KEŞMİR’DE DURULMAYAN SULAR: PAKİSTAN-HİNDİSTAN SORUNU

upa-admin 02 Mart 2019 630 Okunma 0
KEŞMİR’DE DURULMAYAN SULAR: PAKİSTAN-HİNDİSTAN SORUNU

Son günlerde, Pakistan-Hindistan sorunu, karşılıklı olarak düşürülen uçaklarla yine tırmanmaya başladı. Sorunun kökeni, İngilizlerin geleneksel “böl-yönet” politikasının Keşmir bölgesine de uygulanmasıyla başlamıştır. İngilizler, 1947 yılında Hindistan’ı bölerek oradan ayrılırken, Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgeyi Pakistan’a, Hintlilerin yoğun olduğu bölgeyi de Hindistan’a vermişlerdir. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen Keşmir bölgesinin hangi tarafta kalacağını ise, Keşmir halkının buna karar vereceği bir referandumun sonucuna bırakmışlardır. Referandum sonucunda halkın Pakistan’a katılma isteği ortaya çıkmasına rağmen, Keşmir Prensi Hindistan’a katılma kararı almıştır. Halkın bu karara karşı çıkması üzerine, iki devlet de bu bölgeye asker göndermiş; nitekim o günden bugüne kadar bu bölgede sürekli çatışmalar yaşanmış ve 70.000 civarında Müslüman öldürülmüştür. Bugüne kadar diplomatik kanallardan sorunun çözümüne ulaşılamamış ve yakın gelecekte de sorun çözülemeyecek gibi görülmektedir.

Hindistan, sorunun başlangıcından bu güne Cammu Keşmir bölgesinde Müslüman nüfusu azaltmak için oraya Hintli veya Hindistan’ı benimseyen Müslüman nüfus aktarmaktadır. Öte yandan, bölge Müslümanları da kendi içlerinde bölünmüş durumdadırlar. Bir kısmı Pakistan’a bağlanmayı tercih ederken, bir kısmı iki tarafa da bağlanmayarak bağımsız olmak istemektedir. Keşmir’in yüzde 45’i Hindistan’ın, yüzde 35’i Pakistan’ın kontrolündedir.. Bölgenin yüzde 20’sine ise Çin hâkimdir. Hindistan, kontrolündeki bölgeleri “Cammu Keşmir” eyaleti adı altında kendine bağlamıştır. Cammu Keşmir, halen Hindistan’da Müslüman nüfusun çoğunlukta bulunduğu tek eyalet durumundadır. Pakistan ise, kendi kontrolü altındaki Keşmir’e “Azad Keşmir” ve “Gilgit-Baltistan” olarak 2 özerk bölge statüsü vermiştir.

Pakistan ile Hindistan arasında zaman zaman yapılan ateşkes anlaşmaları kısa ömürlü olmuş ve akabinde yine çatışmalar başlamıştır. 1971 yılında Bangladeş bağımsızlık için Pakistan’a başkaldırınca, Hindistan, onları destekleyerek yardım etmiş ve hatta Pakistan’a savaş ilan etmiştir. Daha sonra iki ülkenin liderleri sorunlarını barışçıl yollardan çözme kararı almışlar; fakat bu karar da uygulanamamıştır. İki ülke içerisinde istikrar sağlanamaması ve sürekli hükümetlerin değişmesi, soruna çözüm bulmalarına olanak vermemiştir. Hindistan ve Pakistan, 1972 yılında “Simla” saldırmazlık anlaşmasını imzalamışlar, ancak Hindistan anlaşmadan iki yıl sonra nükleer silah denemelerine başlamıştır. Hindistan hükümeti, bunun barşçıl bir deneme olduğunu iddia etmiş, ancak bu deneme bölgedeki dengelerin değişmesine sebep olmuştur. Çünkü nükleer silah sahibi olmakla, Hindistan, Pakistan-Hindistan dengesini bozmuş ve Pakistan’ı da nükleer silah sahibi olma konusunda teşvik etmiştir. Bu denge değişikliğinde Pakistan’ı destekleyen Çin ise, Pakistan’da nükleer program konusunda çalışmalar yapmakta ve onlara zenginleştirilmiş uranyum üretmekte yardımcı olmaktaydı. Bu dönemde ABD ise Hindistan’a ambargo tehdidinde bulunmuş, Pakistan da süratle nükleer silah üretimine geçmiştir. O günden bugüne, Pakistan ve Hindistan nükleer silah konusunda bir yarışma içerisindedirler. Hatta aralarında, 1999 yılında, dünyada Küba füze krizinden sonra ikinci önemli kriz sayılabilecek nitelikte büyük bir nükleer kriz yaşanmıştır. Pakistan’ın ele geçirdiği Kargil bölgesini Hindistan geri almış ve iki ülke savaşın eşiğine gelmiştir. Pakistan, o günlerde de bugün olduğu gibi daha yüksekte konuşlanmış olmanın avantajıyla iki Hindistan askeri uçağını düşürmüştür. Ancak Cumhurbaşkanı olmanın yanında Pakistan’ın askeri gücünün de başı olan Pervez Müşerref, saldırıların teröristler tarafından yapıldığını iddia ederken, mobil nükleer silahlarından bazılarını Kargil’e doğru harekete geçirmiştir. Ancak Birleşmiş Milletler ve ABD’nin baskıları sonucunda, kısa sürede Müşerref nükleer silahları yerlerine geri döndürmüştür.

Şu sıralar yaşanan yeni gerilim, Pakistan’da konuşlanan bazı terör örgütlerinin Hintli askerlere saldırması neticesinde başlamıştır. Hindistan, Pakistan hükümetinin bu teröristleri desteklediğini, hatta birlikte hareket ettiklerini iddia ediyor. Bugün iki ülkenin yapması gereken ise, bütün terör örgütlerinin bölgedeki faaliyetlerini ortadan kaldırmak için ortak çalışmalar yapmak olmalıdır. Birlikte hareket etmeleri, savaşa dönüşme riski olan bu krizleri ortadan kaldırmak için en doğru adım olur. Çünkü Afganistan’da uluslararası gücün bile etkisiz hale getiremediği Taliban, Pakistan  içerisinde de çok güçlüdür ve Pakistan’ın bunu tek başına etkisizleştirmesi mümkün değildir.

Pakistan ve Hindistan ilişkileri, kuşkusuz belli dengeler içinde sürdürülmelidir. Çünkü Hindistan, salt Hintli nüfusundan oluşmamaktadır. Hindistan, dünyada en çok Müslüman barındıran üçüncü ülke konumundadır ve Pakistan nüfusundan daha fazla Müslüman’a sahiptir. Doğrusu, olası bir Hindistan-Pakistan Savaşı’nda bu Müslümanların saflarının ne olacağı bilinmemektedir. Hindistan ekonomik ve askeri güç bakımından Pakistan’dan üstün olmasına rağmen, Pakistan’da bulunan terör örgütleri dolayısıyla savaşa girmekten çekinmektedir. Nitekim 2008 yılında Pakistan’dan deniz yoluyla Hindistan’a sızan teröristler, ülkedeki en büyük şehir olan Bombay’da  10 ayrı noktada silahlı ve bombalı saldırılar gerçekleştirmişlerdir. Akabinde, Hindistan, Pakistan’da konumlanmış olan terör kamplarına hava saldırısı düzenleyeceği tehdidinde bulunmuş, Pakistan ise sınırlarına asker yığmaya başlamıştır. Neticede, diyalog yoluyla bir uzlaşmaya varılmış ve savaş bertaraf edilmiştir.

İmran Han ve Narendra Modi

Son günlerde iki tarafın birbirlerinin uçaklarını düşürmeleri neticesinde başlayan gerilim incelenirse, Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin, büyük ihtimalle Nisan ayında yapılacak seçimler öncesinde bu krizden doğan milliyetçiliği kullanarak, seçimde oylarını arttırma amacı güttüğü görülmektedir. Pakistan ise, şahsen de tanıdığım dürüst ve uzlaşma taraftarı olan Başbakanı İmran Han sayesinde, dünyaya daha ılımlı ve barışçı mesajlar vermektedir. Ancak Modi, Hindistan’ı olduğundan daha güçlü gösterme sevdasıyla, Pakistan’ı terör saldırılarıyla Hindistan’ı istikrarsızlığa sürüklemek ve ilerleyişlerini durdurmak istemekle suçlamaktadır.

Bunların dışında, bu konuyla alakalı olarak, Çin ile Pakistan ilişkileri de her zaman iyi düzeyde olmuştur. Çin, Hindistan’a karşı her zaman Pakistan’ı desteklemekte ve her konuda bu ülkeye yardım yapmaktadır. Hatta dünyaya aralarındaki yakın dostluğu göstermek için, Pakistan’da her hükümet değiştiğinde, yeni Cumhurbaşkanı ve Başbakan ilk ziyaretlerini Çin’e yapmaktadırlar. Çin ile Pakistan arasında stratejik işbirliğiyle yapılacak olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (ÇPEK), Çin’in geliştirdiği “Kuşak Yol” projesinin bir parçası olarak Çin’in Sincan bölgesinden başlayarak, daha önceki yıllarda yine Çin’in inşaa ettiği liman şehri Gwadar’a kadar karayolu, demiryolu, fiber bağlantı, enerji boru hatları, sanayi ve münhasır ekonomik bölgeler kurulmasını öngörmektedir. Böyle bir proje, Çin ile Pakistan ilişkilerini daha da pekiştirecek ve Pakistan’ı güçlü hale getirecektir. Proje, sadece Pakistan ve Çin için değil, bölgedeki tüm ülkeler için de çok önemli bir projedir. Bu nedenle, Hindistan bu projeye karşı çıkmaktadır. Daha önemlisi, bu konuda yalnız da değildir, ABD, Avustralya ve Japonya ile dörtlü ittifak çalışmaları yaparak, alternatif bir güzergâh bulmaya çalışmaktadır. Amerika (ABD) ve Japonya, bu projeyle dünyadaki ikinci büyük ekonomik güç olan Çin’in daha da güçlenmesinden korktuķları için, Hindistan ise, Pakistan ve Çin’in güçlenmesini istemediği için karşı çıkıyorlar. Ayrıca ABD, kağıt üzerinde Pakistan’ın müttefik ülkesi konumunda olmasına rağmen, Çin’in bu kalabalık nüfusa sahip komşusunun istikrarlı bir ülke olmasını istemeyeceği de düşünülmektedir. Kanaatimce, dış güçler, günümüzde iki ülke arasındaki anlaşmazlıkları körüklemektedirler.

Pakistan ve Hindistan arasındaki sular, Keşmir Sorunu çözülmedikçe durulmayacak ve iki ülkeyi sürekli krizlere ve savaşın eşiğine sürükleyecektir. Aynen Orta Doğu’daki Filistin-İsrail ve Kıbrıs’taki Rum-Türk Sorunu (Kıbrıs Sorunu) gibi, Keşmir Sorunu da Keşmir halkının istekleri göz önüne alınmadığı ve bölge istikrara kavuşmadığı sürece, İngilizlerin mirası olarak kanayan bir yara şeklinde devam edecektir.

 

Hasibe ŞAHOĞLU

(E) Büyükelçi/ Girne Amerikan Üniversitesi Öğretim Görevlisi

 

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.