlediğinin göstergesi idi. Özellikle ölen Prenslerin çocuklarından oluşan bir dizi Prens ve Bakan’ın yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarında göz altına alınmaları, bu süreçte eski Kral Fahd’ın oğlu Abdulaziz bin Fahd’ın çatışmada, eski veliaht Prens Mukrin’in oğlu Mansur bin Mukrin’in ise helikopter düşmesi sonucu ölmesi, işin ciddiyetini açıkça ortaya koymakta idi. Suudi Arabistan Kralı Salman ve oğlu birinci veliaht Muhammed bin Salman’ın bu konuda geri adım atmayacaklarını dile getirmeleri ve tutuklama dalgasının devam etmesi ile işin rengi giderek ciddileşmiş ve bu durum Prens Muhammed’in Kraliyet yoluna döşenen taşlar olarak değerlendirilmiştir.

Buraya kadar Kralların sırayla ne şekilde tahta çıktığı ya da veliaht olduğunu açıklama sebebimiz, Prens Muhammed’in daha doğrusu Kral Salman’ın Kraliyet yolunda ilerlerken bir dizi ilahi ya da rastlantısal gelişmelerin sonucu olarak bu makamlara geldiğini izah etmektir. Kral Abdullah’ın veliahtları olan kardeşleri Sultan ve Nayef’in Kral’dan önce ölmeleri, kardeş veliaht geleneğinin katı bir şekilde devam etmemesi ve “Krallık makamı, kurucu Kral Abdülaziz Al Suud’un oğulları arasından seçilecek kişinin hakkıdır.” manasına gelen kuralın “oğulları ve torunları” şeklinde bir kelimelik bir ekleme ile değişmesi neticesinde, Kral Salman, oğlu Muhammed’in önünü açmıştır. Tutuklanan Prenslerin çoğunun ciddi yatırımlara ve siyasi güce sahip olması ve halen Kral Salman’ın sağlığında bu gözaltıların yaşanması, ani bir taht değişikliğinde ortaya çıkması muhtemel kargaşanın da en aza indirilmesini amaçladığı aşikardır. Öyle ki, Kral Salman’ın yaşı ve sağlık durumu iyi işaretler vermediği gibi, diğer Prensler özellikle tahta çıkamayan Prenslerin oğulları arasında bir mücadele rüzgarının esmesi de hesaba katılmalıdır.

Prens Muhammed’in birinci veliahtlığa getirilmiş olması ve babasının halihazırda Suudi Arabistan Kralı olması,, onun bir sonraki Kral olacağı anlamına gelmemektedir. İzah etmeye çalıştığım üzere, taht değişiklikleri aralarında eskiden beri sıkıntı olan ancak bunu göz önüne pek aksettirmeyen hanedan üyeleri, şu sıralar yaşananlar karşısında pek de sessiz kalacak gibi görünmemektedirler. Kurucu Kral Abdülaziz’den bu yana süre gelen ritüellerin güncel gelişmeler ışığında mı, yoksa Prens mücadeleleri ışığında mı değişeceği pek kesinlik kazanmasa da, çok değil birkaç yıl içerisinde Suudi Arabistan Krallığının ve Hanedan-ı Âli Suud’un ciddi değişimler yaşayacağı açıktır. Tüm bunların üzerine bir de Suudi Arabistan’ın bölgede var olan rolünün daha da aktifleştiğini ve belirginleştiği hissettiren gelişmeler de, bu düşüncemizin doğruluğunu destekler niteliktedir.

 

Ali İzzet KEÇECİ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.