HEGEMONYA, BAĞIMLILIK VE KÜRESELLEŞME PERSPEKTİFİNDEN ULUSLARARASI SİSTEMİ AÇIKLAMAK: ÇATIŞMA MI, İŞBİRLİĞİ Mİ?

upa-admin 11 Nisan 2020 10.576 Okunma 0
HEGEMONYA, BAĞIMLILIK VE KÜRESELLEŞME PERSPEKTİFİNDEN ULUSLARARASI SİSTEMİ AÇIKLAMAK:  ÇATIŞMA MI, İŞBİRLİĞİ Mİ?

Giriş

Dünya üzerindeki ülkeler arasında var olan ekonomik eşitsizliğin sebebi ya da Afrika ve Asya kıtalarında yer alan birçok ülkenin yüzyıllar geçmesine rağmen neden aynı vaziyette kaldıkları ve yoksulluğu bir türlü yenemedikleri herkesin cevabını çok merak ettiği sorular olmanın ötesinde, bütün insanlığı, ülkeleri ve devletleri ilgilendiren evrensel birer problemdir. Ne yapılabilirlikten çok yapılması planlananların başarı şansı ve reel düzlemde uygulanabilirliği/gerçekle örtüşebilmesi de bir o kadar önemlidir. Bu aşamada, Uluslararası İlişkiler ve uluslararası ekonomi-politik (politik ekonomi) biliminin teorileri yolumuza ve araştırmalarımıza gerçekten ışık tutmaktadır. Fakat bunun da ötesinde, Kuzey ve Güney ülkeleri diye grupladığımız dünya üzerindeki ülkelerin ekonomik düzeylerini birbirine yaklaştırmak ve aradaki açığı kapatmak meşru bir hegemon güç tarafından engelleniyorsa yapılabilecekler daha başlamadan tükeniyor. Küresel sistemde var olan hegemon gücün meşruluğu, meşru olup olmadığı da başka bir kuramsal tartışmayı gündeme getirmekte tabii. Peki bağımlılık, karşılıklı bağımlılık, Kuzey-Güney ilişkileri ve hegemonya bağlamında küresel çatışma ve işbirliği alanlarına baktığımızda ne görmekteyiz? Ekonomik çıkarlar ya da ilişkiler uyuştuğunda bir işbirliği, uyuşmadığında ise bir çatışma mı hasıl oluyor? Hegemonya bağlamında rızaya dayalı güç, işbirliğini ortaya çıkarırken tahakküme bağlı hegemon güç sıfatı, çatışmayı mı doğuruyor?

Bu çalışmada, hegemonya ve Hegemonik İstikrar Teorisi, Bağımlılık Teorisi ile ve onun merkez, çevre, yarı-çevre kavramlarıyla ilişkilendirilerek anlatılacak ve ardından küresel sistemdeki çatışma ve işbirliğine bu perspektiften bakılacaktır. Neticede, kuramsal ve analitik yeni bir çerçeve çizilmiş olacaktır. Ayrıca sonuç olarak Kuzey-Güney ilişkileri ve gelişmişlik-azgelişmişlik uçurumuyla ilgili öngörülerde ve önerilerde de bulunulacaktır.

Yeni Dönemin Şafağında İki Armağan: Küreselleşme ve Amerikan Hegemonyası

Devletlerarası ilişkileri de içinde barındıran Uluslararası İlişkiler kavramı, anlam itibariyle milletler arasındaki ekonomik, siyasi, hukuki, kültürel ve toplumsal bütün insan ilişkilerini ifade eden bir içeriğe sahip olsa da, genellikle siyasi niteliği öne çıkacak şekilde ve sadece devletlerarası politik ilişkileri kast edecek şekilde kullanılmış ve yaygınlaşmıştır.[1] Bu yönüyle sadece devletlerarası ilişkileri belirtmek üzere çoğu kez siyasi/politik bir anlam taşıyacak şekilde kullanılan Uluslararası İlişkiler biliminin tarihi de modern anlamda devletin/ulus-devletin ortaya çıkışına rastlayan 17. yüzyıldan başlatılmaktadır. Disiplinin yönetim biliminden özellikle de Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nden ayrılıp bağımsız bir bilim dalı olarak ortaya çıkması 20. yüzyılda Amerikan kıtasındaki akademik gelişmelerle sağlansa da, tarihi ve coğrafî arka planı 1648 Vestfalya Antlaşması ile Avrupa kıtasına dayanmaktadır. Bu tarihten önce sırasıyla kabile-site devleti-feodalite/derebeylik şeklinde süregiden siyasal sistemler, kilise ve diğer güç odakları (prenslikler, imparatorluklar, monarşiler) arasındaki çetin güç ve çıkar çatışmasının giderek ön plana çıkması sonucu yaşlı Avrupa kıtasında yeni bir siyasal ve toplumsal düzen ortaya çıkarmıştır. Tabii buna bağlı olarak, ekonomik ilişkiler de yeniden düzenlenecek ve örgütlenecekti. Esasen toplumsal ve siyasal her türlü çekişme ve mücadeleyi bir şekilde iktisadi kavram ve gelişmelerle açıklamayı amaç edinen Marksist bakış açısıyla, bu yeni siyasal düzlem de ekonomik kaygıların ön planda olduğu bir çıkar ve sınıf çatışması sonucu ortaya çıkmıştır. Oldukça geniş arazilere sahip olan, dinin yanında dünyayı da isteyen ve maddi/dünyevi iktidar ve hegemonyadan da vazgeçemeyen kilise ile kendini ezdirmek istemeyen diğer iktidar sahipleri güç, iktidar, para, arazi, tarla vs. meta için çarpışmış neticede ekonomik kaygılarla başlayan bu savaş ve çatışmalar sonucunda kilise bertaraf edilerek prenslikler sağlamlaştırdıkları iktidarlarını güçlü ulus-devlete dönüştürerek süslemişlerdi.[2]

Avrupa’da ortaya çıkan bu yeni siyasal sistem ve kurulan güç dengesi Napolyon Fransa’sı tarafından bozulmak istense de, 1815 Viyana Kongresi ile Avrupa uyumu yeniden sağlanmıştı. Ne var ki 1914’te başlayan ilk büyük Dünya savaşı ayakta durmaya çalışan belli başlı birkaç büyük imparatorluğun da çöküşüne yol açmış Avusturya ve Almanya’da Habsburglar hanedanı yıkılırken, Rusya’da Romanovların ve Osmanlı Devleti’nde de Osmanoğulları’nın yüzyıllardır süren hâkimiyeti sona ermiş ve İmparatorluk toprakları üzerinde Avrupa’nın geri kalanında olduğu gibi modern ulus-devletler kurulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’ndan bakiye kalan topraklarda da Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması gibi. Bu açıdan bakıldığında, Başkan Woodrow Wilson’un azınlıklara tanıdığı self-determinasyon hakkı da, her ulusun kendi devletini kurması gerektiği yönündeki itici gücü ve idealist anlayışı temsil ediyordu.[3]

Fakat onlarca kişinin ölümüne ve sakatlanmasına yol açan, yüzyıllık imparatorlukları yıkarak alaşağı eden ve devletlere büyük maddi hasarlar veren Dünya Savaşı’nın çıkış sebeplerinde ekonomik sebeplerin payı hiç yok muydu? Elbette vardı. Hatta bu ilk büyük savaşın çıkış sebebinin sömürge yarışı olduğu günümüzde klasik tarih kitaplarında hatta ilkokul kitaplarında yazan yadsınamaz bir gerçektir. Sahipsiz, devletsiz, örgütsüz ve teşkilatsız insan topluluklarının bulunduğu Afrika, Asya ve Güney Amerika kıtalarını yeraltı ve yerüstü servetleriyle, insan, havyan, bitki kısaca canlı ve cansız tüm ontolojik yapısıyla sömürmek, zenginliğine zenginlik katmak için belli başlı devletler koca bir dünyayı ateşe atmayı göze almışlardı. Demek ki, devletlerarası ekonomik çıkar ilişkileri ürkütücü sonuçlara dahi yol açabilecekti. 1939’da bu defa yarım kalmış bir hesabı tamamlamak isteyen Almanya liderinin yaktığı savaş ateşi, ilkinin bitiminden 20 yıl sonra tüm yeryüzünü ikinci kez bir yıkıma bir büyük savaşa daha sürüklemişti. Fakat ekonomi-politik açıdan baktığımızda ve Führer’in (Adolf Hitler) kendi penceresinden seyrettiğimizde, asıl neden Almanya’nın zor koşullar özellikle de ekonomik koşullar altında adeta zincire vurulmuş prangalı bir mahkûm gibi sürünerek yaşamaya mahkûm edilmesiydi. Versay zincirlerini kırmak gerekiyordu.[4]

Ancak çılgın Führer’in tüm kıtayı ateşe attığı savaş Atlantik ötesinden gelen kurtarıcının müdahalesi ve doğudan beliren yeni bir süper gücün ortaklaşa sıkıştırmasıyla müttefik zaferiyle kapandı. Bu defa da, dünya, önce Nazilere karşı beraber savaşan iki devasa ülkenin giderek artan inatlaşması ve rekabetiyle yaklaşık 45 yıl kadar sürecek Soğuk Savaş adındaki bir cenderenin içine girdi. Soğuk Savaş dönemi boyunca tarafların diğer unsurlar yanında birbirlerini yıpratmak için başvurdukları taktikler arasında en etkili olanları ise yine gayet tabii ki ekonomikti. IMF ve Dünya Bankası’na karşı COMECON un kurulması ya da Truman Doktrini ve Marshall Planı karşısında Molotov Planı’nın deklare edilmesi gibi. Hatta daha ötesinde ABD’nin bölge ülkelerini Sovyet tehdidine karşı korumak için çeşitli doktrinler ilan ederek bazı ülkelere para ve silah desteği sağlamasına karşılık olarak SSCB’nin de çeşitli karşı-doktrinler üretmesi (Brejnev Doktrini vb.) ve Mısır gibi Ortadoğu’da kendisine yakın gördüğü ülkelere silah satarak onları silahlandırması gibi daha Realist ve somut örnekler vermek de mümkündür. Ancak bu ekonomik (dolayısıyla siyasi) yarışta daha zengin ve imkânları daha çok olan taraf Batı’dan gelen büyük ortaktı ve neticede de Soğuk Savaş dönemi sembol niteliğindeki Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılmasıyla son buldu.

Peki bundan sonra ne olacaktı? Bir şey olmayacaktı. Yeni dönem kendi ideologlarını da yaratmıştı çünkü ve Francis Fukuyama’ya göre artık tarih sona ermiş, bitmişti. İnsanlığın ulaşabileceği en yüce iki ülküsel değer olan demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi galibiyetini ilan etmiş, liberalizm ile komünizm karşısındaki mücadeleyi kızıl zehire/tehlikeye karşı panzehiri ve refahı temsil eden yeşil liberalizm kazanmıştı.[5] Bundan ötesi yoktu ve tarihin artık sonu gelmişti. Dahası, Brzezinski[6], Huntington[7] ve Kissinger[8], bu durumu tasvip ederek Amerikan gücünün eşsizliğine vurgu yapıyorlardı. Ancak Batının üstünlüğünü ilan ettiği böyle bir ortamda uluslararası ilişkiler disiplininde de çokça tartışmalara yol açan yeni bir kavram daha dünya üzerinde konuşulmaya ve giderek yükselmeye başladı: küreselleşme. Tıptan eğitime, teknolojiden ulaşıma, ekonomiden diplomasiye herşey küreselleşme süreci denen bir sürecin içerisine girmiştir ve her alanda bu sürecin etkilerini görmek mümkündür. Batı’nın ilan ettiği yeni dünya düzeninde vurgu yapılan iki kavramdan biri siyasi (demokrasi) ise diğeri ekonomikti (serbest/liberal piyasa ekonomisi).

Ve şimdi küreselleşme kavramı, bilgi, sermaye ve mal transferini kolaylaştıracak ve hızlandıracak bir süreç olarak ortaya çıkmıştır. Üstelik toplumsal, kültürel vb. birçok yönü bulunan küreselleşme yeni dönemde daha çok ekonomik tarafı ön plana çıkarılarak telaffuz edilmeye başlanmıştır. Sermayenin uluslararasılaşması ve akışkanlık kazanmasının yanında, bir de küreselleşmenin en önemli aktörleri/ajanları olarak ortaya çıkan çok uluslu şirketler global ekonomide kuralların yeniden yazılmasını zorunlu kıldılar. Bu meyanda, birçok hukuki ve kurumsal girişimin yanında, bölgesel alanda da teşkilatlanmalara rastlanmıştır. Küreselleşmenin daha çok sermayenin küreselleşmesi ve çok uluslaşması anlamında kullanılması, tartışmaları ve eleştirileri de beraberinde getirmiştir. Keza küreselleşen tek şey kültürü, eğitimi, parası kısaca her yönüyle Batı/Amerikan tarzı yaşam biçimiydi: fast-food yiyecekler, müzik, sinema, konutlar ve içerisinde kullanılan eşyalara kadar herşey… Bu yönüyle önce Amerikan hegemonyasının, ardından da küreselleşmenin Batı kapitalizminin yeni yüzü olduğu ve başka adlarla ve maskelerle sürdürülmeye çalışan emperyalizmin modern versiyonları olduğu ileri sürülmüştür. Modern ve modern ötesi çağda yeni bir heyecan ve hevesle servis edilen kavramların buna en çok sevinmesi gerekecek Asya, Afrika ve Sahra-altı Afrika ülkelerinin hayatında pek de bir şey değiştirmediği kısa zamanda teşhis edilmiştir. Yeni dönemin şafağında Batı’nın iki büyük hediyesi olan hegemonya ve küreselleşme kendi anti-tezlerini yaratmış ve Amerikancılık anti-Amerikanizmi, yeni sömürgecilik ve emperyalizm de post-kolonyalizmi doğurmuştur.[9]

Ekonominin Uluslararası Politik İlişkilere Etkisi ya da Uluslararası Ekonomi-Politik ve Bağımlılık Teorisi

Hegemonya, küreselleşme, bağımlılık gibi kuram, kavram, teori ve olguların ne gibi uluslararası ekonomi-politik sonuçlar doğurduğuna ya da bu bilim dalıyla ilgili argümanlarının ne olduğuna geçmeden önce, uluslararası ekonomi-politik kavramının anlamının da açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Her şeyden önce, Ekonomi ya da İktisat biliminin tanımını vermek ve ilgilendiği konulardan bahsetmek lâzım. Bildiğimiz o çok klasik kavrayışla, Ekonomi (İktisat), sınırlı ya da kıt kaynaklarla sınırsız olduğu varsayılan insan ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağı sorusuna cevap arayan bir bilim dalıdır ve toplum içinde servetin yaratılması (üretim), dağıtılması ve kullanılması ile ilgili bir sistem olarak ortaya çıkar. Sermaye, mal, üretim (arz), üretime olan talep, piyasalar (mal ve sermaye piyasaları), finansal yapı ve kurumlar, üretim ve talebi etkileyen faktörler hep ekonomi biliminin başlıca konularını oluşturan kavramlardır. Ekonomi-politik ifadesinde adı geçen politika ise, sosyal bilimlerin bir dalı olarak birçok farklı şekilde tanımlanabildiği gibi, kısaca devlet işlerini düzenleme ve yürütme alanında uygulanan, sosyal ve ekonomik faaliyetleri belirleyen kurumlar, kurallar ve anlayışlar bütünü şeklinde özetlenebilir. Ekonomi-politik dediğimiz zaman ise, politik faaliyetlerin arkasındaki ekonomik sebep veya faktörlerin araştırılmasını işaret eden bir branş karşımıza çıkmaktadır. Bu meyanda, politik gelişmeleri ekonomik faktörlerden bağımsız düşünemeyeceğimiz gibi, karşılıklı olarak politikanın da ekonomiyi etkilediği çift yönlü bir etkileşim süreci de ortaya çıkmaktadır. Örneğin, devletin çeşitli ürünler  (fındık, çay, vb. tarım ürünleri) için taban fiyat belirlemesi, sübvansiyonlar, vergilendirme, teşvikler, gümrük tarifeleri vb. yoluyla ekonomiye ve piyasaya müdahale etmesi bu etkileşimin bir yüzü iken, işsizlik, enflasyon, stagflasyon dolayısıyla hükümetlerin yeni yasal düzenlemeler çıkararak önlemler alması, parasını devalüe etmesi ya da başkaca yöntemler izlemesi de piyasanın politikayı etkilemesine bir örnek olarak etkileşimin diğer yüzünü göstermektedir. Ulusal çapta hâl böyle iken, üst bir siyasi ya da ekonomik otoritenin ya da düzenleyicini bulunmadığı uluslararası sistemde de durum aşağı yukarı böyledir ve bu husus uluslararası ekonomi-politik bilimiyle açıklanmaktadır.

Uluslararası ekonomi-politik, Ekonomi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler olmak üzere üç temel bilimin çalışma alanlarını birleştiren ve 1970’lerden itibaren ilgi görmeye başlayan genç bir bilim dalıdır. Uluslararası sistemde devletlerin ve piyasaların karşılıklı ilişkilerini araştıran, politik ve ekonomik değişkenlerin uluslararası ekonomik işlemler üzerindeki olumlu veya olumsuz etkilerini inceleyen bir çalışma alanı olarak tanımlayabileceğimiz uluslararası ekonomi-politik, uluslararası aktörlerin (devletler, çok uluslu şirketler, uluslararası örgütler vb.) ekonomik faaliyetleri ve bunların doğurduğu siyasal sonuçlar üzerine yoğunlaşır.[10]

Uluslararası ekonomi-politik disiplininin 1970’lerde ortaya çıkması bir rastlantı olmayıp, Realizm gibi geleneksel teorilerin küresel ölçekte bazı gelişmeleri açıklayamaması sonucu doğmuştur. ABD’nin doları devalüe etmesiyle başlayan süreç Bretton Woods sisteminin çökmesi ile sonuçlanmış ve yine 1973’te OPEC ülkelerinin petrol fiyatlarını artırmaya başlamasıyla gelişmiş sanayi ülkelerinin stagflasyon yaşaması, ekonomik ilişkilerin uluslararası ilişkileri belirlemedeki etkisini artırmış ve dolayısıyla ekonomi üzerine çalışmalar yoğunlaşmıştır. Bu tarihe kadar askeri ve güvenlik meseleleri birinci planda iken, 1970’lerden itibaren ekonomik meseleler ön sıraya yükselmiştir.[11]

Uluslararası ekonomi-politik, genellikle liberal, Marksist ve merkantilist yaklaşımlar ışığında küresel ekonomiye ilişkin iktisadi bakış açıları geliştirerek uluslararası sistemi açıklamaya çalışmaktadır. Bununla birlikte, uluslararası ekonomi-politik disiplini açısından ilk akademik çalışmalar 1960’lı yıllarda Latin Amerika kökenli yazarlar tarafından Bağımlılık Teorisi (Dependency Theory) çerçevesinde başlamıştır. Neo-Marksist paradigmadan küresel sistemi açıklamaya girişen Andre Gunder Frank gibi yazarlar, azgelişmiş ülkelerin gelişmiş ülkeleri izleyerek gelişmelerinin mümkün olmadığını; hatta aksine daha özgün ve bağımsız bir yol izleyerek öncelikle kapitalist ülkelerle olan ilişkilerini zayıflatmaları gerektiğini iddia etmiştir.[12] Şimdi uluslararası ekonomi-politik çalışmaların önünü açmış olan bağımlılık teorisini daha yakından inceleyelim.

Uluslararası İlişkiler, Siyaset Bilimi ve Ekonomi (İktisat) bilimleriyle sıkı bir ilişki içerisinde olan ve bu üç temel sosyal bilimin kesişim noktasında yer alan uluslararası ekonomi-politik bilimini, bu disiplinler içerisinde yer alan ve ortaya atılan her görüş, teori ve yasa bir şekilde ilgilendirmekte ve inceleme alanı içerisine girmektedir. Keza Uluslararası İlişkiler teorileri kapsamında devlet, uluslararası sistem ve küresel politika bağlamında bir argümanı olan her teori bir şekilde ekonomiyi, dolayısıyla da uluslararası ekonomi-politiği de alakadar etmektedir. Bunlardan birisi de Bağımlılık Teorisi’dir ve yukarıda da izah ettiğimiz gibi 1960’lardaki akademik çalışmalarla uluslararası ekonomi-politik için bir itici güç de olmuştur. Bağımlılık Teorisi’nin (Dependence Theory) çıkış noktasını 1960’ların sonunda kapitalist Batı Bloku ile sosyalist Doğu Bloku’nun yanında geniş bir azgelişmiş ülke topluluğunun post-kolonyal “Üçüncü Dünya” adı altında ortaya çıkması oluşturmaktadır.[13]

Gerçekten de, 1947 yılında Güney Asya’da ortaya çıkan bağımsızlık hareketleri öncülüğünde bölge halklarının kolonyalizmden kurtulma isteği 1955-Bandung Konferansı ile zirveye ulaşmış ve kendilerine “Bağlantısızlar Hareketi” (Non-Aligned Movement) adını veren bu halkların büyük çoğunluğu bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Ayrıca bu sayede bir post-kolonyal dönem ve post-kolonyal teori de doğmuştur.[14] Ancak Bağımlılık Teorisi’nin kökenleri bu tarihten daha da geriye, 1940’lara kadar gitmektedir. Küresel ekonominin sorunlarını modernleşme teorilerine geliştirdikleri eleştirilerle yeniden ele almaya çalışan Dependencistas adında bir grup, serbest ticarete karşı olan düşüncelerini sistemleştirerek ve Marksist sınıflar arası çatışmayı uluslararası sisteme uyarlayarak Dependency Theory adındaki teorilerini temellendirmişlerdir. Birleşmiş Milletler Latin Amerika Ekonomik Komisyonu’nun (The Economic Commission for Latin America: ECLA)  1948’den 1962’ye kadar Başkanlığını yürüten Raul Prebish ve Andre Gunder Frank tarafından geliştirilen Bağımlılık Teorisi, Latin Amerika kökenli bir düşünce okulu olarak anılmasına rağmen, geleneğin temsilcileri arasında Samir Amin gibi teorinin farklı ülkelere uygulanışını ele alan Mısırlı bir ekonomist de bulunmaktaydı. Prebish ve çevresi, ECLA’da geliştirdikleri bu teoriyi gelişmiş (Kuzey) ülkeler ile azgelişmiş (Güney) ülkeler arasındaki ilişki modelini açıklamak için kullanmışlardır. Bunlara göre, sömürgecilik döneminin bir eseri olarak ortaya çıkan Güney ülkelerinden Kuzey ülkelerine doğru olan tek yönlü bağımlılık ilişkisi, bir başka deyişle artı değerin tek yönlü akışı, sömürünün sömürgecilik sonrasında uluslararası ticaret sayesinde devam etmesiydi.[15]

Bu tek yönlü ilişki veya akış neticesinde Güney’in Kuzey’e olan bağımlılığı azalmak bir yana giderek artmaktadır ve ülkelerarası işbölümünde çok sayıda azgelişmiş ülke benzer ürünlerin üretimine yoğunlaşmakta ve bu da Güney’in Kuzey’e bağımlılığını asimetrik hale getirmektedir. Kuzey’in zenginleşmesi Güney’in fakirleşmesine bağlıdır ve bu şekilde bir bağımlılık olmadan Kuzey’in zenginliğini sürdürebilmesi mümkün değildir. Bu süreçte olan Güney ülkelerinin azgelişmiş halklarına olmaktadır ve bu sömürünün suçsuz kurbanı onlardır. Kuzey ülkeleri eriştikleri zenginliği korumak ve sürdürmek için Güney ülkelerinin azgelişmişliğini daimi kılmak zorundadırlar.[16] Burada Bağımlılık Teorisi’nin anahtar kavramları olan merkez (center) ve çevre (periphery) kavramlarına da yer vermek gerekmektedir. Bu kavramlar, aslında ülke ekonomilerinin dünya piyasalarındaki rollerine ve işlevlerine ilişkin bir adlandırmadır ve merkez (corn/center) ülkeler gelişmiş, sanayileşmiş ve değerlerin toplandığı ülkeleri ifade ederken çevre (periphery) ülkeleri merkeze artı değer akışını yönlendiren azgelişmiş ve sömürülen ülkelerdir. Bağımlılık Kuramı’na göre, azgelişmişlik aslında gelişmiş, sanayileşmiş merkez ülkeleri ile azgelişmiş, sanayileşememiş azgelişmiş ülkelerin hepsini birden içine alan dünya sisteminin bir sonucudur.[17]

Merkez ülkeler kendi iç dinamiklerini kurmayı başarmış, kendine yeterli ve dış etkilerden etkilenmeyen sistemlere sahip ülkelerdir. Oysa çevre ülkeler, merkezin gereksinimlerini karşılamak için fonksiyon gösteren ekonomilere sahip sistemlerdir ve burada üretilen artı değer çeşitli yollarla merkez ülkelere transfer edilmektedir. Çevre sistemlerde düşük ücret politikası güdülmekte, üst sınıflar lüks bir tüketime yönelirken geniş halk tabanı ise ciddi yaşamsal zorluklarla karşılaşarak varlığını idame ettirmeye çalışmaktadır. Teorini temsilcilerinden Samir Amin’e göre, merkez ve çevre ülkeleri arasındaki bu ilişki sonucunda çevre ülkeler ticaret, ekonomi, maliye ve finans bakımlarından merkez ülkelere bağımlı hale gelirken merkez ülkelerin ekonomik hâkimiyeti ise pekişmektedir. Amin, çevre ülkelerin merkez ülkelerin arasına girmesinin de çok zor olduğunu belirterek, bunun için ağır faturalar ödemeyi göze alması gerektiğini ifade eder.[18]

Yine Cardoso ve Faletto’ya göre (Fernando Henrique Cardoso ve Enzo Faletto), merkez ve çevre ülkelerin temsil ettikleri gelişmişlik ve azgelişmişlik kapitalist sistemin ve bu sistem içindeki baskı ve sömürü ilişkilerinin tarihsel bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Çevre ülkelerinin yer aldığı Üçüncü Dünya olarak adlandırılan coğrafya da keza kendiliğinden ortaya çıkmamış, kapitalist sistemin içindeki üretim ilişkileri, işbölümü, sermaye yetersizliği, siyasi baskı Üçüncü Dünya’yı azgelişmiş bir coğrafya yapmıştır.[19] Bağımlılık Teorisi’ne yaptığı katkılarla onu daha sistemik ve yapısal bir şekilde yorumlayan Immanuel Wallerstein, Dünya Sistemi Kuramı’nı ortaya atarak, Marksist düşüncenin uluslararası ilişkiler alanına daha fazla entegre olmasını sağlamıştır. 1974 yılında yayımladığı Modern Dünya Sistemi isimli eseriyle modern kapitalist sistemin köklerini 1450-1670 arasını kapsayan dönemde Batı Avrupa’da bulduğunu belirten Wallerstein, tarihsel-yapısal bir analizle tarih boyunca birden çok dünya sisteminin (mini sistemler, dünya ekonomileri, dünya imparatorlukları gibi) var olduğunu belirtmiştir. Bunun yanında, Bağımlılık Teorisi’nin 1960’lı ve 1970’li yıllardan itibaren yöntemsel ve ampirik açılardan bazı eleştirilere tabi tutulmasıyla birlikte özellikle Asya Kaplanları olarak bilinen Hong Kong, Singapur ve Güney Kore gibi ticarete açık birkaç ülkenin zenginleşmesi Bağımlılık Teorisi’nin statik Kuzey-Güney denklemine ters düşmekteydi. Bu noktada, Wallerstein, Bağımlılık Okulu’nun yanıtlayamadığı soruları ve kalkınma düzeylerini tahmin edebilme konusunda yeni cevaplar aradığını ve bunu Dünya Sistemi analizinde bulduğunu yazmaktadır.[20]

Wallerstein, bağımlılık kuramının kapitalist dünya ekonomisinin işbölümü ilişkilerinde merkez ve yarı-çevre gibi kavramların varlığını kabul etmiş; ancak eksik gördüğü bu teoriye yarı-çevre (semi-periphery) adında yeni bir yapısal konum eklemiştir. Böylece, kapitalist dünya sisteminde üçlü bir yapısal sömürü düzeni vardır ve merkez çevre ve yarı-çevreyi sömürürken, yarı-çevre de merkez tarafından sömürülmekte bir yandan da çevreyi sömürmektedir. Marksizm’in devlet ve toplum aşamasında ileri sürdüğü alt, üst ve orta sınıflar ulusal çaptan uluslararası düzeye böylelikle uyarlanmış olmaktadır ve bu ilişkiye benzer bir biçimde dünya sisteminde de üst, orta ve alt sınıflara karşılık gelen merkez, yarı-çevre ve çevre ülkeleri bulunmaktadır. Merkez ve çevre arasındaki sömüren-sömürülen biçimindeki kutupsal ilişki yarı-çevre tarafından yumuşatılarak sistemin daha pürüzsüz ve sorunsuz çalışması sağlanmakta böylelikle çatışmalar da azaltılmaktadır. Yine Wallerstein’in Bağımlılık Teorisi’ne bir katkısı da, kapitalist dünya ekonomisinin sorunsuz bir şekilde işlemesi siyasal istikrara bağlı olduğundan, bu istikrarı sağlamak için de tarihin belli dönemlerinde hegemon güçlerin/hegemon devletlerin belirdiğini söylemesidir. Hegemon gücün varlığı da, uluslararası ilişkilerin anarşik değil, hiyerarşik bir yapıda olduğunun göstergesidir.[21]

Bağımlılık Teorisi’ne ilişkin olarak 1977 yılında “Güç ve Karşılıklı Bağımlılık” (Power and Interdependence) makalesini kaleme alan Joseph Nye ve Robert O. Keohane, literatüre “karşılıklı bağımlılık” (interdependence) ve “kompleks/karmaşık bağımlılık” (complex interdependence) kavramlarını kazandırmışlardır. Nye ve Keohane, daha sonra yazdıkları diğer makalelerinde farklı ülkeler ve toplumlar arasında farklı iletişim kanalları sayesinde kurulan ilişkilerin hiyerarşik gündemden yoksun uluslararası sistemde neden olduğu karmaşık koşullar bütünü olan tanımladıkları karşılıklı bağımlılığı üç temel nokta üzerinde toplamaktadırlar: iletişim kanallarının çokluğu, konular arasında önceliğin bulunmaması ve askeri gücün öneminin azalması. Keohane ve Nye’ın analizlerinde birbirine bağımlı bulunan A ve B ülkelerinden birinin diğerine daha fazla gereksiniminin bulunması, diğer tarafı pazarlık gücü yüksek yapmakta ve bu da karşılıklı bağımlılık ilişkisinde asimetriler yaratmaktadır. Zaten yazarlara göre, aktörlerin birbirleriyle ilişkilerindeki etki imkânını büyük ölçüde sağlayan ortaya çıkan bu asimetrilerdir. Bu meyanda, karmaşık karşılıklı bağımlılık ise, uluslararası sistem içerisinde devletlerarası ekonomik ilişkiler bağlamında kurumsal yapılar, birleşmeler ve çeşitli etkileşimler yoluyla aktörler arasındaki süreç, etki ve etkileşimlerin arttığı bir durumu ifade etmektedir. Buna göre, karmaşık karşılıklı bağımlılığın da üç ana özelliği vardır: devletin siyasal amaçları statik hiyerarşiler çerçevesinde belirlenmez, toplumlararası çoklu iletişim kanallarının varlığı siyasal araçların çeşitliliğini artırmaktadır ve askeri güç büyük ölçüde ilgisiz ve önemsiz kalmıştır. Keohane ve Nye, karşılıklı bağımlılık kuramının dünya siyasetine ve liberal kuramlara etki ettiğini savunurken, karmaşık karşılıklı bağımlılığın ise yeterince anlaşılamadığını ya da anlatılamadığını düşünmektedirler.[22]

Bağımlılık Teorisi’ne ya da okuluna tarihsel süreç içerisinde ampirik, kuramsal ve paradigmal düzeyde birçok eleştiri yöneltilmiştir. Bu eleştirilerden kimilerine göre, örneğin Warren’ın dile getirdiği biçimde, ekonomik göstergelere bakarsak, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde çevre formasyonlarda başarılı bir kapitalist ekonomik gelişme sağlanmış ve bu ülkelerde kapitalist sanayileşme yolunda önemli adımlar atılmıştır dolayısıyla Bağımlılık Okulu görüşlerinin tersine, çevrede bağımsız kapitalist gelişme olanaklıdır, günümüzde yaşanmaktadır ve geleceği de umutludur. Yine kuramsal açıdan Johnson’a göre, çevre ülkelerde yerel (milli) sermaye kesimi, üretilen kaybı nedeniyle emperyalizme karşı tavır almaktadır. Bağımlılık Okulu, geliştirdiği kuramda üretim yapıldığı yerdeki toplumsal ilişkiler çelişkisini vurgulamak yerine, dikkatleri dolaşım ve değişim evrelerine çekerken, bu kesimin sınıfsal gereksinimlerine de cevap vermektedir.[23]

Hegemonya ve Bağımlılık Perspektifinden Küresel Sistemi Açıklamak: Çatışma ve İşbirliği

Uluslararası ekonomi-politik bilimi açısından yukarıda anlatılanlar bağlamında Bağımlılık Teorisi’nin ekonomi-politiğin üç temel ideolojisi olan liberalist, merkantilist ve Marksist görüşten Marksizm çerçevesinden dünya ekonomisine baktığı ve bu yönde argümanlar geliştirdiğini görmekteyiz. Ancak bununla birlikte, Bağımlılık teorisyenleri geleneksel Marksizm’in bütün unsurlarını kullanmaktan çok, zenginliğin milletler arasındaki dağılımına yönelik yoğun ilgiye odaklanırlar ve bu kapsamda meselâ uluslararası proleteryanın birleşmesine yönelik çağrı yapmak yerine azgelişmiş ülkelerin sorunlarına ve çözüm önerilerine ilgi gösterirler. Andre Gunder Frank, bu kapsamda ulusal ve uluslararası düzeylerde azgelişmişliği üreten, doğuran ve geçmişten geleceğe bunu yapmaya devam eden şeyin de kapitalizm olduğunu belirtmektedir. Yine Thomas Wiskopf, Bağımlılık literatüründeki en temel önermenin bağımlılığın azgelişmişliğe yol açtığı gerçeği olduğunu söyler.[24] Özellikle gelişmiş-azgelişmiş ülke ilişkiler açısından bakıldığında bağımlılık bir süreçtir ve bu sürecin sonucunda azgelişmiş çevre muhakkak azgelişmiş kalmaya devam etmektedir; çünkü kapitalist dünya sistemi ve çevredeki tutucu yerel müttefikler çevreyi sistematik olarak sömürmekte ve kalkınmayı engellemektedir. Gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler arasındaki işlevsel, organik bir süreç olan bağımlılık ilişkisi tarihsel olarak ise kolonyalizm tarafından yaratılmıştır.[25]

Gerçekten de, dünya tarihine baktığımızda aslından bunun tüm “dünyanın” bir tarihi olmadığını, dünya tarihi olarak sunulan şeyin bir Avrupa tarihi olduğunu görmekteyiz. 1648’de Avrupa’da ortaya çıkan modern ulus-devlet modeli ve bunlar arasındaki ilişki biçimleri Avrupalı devletlerce yüzyıllar boyunca sömürgecilik ve emperyalizm vasıtasıyla Avrupa dışındaki toprakların ele geçirilmesiyle tüm dünyaya yayılmış, taklit edilmiş ya da bizzat dayatılmıştır. Bu sayede o tarihe kadar dünyada nüfuz edilmeyen bölgeler bile bir şekilde Avrupa merkezli dünya politikasının bir parçası haline gelmiştir. Keza tarihsel olarak baktığımızda da, Avrupa devletleri 1500’lü yıllarda dünyanın % 7’sini denetim altında tutarken, bu sayı 1800’lerde % 35, 1914 itibariyle ise % 84 olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın akabinde ise bu oran % 90’lara kadar ulaşmıştır. Bu da, bize, küresel dünya ekonomisinin kurulmasında ve yaygınlaştırılmasında en önemli itici gücün Avrupa’da doğan kapitalist ekonomi anlayışı olduğunu göstermektedir.[26]

Bağımlılık Teorisi’ne yaptığı katkıyla bilinen Immanuel Wallerstein da dünya tarihini “Avrupa tarihinin ve insanlarının, dünyanın geri kalanına yayılması tarihi” olarak tanımlamaktadır. Wallerstein’e göre, Batılı devletler son 400 yıldır dünyanın tamamını denetimleri altında tutarak ve kendi üstünlüklerini inşa ettikleri bir süreçte yayılarak ve bu yayılmada askeri işgal ve ekonomik sömürü yöntemlerini kullanarak büyüme, kalkınma ve uygarlık adı altında “evrenselcilik” iddiasını da kullanarak kendini meşrulaştırmıştır. Wallerstein, bu meşrulaştırmanın araçları olarak; insan hakları ve demokrasi kavramlarının kullanılmasını ve onlara sıkça referans yapılmasını, evrensel açıdan tek gerçek ve doğru olan uygarlığın “Batı uygarlığı” olarak lanse edilmesini, diğerlerinin ise ötekileştirilmesini ve kendi uygarlığının üstün sayılmasını, liberal ekonomik kurallar dışında başka hiçbir alternatiflerinin olmadığının devletlere dayatılmasını saymaktadır.[27]

Neticede, Batı’nın bu sistemli ve dayatmacı yayılması sonucu dünya tarihi kapitalist sisteme göre şekil almış ve buna bağlı olarak tarihiyle, kültürüyle, toplumuyla kısaca kendisiyle barışık, istikrarlı, gelişmiş bir “merkez”  ile onun yanında kimliğini kaybetmiş, tarihiyle/geçmişiyle, kültürüyle ve toplumuyla sorunlu ilişkiler ağına sahip, istikrarsız ve azgelişmiş “çevre”nin bulunduğu bir dünya sistemi kurulmuştur. Aslına bakılırsa, Vestfalyan düzen hiyerarşik bir biçimde düzenlenmiş bir dünya sistemi kurarken, ülkesel açıdan eşit ama hegemonik açıdan eşit olmayan bir mantığı birleştirmiştir. Uluslararası ilişkiler olgusunun evrenselleşmesiyle, Vestfalyan anlayış Batılılar arasında eşit ve yatay ilişkiler doğururken, Batı ile diğerleri/ötekileri arasında eşit olmayan ve dikey/hiyerarşik ilişkiler doğurmuştur.[28] Bu hiyerarşik ilişkiler bir hegemon gücün belirmesi ve gittikçe güçlenmesi bağlamında daha keskin bir hal almış, dahası post-modern dönemin ürünleri olan küreselleşme ve neo-Gramsciyen hegemonya gelişmiş ve az-gelişmiş ülkeler arasındaki ekonomik ilişkileri de derinden etkilemiştir.

Hegemonya, Küreselleşme ve Kapitalist Dünya Ekonomisi

Çalışmanın hemen başında kısa bir tarihsel analizle günümüze kadar gelinmiş ve yeni dönemin başında Soğuk Savaş sonrası Amerikan galibiyetinin (aslında Amerikan hegemonyasının demek daha doğru olur) ve küreselleşme/globalleşme kavramlarının insanlığa oldukça pozitif imgelerle bir hediye/armağan gibi sunulduğunu belirtmiştik. Amerikan hegemonyası[29] İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan bir olgu olsa da, Soğuk Savaş’ın bitmesi ve Doğu Bloku ile blok önderi SSCB’nin 1990’dan itibaren yıkılış sürecine girmesiyle daha fazla hissedilmeye başlanmıştır. Dünya tarihine baktığımızda, 15. yüzyıldan günümüze birtakım devletlerin uluslararası alanda güç kazandığına dünya siyasetine yön verdiğine ve ekonomik gelişmelere etki ederek dünya ticaretinden daha fazla pay aldığına şahit olmaktayız. Tarihsel açıdan 15. yüzyılda Portekiz, 16. yüzyılda İspanya, 17. yüzyılda Fransa ve 18. ilâ 19. yüzyıllarda da İngiltere uluslararası sisteme egemen olarak “hegemon güç” konumuna gelmişlerdir. ABD ise, belirttiğimiz gibi İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası alana aktif bir şekilde girerek hegemon güç vasfını İngiltere’den devralmış Pax-Britannica nın yerine bir Pax-Americana dönemi kurulmuştur.

ABD’nin hegemon vasfını belirleyen öğeler ise; para biriminin (dolar/$) uluslararası alanda geçerli olması, dünyanın her yerinde üslerinin ve müttefiklerinin bulunması, bölgesel kriz ve çatışmalara müdahale ederek liderliğini göstermesi, çok güçlü konvansiyonel ve nükleer silahlara (atom, hidrojen vb.) sahip olması ile her yönden güçlü bir ordu ile devasa deniz gücüne sahip olmasıdır.[30] Bunun yanında, kabul edilen görüşe göre hegemon gücün kendi kültürünü ve değerlerinin bütün dünyaya yayarak kabul ettirmesi ve bunu meşrulaştırması gerekir ki hegemon güç olmanın tamamlayıcı asıl şartı budur. Bu şart, aynı zamanda hegemonya tartışmalarını da gündeme getirmektedir. Özellikle Gramsci’nin ortaya attığı “hegemonya” kavramı bağlamında bir hegemon gücün sahip olması gereken niteliklere kuramsal açıdan değinmek gerekmektedir.

Esasen Antik Yunan kökenli bir kavram olan ve “öncülük etmek, yönlendirmek” anlamlarına gelen hegemonya kavramı çeşitli anlamlarda kullanılsa da, genellikle bir devletin, gücün, grubun veya bir sınıfın diğer devletlerdeki güçler, gruplar veya sınıflar üzerinde çeşitli araçlarla kurduğu üstünlük, liderlik, otorite ilişkisi veya hâkim güçtür.[31] İtalyan Marksist politikacı ve düşünür Antonio Gramsci, 1929’da yazdığı Hapishane Defterleri isimli eserinde, hegemonya kavramına kendi kuramsal yaklaşımının merkezi haline gelecek yeni bir anlam yüklemiştir. Batı Avrupa’da burjuva egemenliğinin yeniden tesis edilmeye çalışıldığı bir dönemde bu kavramı ele alan Gramsci’ye göre, bir toplum içerisinde iktidarı ellerinde bulunduranlar egemenliklerini yalnızca ordu, polis vb. gibi zor ile sağlamaz; ancak aynı zamanda yönetilenlerin aktif ve pasif rızasının alınması da gereklidir. Sınıf egemenliğinin kurumsal biçimi olan devlet iktidarını sadece yönetsel, bürokratik, hukuki araçlarla değil, kilise, okul sendika, meslek örgütleri gibi sivil toplumun sağladığı hegemonyayla da yönetir. Bu nedenle, kapitalizmin ilk ortaya çıktığı Batı Avrupa toplumlarında sivil toplumun gelişim düzeyi burjuva sınıfının hegemonik kapasitesini de dolaylı olarak artırmıştır.[32]

Gramsci’nin daha çok ulusal siyasete odakladığı hegemonya kavramını uluslararası ilişkilere taşıyan Robert Cox ve Giovanni Arrighi gibi izleyicileri hegemonya tartışmalarında Gramsci’nni hegemonyayı zor ve rızanın bir bileşimi olarak gören analizinden faydalanmışlardır. Özellikle Cox, Gramsci’nin çözümlemesine bağlı olarak uluslararası düzeydeki hegemonyanın ulusal düzeydeki hegemonyanın bir uzantısı olduğunu söyleyerek, ulusal düzeyde hegemonyayı sağlayan değerler ve kurumların uluslararası alanda faaliyete geçirilmesiyle bu sefer uluslararası hegemonyanın kurulabileceğini belirtir. Sözgelimi; İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemde doğan yeni Amerikan hegemonyası döneminde hegemonik değer ve normların, ulusal düzeydeki “New Deal” politikasının, uluslararası düzeyde hayata geçirilmesini IMF, World Bank/WB, OECD, ILO gibi kuruluşlar üstlenmiştir. Bu kuruluşlar eliyle hegemonik düşüncelerin yayılması, Gramsci’nin ulusal düzeyde “pasif devrim” adını verdiği ve yönetilen sınıfların siyasal katılımdan dışlanarak hegemonyaya eklemlenmelerini ifade eden tepeden dönüşüm stratejisinin uluslararası ölçekte uygulanması şeklinde yorumlanabilir.[33]

Uluslararası ekonomi-politik açıdan hegemonya kavramına yaklaştığımızda, rıza ve güce dayalı ilişkilerin ortaya çıkardığı ekonomik ilişkilere bakmak gerekecektir. Gramsci’nin hegemonya anlayışında sadece baskı ve güç kullanarak hegemon olunmaz, sistemdeki diğer aktörlerin rızasının da alınması gereklidir. Keza en istikrarlı yönetimler rıza alınarak kurulan/rızaya dayalı olan sistemlerdir. Bir devlet üretim, ticaret ve finans alanında ekeonomik üstünlüğe sahip olduğunda hegemon güç kabiliyetine de sahip olmaktadır ve tarihsel olarak bunu başaran ülkelerden İngiltere 18. yüzyılda teknolojide ve üretimde diğer devletlerin önüne geçmiş, ancak 20. yüzyılda bu şartlar ortadan kalktığı halde hegemon rolünü devam ettirmeye çalışmıştır. Bir kere hegemon güç olarak beliren bir devlet kendisini hegemon role taşıyan şartlar yok olsa bile bu konumdan vazgeçmek istememekte, kendisine güçlü bir meydan okuyucu (challenger) ortaya çıkana kadar egemen kalmaya çalışmaktadır. Ne var ki, bizzat kendi özünden kaynaklanan ekonomik sebeplerle hegemonya kısa ömürlü olma eğilimindedir; çünkü “teknolojide ve üretimde bir üst sıraya yükselen ülkeler, eski üretim modelini bir alttakine devreder” biçimindeki kapitalist dünya işbölümü kanunu gereği, hegemon güç kısa zamanda karşısında rakiplerini bulmaya başlayacaktır.[34]

Hegemonya, diyalektik bir biçimde kendi alternatifini kendisi yaratmakta, tarihsel olarak her hegemon güç beliren rakibi karşısında mücadeleye zorlanmakta ve neticede büyük bir savaş yaşanmakta ve bu savaş sonucunda uluslararası sistem yeni bir nitelik kazanmaktadır. Buna örnek olarak, İngiltere’nin hegemonyasına Almanya’nın meydan okumasını ve neticede ikisi de birbiriyle mücadelede güçlerini tüketirken aradan sıyrılan ABD’nin yeni hegemon güç haline gelmesini verebiliriz. Günümüz itibariyle ABD hegemonyasına karşı da alternatiflerin belirdiğini, hatta meydan okumaların ve meydan okuyucuların (challengers) çoğaldığını söyleyebiliriz. ABD’nin ise hegemon konumunu korumak ve bu rakipleri bertaraf etmek için çaba harcayarak neticede kendisini tüketmektedir. Bunun dışında Amerikan hegemonyası İngiliz hegemonyasıyla karşılaştırıldığında, daha kuralcı, tekelci ve müdahalecidir. Ekonomi-politik açıdan baktığımızda ise, politik olarak BM’yi, ekonomik olarak ise IMF ve Dünya Bankası gibi kurumsal yapıları kullanan ABD, elektrik ve sentetik materyaller ile ileri teknoloji (hi-tech) gerektiren mallar üretmekte, üretimde buna bağlı olarak teknoloji yoğunluklu çalışmakta, emek-yoğun üretim yapan çevreyi etkilemekte, ideolojik olarak ise içkin (embedded) liberalizmi öne çıkarmaktadır.[35]

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan hegemonyasının en önemli alternatifi ve rakibi olan Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılmasından sonra tek süper güç olarak kalan ABD’nin bu durumu, eşsiz bir galibiyet olarak yorumlanmış ve uluslararası sistem tek-kutuplu hale gelmiştir. ABD’nin hegemon güç konumunu pekiştiren bu durum neticesinde, diğer devletlerin birleşmeleri halinde ABD’yi dengeleme ihtimallerinin bulunmaması nedeniyle ABD’nin uluslararası sistemde bir imparatorluk kurma noktasına geldiği dahi iddia edilmiştir.[36] Ancak ne var ki, zaman içerisinde ABD’nin dünyayı tek başına yönetme isteği zayıflamış; hatta birçok çatışma bölgesine müdahalede isteksiz davranmıştır. 11 Eylül 20101 saldırılarından sonra bu durum değişir gibi olsa da, bu sefer de izlenen tek-yanlı politikalar (unilateral politics) nedeniyle hegemon konumun kötüye kullanıldığı yönünde eleştiriler doğmaya başlamıştır.[37]

Amerikan hegemonyasıyla ilgili ekonomi-politik açılardan ise, Bretton Woods sisteminin çöküşüyle birlikte IMF ve Dünya Bankası üzerinden yürütülen ekonomik ve finansal düzenleyici rolün de kısmen zayıfladığını, ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte askeri (NATO) ve ekonomik (IMF, IBRD vb.) kurumlarıyla ayakta kalan Batı ittifakının ve lideri ABD’nin uluslararası ekonomide yönlendirici vasfının devam ettiğini söyleyebiliriz. Amerikan hegemonyasının Soğuk Savaş boyunca gelişmiş ülkeler için kabul görmesinin nedeni sağladığı krediler, pazarlar ve mallar iken, azgelişmiş ülkelerdeki Amerikan hegemonyasının meşrulaşma sebebi ise özellikle emekçi yığınlar nezdinde refah devleti (welfare state) politikalarıydı. Bu politikalar, bir yandan abartılarak anlatılan Sovyet tehdidi, diğer yanda güçlü sosyalist partilerin ve sendikaların varlığı koşullarında, savaş sonrası yüksek büyüme hızlarının mümkün kıldığı birtakım ödünler olarak değerlendirilebilirdi. Yine azgelişmiş ülkeler açısından hegemonya, Sovyetler Birliği ile bu ülkelere nüfuz edebilme mücadelesinin bir parçası olarak ABD kredileri ile finanse edilen ve kapitalist dünya ekonomisindeki işbölümü programına uygun kalkınma programlarına dayalı olarak kurulmuştur. Bu programlar, IMF’nin istikrar programlarıyla birlikte ABD öncülüğünde oluşturulan kapitalist karakterdeki yeni uluslararası işbölümünün tahkim edilmesinde önemli bir rol oynamıştır.

1970’li yıllarda Bretton Woods sisteminin çökmesi ve sabit kur sisteminden esnek kur sistemine geçiş doların uluslararası rezerv para işlevini ortadan kaldırmamış, ABD ekonomisinin dünya ekonomisi içindeki ağırlığı ve rekabet gücü doların konumunu sürdürmesini sağlamaya devam etmiştir.  Yine Amerikan hegemonyasına yönelik meydan okumalar ABD’nin tüm dünyada neoliberal politikalara öncelik etmesi bağlamında geçiştirilerek hegemon konumun sürdürülmesi sağlanmıştır.[38] Netice itibariyle İngiltere’den devralınan hegemonya Amerikan karakterine büründüğünde daha kalabalık devletler topluluğu ve daha yoğun bir ilişkiler ağı üzerine kurulmuş, oluşturulan yönlendirici ve düzenleyici ekonomik kuruluşlar (IMF, Dünya Bankası) ile uzun dönemde hegemonik düzenin genişletilmesinde ve yeniden üretilmesinde etkili birer araç olarak kullanılmıştır.

Marksist perspektiften ve Bağımlılık Teorisi açısından baktığımızda ise merkezin çevreyi sömürmesi süreci ve kapitalist işbölümü ilişkileri 16. yüzyıldan beri artarak devam etmiş ve 19. Yüzyılda genişleyerek tüm dünya sistemini içine almıştır. Amerikan hegemonyası döneminde belki çevrenin bir ölçüde marjinalleşmesinden bahsedilebilir. Hegemon güç değişse de sömüren-sömürülen ilişkisi devam etmiş, dünya ekonomisindeki değişiklikler bağlamında çevre ülkeleri gelişimleri için gerekli yatırım malları ve sermaye hareketleri ile merkeze daha bağımlı hale gelmiştir. Hatta ikame malları üretimine geçen en dinamik çevre ülkelerinde bile durum böyledir ve çevre ekonomileri artan oranda sadece hammadde ihracatçısı rolü oynamaya zorlanmışlar, çevre enformasyonlar merkez ülkeleri için aynı zamanda giderek artan oranda bir yatırım alanı olarak da öne çıkmaya başlamışlardır.[39]

Soğuk Savaş sonrası dönemde ortaya atılan ve Amerikan hegemonyasının rakipsiz kalmasıyla birlikte yükselişe geçen demokrasi, insan ve azınlık hakları kavramı, serbest piyasa ekonomisi gibi kavramlarla birlikte sunulan “küreselleşme” kavramı da birçok sosyal bilimde olduğu gibi uluslararası ilişkiler alanında uzun süren tartışmalara neden olmuş, üzerinde birçok inceleme ve çalışma gerçekleştirilmiştir. 1990’lı yıllarla birlikte Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloğunun yıkılmasıyla eşzamanlı olarak gerçekleşen iletişim ve bilişim alanındaki gelişmeler coğrafî mesafelerin kısalmasını bu da karşılıklı kültürel ve toplumsal etkileşimlerin artmasını sağlamış, bu sayede yaşadığımız dünya insan ilişkileri açısından giderek yakınlaşan, değişim ve dönüşüm geçiren bir yer haline gelmiştir. Bir süreç olarak ele aldığımızda küreselleşme kültürel, ekonomik ve politik alanlarda ise karşılıklı bağımlılık ilişkilerini daha da güçlendirmiştir. Bu kapsamda ülkelerarasındaki ekonomik, siyasi ve kültürel alanlardaki karşılıklı bağımlılığın yaygınlaştığı, derinleştiği ve hızlandığı bir süreç olarak tanımlayabildiğimiz küreselleşme,[40] ulusal politikaları bölgesel ve küresel etkileşimlere göre oluşturmak zorunluluğunu da ortaya çıkarmıştır. Askeri, kültürel, siyasi ve ekonomik olmak üzere dört farklı boyutu olan küreselleşme kavramı daha çok ekonomik boyutu ön plana çıkarılarak kullanılmış bu yönüyle de sermayenin uluslararasılaşmasını ve karşılıklı ekonomik bağımlılığın artmasını ifade eden bir içeriğe sahip olmuştur. Çoğunlukla modernleşmeyle de eşanlamlı olarak kullanılan küreselleşme bir süreç olarak iletişim teknolojilerindeki gelişmeler neticesinde değerlerin, yaşam tarzlarının, normların evrenselleşmesini, insan ilişkilerindeki mesafe ve sınırların ortadan kalkmasını ifade etmektedir.[41]

Bu yönüyle küreselleşme soğuk savaş sonrası dönemin en popüler kavramı haline gelmiştir. Küreselleşmenin uluslararası ilişkilere dolayısıyla uluslararası ekonomi-politik bilimine de yansımaları güçlü bir şekilde hissedilmiştir. Küreselleşme sürecini hızlandıran dinamiklerin başında gelen ve küreselleşmenin en önemli aktörlerinden biri olan “çokuluslu şirketler” de sermayenin uluslararasılaşması ve akışkanlık kazanmasıyla birlikte özellikle ekonomik anlamda küreselleşmeye hizmet etmiştir. Çokuluslu şirketler uluslararası ticaretteki engel ve kısıtlamaların kalkmasına bağlı olarak birden fazla ülkede kazanç getirici iktisadi faaliyette bulunan dünyadaki en önemli ekonomik aktörlerdir. Küreselleşme süreci ile artan karşılıklı bağımlılık ve liberalleşme eğilimleri ülkeler arasındaki sınırları daha geçirgen bir yapıya iterken bu durum çokuluslu şirketler için son derece önemli olan mal, hizmet, sermaye ve bilgi transferlerini daha hızlı ve kolay bir hale getirmiştir.[42]

Ekonomik anlamda küreselleşme özellikle ihracatın ülkeler için önemini artırması ve uluslararası sermayenin dolaşımının büyük bir hız kazanması alanında kendini göstermiştir. Ayrıca İkinci Dünya Savaşından sonra küresel ekonomiyi düzenlemek için kurulan IMF, Dünya Bankası/WB, Dünya Ticaret Örgütü/WTO gibi uluslararası örgütler giderek küresel ekonominin önemli aktörleri haline gelmiş ve bu süreçte karşılıklı bağımlılığın artmasını sağlamışlardır. Bu yönden eleştirilere hedef olan bu uluslararası organizasyonlar ve çokuluslu şirketler ABD tarafından yönlendirilen yeni dönem emperyalizminin ajanları olarak itham edilmişlerdir. Yine 1997 Güney Asya ve 2008-Amerikan ekonomik krizleri göstermiştir ki ekonomik olarak küreselleşen dünyada risk ve kriz her zaman içim geçerli güçlü bir olasılık olup, ülke ekonomilerinin birlik olup küresel krizler karşısında ulusal ekonomileri koruyacak ortak ve güçlü bir yapının oluşturulması gerekmektedir.[43]

Küreselleşme söz konusu olduğunda artık devletler ticaret ve yatırımların söz konusu olduğu sermayenin akışkanlık kazandığı ve bu meyanda işbirliği ve entegrasyon çabalarının gündemde olduğu, küresel sermaye için engellerin kaldırılması bağlamında sınırların kalktığı bir ortamda dış politika kararları almak durumundadırlar. Bu yönüyle portföy yatırımlarının uluslararası alanda sınır tanımadan serbest bir şekilde dolaşması ve bu serbest, sınırsız ve denetimsiz dolaşımın yarattığı birtakım sıkıntılar ulus-devlet kavramına ve onun bağımsızlığına gölge düşürürken ulusal ekonomilerin geleceği, ulusal egemenlik ve bağımsızlık konuları, ulus-devletlerin rolü üzerine çeşitli tartışmaların doğmasına yol açmıştır. Bu gibi sebeplerle küreselleşen dünyada ekonomik olarak ayakta kalabilmek için birçok ulus-devlet bölgesel entegrasyonlara doğru yönelmiş ve dünya ölçeğinde giderek artan oranda bir bölgeselleşme eğilimi baş göstermiştir. Bugün dünya üzerinde birçok devlet bloklaşma eğilimi içerisine girerek bölgesel bloklar oluşturmayı ve bu kapsamda serbest ticaret bölgeleri oluşturarak ekonomik hatta kimi zaman da daha ileriye giderek hukuki, siyasal ve toplumsal sistemler kurmaya yönelmektedirler.[44]

Netice itibariyle 1990’lı yılların başından itibaren Sovyetler Birliği ve Doğu Bloğunun çözülmesiyle eşzamanlı olarak artan iletişim, ulaşım ve bilişim teknolojilerindeki gelişmelere bağlı olarak hızlı bir değişim sürecine girilmiş, bu kapsamda ortaya çıkan “küreselleşme/globalleşme” kavramı sanattan spora bütün alanlarda dünya üzerindeki bütün insanları birbirine yakınlaştırırken kültürel değerler ve normlar da evrensel hale gelmiştir. Dolayısıyla sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik boyutlarıyla küreselleşme uluslararası ilişkileri de sadece devletlerarası ilişkiler değil, sermayeler-arası, kültürler-arası ve medeniyetler-arası güç ve rekabet ilişkilerini içeren bir global ilişkiler ağı haline getirmiştir.[45]

Küreselleşme olgusunun ortaya çıkardığı yoğun ve sık ilişkiler ağı içerisinde Batı tarzı yaşam biçimi ve Batılı kültürel değerler dünya genelinde yaygınlaşarak evrenselleşmekte bu nedenle yerel kimlik ve kültür kalıpları da yavaş yavaş yok olmaya başlamaktadır. Bu süreçte küreselleşen asıl şeyin altyapı (liberal piyasa ekonomisi) ve üstyapısıyla (rasyonalizm/pozitivizm) kapitalist Batı tarzı siyasal ve toplumsal yaşam biçimi olduğu değerlendirilmiş, küreselleşme olgusu bu yönlerden ağır eleştiri ve sorgulamalara maruz kalmıştır. Bu eleştirilere göre küreselleşme kavramı kapitalizmin dünya ölçeğine yayılması sürecidir ve toplumsal güçler tarafından yönlendirilmektedir. Cox’a göre küreselleşmeyi eleştirenler yeni toplumsal güçlerdir ve bu yüzden ekonomik küreselleşmeyi yönetimi ile ilgili toplumsal güçler arasında yeni bir mücadele aşaması başlamaktadır. Bu aşamada üçüncü dünya ülkeleri tarafından güçlü ülkelere karşı oluşturulan hegemonya karşıtı bir düzenin kurulması da olasıdır.[46]

Üçüncü dünya ülkeleri ile gelişmiş ülkeler arasında küreselleşme kapsamında ortaya çıkan çatışmanın giderilmesi gerekmektedir. Bu nedenle küreselleşmenin sunduğu biçimiyle tek ve egemen bir kültürel kimlik yerine dünya sisteminin farklı kültür ve medeniyetlerden oluştuğu kabul edilerek post-modern sistem farklı kültür ve medeniyetler arası diyalog üzerine oturtulmalıdır. Buna bağlı olarak da ekonomik açıdan uluslararası ilişkilerin farklı ekonomik düzeylere ve dolayısıyla farklı ekonomik ve mali sorunlara sahip devletlerarası ilişkilerden müteşekkil olduğu bilinciyle IMF benzeri kurumlarca tek bir kalkınma modeli bütün ülkelere empoze edilmek yerine her ülke için farklı kalkınma modellerinin geçerli olduğu anlaşılmalıdır. Devletlerarasındaki farklı kalkınma düzeyleri farklı sektörel, sınıfsal ve ekonomik çözüm modelleri gerektirmektedir. Küreselleşen dünyada ekonomik sorunların çözümü için bu ön-kabulle yola çıkılması elzemdir.[47]

Yine kapitalist dünya sisteminin gereklerine göre çalışan ve uluslararasılaşan parasal sermaye, gelişmiş kapitalist ülkelerin krizlerini hafifletmek ve yatıştırmak için atıl vaziyetten çıkarılarak kâr oranlarının yüksek olduğu ülkelerde dolaşıma sokulmakta,  yabancı sermaye küreselleşmeyle birlikte ulusal sistemine dahil olduğu ülkeyi de dönüştürmekte ve sonuçta global kapitalist sermaye ulusal sermayeyi kendiyle benzeştirmektedir. Küreselleşme sürecinin yayılmasıyla birlikte azgelişmiş çevre ülkelerin ekonomileri aşırı borçlandırma sonucu dayatılan acil ödeme planları çerçevesinde önce özelleştirme ve deregülasyonlarla değersizleştirilmekte, ardından ise ele geçirilerek merkeze kaynak transferini hızlandıracak kâr hadlerinin yükselmesine olanak sağlayacak bir seviyeye getirilmektedir.[48]

Kapitalist dünya ekonomisi bağlamında bir süreç olarak ele aldığımız küreselleşmenin bilişim ve iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmeyle birlikte gelişmiş ülkelerde hayatı kolaylaştırdığını ve gittikçe genişleyen bir refah ortamı yarattığını ancak gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkelerde ise dünya nüfusunun çoğunluğunu oluşturan insanları açlık, işsizlik eğitimsizlik, yoksulluk gibi sorunlarla baş başa bıraktığını görmekteyiz. Bu yüzden azgelişmiş ülkelerde küreselleşmeye karşı bir direnç ve eleştiri kültürünün oluştuğunu görmekteyiz. Küreselleşmeye karşı oluşan bu direnç akışkanlık kazanan ve uluslararasılaşan küresel sermayenin önünde bir set oluşturmakta bu da ekonomik küreselleşmenin bir noktada tıkanmasına yol açmaktadır. Sistemin tıkandığını gören kapitalist güç/güçler ve yine kapitalist karakterdeki hegemon güç sistemin tıkanıklığını açmak için bu defa ekonomi-dışı yöntemlere başvurmaktadır. Ekonomi-dışı yöntemler ise genellikle siyasi baskı, açık askeri müdahale, terör, savaş vb. gibi yöntemler olmaktadır. Böyle bir ortamda kapitalist dünya ekonomisinde küreselleşme sürecinin hızlandırdığı sermayenin merkezileşmesi karşısında bölgesel bloklaşmaya giden uluslararası sermayeyi bulmakta, bu da hegemonya bağlamında yeni pazar, sermaye ve enerji mücadelelerini ortaya çıkarmaktadır.[49]

Hegemonik İstikrar Teorisi’nden Hegemonik Bağımlılık Teorisi’ne

Yukarıda Robert Cox tarafından uluslararası ilişkilere uyarlanan hegemonyanın zor ve rızaya dayalı bir bileşim olduğunu dahası tarihsel çerçevede birçok devletin hegemon konuma gelerek dünya politikasına yön verdiğini gördük. Ekonomi-politik bakış açısıyla üretilen “Hegemonik İstikrar Teorisi”ne göre de uluslararası alanda tam bir ekonomik istikrardan söz edilebilmesi içinde bir hegemona ihtiyaç vardır. İlk defa Charles Kindelberger tarafından ortaya atılan Hegemonik İstikrar Teorisi (hegemonic stability theory), açık ve liberal bir dünya ekonomisinin hegemonik ya da hâkim bir gücü gerektirdiğinden söz eder. Yine bu teoriye göre, salt bir hegemon gücün varlığı yetmez; aynı zamanda onun liberal bir karakter taşıması ve liberal dünya ekonomisini kurmaya eğilim göstermesi gerekmektedir. Diğer devletler statüsü ve saygınlığı gereği hegemona riayet ederek açık ve liberal bir dünya ekonomisinin kurallarına razı gelirler. Hegemon güç, liberal düzenin inşası hususunda hem istekli, hem de imkânları bakımından yeterli olmalıdır. Hegemon gücün düşüşüyle birlikte liberal ekonomik düzende büyük ölçüde zayıflayacağından ona duyulan ihtiyaç hayati öneme sahiptir. Hegemonik İstikrar Teorisi, liberal bir dünya ekonomisinin kendi kendini devam ettiremeyeceği ve uzun vadede hâkim bir güç tarafından sürdürülmesi gerektiği üzerine temellendirilmiştir. Açık ve liberal dünya ekonomisinin belli başlı problemleri olan “bedavacılık”, “hazıra konma” ve “sistemin istismarı” gibi sorunları önlemek ve sistemin idamesi için diğer güçlerle maliyeti paylaşmayı teşvik etmek amacıyla meşru bir hegemon gücün varlığı her şeyden önemlidir.[50]

Ayrıca hegemon gücün dünya ekonomisine yön vermesi, sistemin idamesini sağlaması uluslararası finansal krizlerle baş etmesi de gereklidir. Yine tarihsel olarak baktığımızda, 19. yüzyılda İngiltere hegemon rolünü yerine getirirken ve sistemin devamlılığını sağlarken, bir yandan da global krizlerin yönetiminde liderlik etmiştir. İngiltere 1825, 1836, 1847, 1866 ve 1907 krizlerinde yatıştırıcı ve krizlerin etkisini hafifletici rolü üstlenirken, ABD’nin 1929’da kriz yönetiminde sergilediği yetersizlik ve merkez bankası rolünü oynamada gösterdiği isteksizlik uluslararası finans sisteminin çökmesine ve “Büyük Buhran”ın (Great Depression) yaşanmasına sebep olmuştur. Bu nedenle, 20. yüzyılda uluslararası ekonomi Amerikan hegemonyasının gösterdiği göreli düşüşüyle paralel seyreden küresel krizlerle karşı karşıya kalmaktadır.[51]

Hegemonik İstikrar Teorisi’nde varlığı hayati derecede öneme sahip olan hâkim ya da hegemon güç sistemin sürdürülmesini sağlayan yegâne unsurdur. Buradan yola çıkılarak ve dünya ekonomisinin kapitalist karakter taşıdığı ön kabulüne yer vererek, özellikle Bağımlılık Teorisi’nin de temel argümanları çerçevesinde hegemonya bağlamında yeni bir analitik kurguya gidilmesi olanaklıdır. Şöyle ki, Wallerstein’in de ifade ettiği biçimiyle dünya sistemi çevre, yarı-çevre ve merkezden oluşan üçlü bir yapıdadır ve sistemin devamı için bir hegemon gücün varlığı gereklidir ki, bu da (hegemon gücün varlığı) uluslararası ilişkilerin anarşik değil, hiyerarşik yapıda olduğunun bir göstergesidir aynı zamanda. Öyleyse, hegemon güç sistemin devamlılığını sağlamak için üzerine düşeni yapacak, kurumsal ve yapısal düzenlemeleri gerçekleştirecek, uluslararası krizlere karşı en önde mücadele edecek, sistem-dışı güçleri bertaraf etmeye çalışacak, bedavacılık sorununu çözecek ve istismarı önlemeye çalışacaktır. Hatta bunun için ekonomik, siyasi hatta askeri bütün yöntemleri kullanacaktır. Böyle olduğu için, hegemon güç kapitalist dünya ekonomisini ve onun zorunlu kıldığı merkez, çevre, yarı-çevre” biçimindeki işbölümünü devamlı kılmak için aynı zamanda “dönüştürücü” rolü de oynayacaktır. Bu dönüştürücü rolünü yaparken, hegemon güce merkez ülkeler ile nispeten yarı-çevre ülkeleri de yardım edecektir.

Sözgelimi; çevre rolü biçilmiş bir çevre ülkesi bu rolü kabul etmek istemediğinde, sisteme meydan okuduğunda veyahut sistem içinde kalmakla birlikte çevre ülkesi değil de, direkt yarı-çevre ya da merkez ülkesi olmayı talep ettiğinde (koşulları buna müsaade etmediği halde) hegemon güç ekonomik yöntemleri, onlar da elverişli veya yeterli olmadığı durumlarda siyasi ve askeri yöntemleri kullanacaktır. Burada ablukadan ambargoya, askeri müdahaleden savaşa kadar akla gelen her yol ve yöntem denenebilir. Hegemon güç, hegemonik istikrarın ve bağımlılık ilişkisinin devam etmesi için dönüştürücü (converter) rolü yarı-çevre ve merkez ülkelerin yardımıyla her an oynamaya hazır bir vaziyettedir. Buna tarihsel olarak İran’ın 1953’te petrolün millileştirilmesiyle Amerikan hegemon gücünün geçerli olduğu ve bağımlılık ilişkilerinin sürdüğü kapitalist dünya ekonomisine olan başkaldırışını örnek verebiliriz. Fars petrolüne ihtiyacı olan ve bu nedenle ekonomik ve ticari açılardan onu da kendisine bağımlı kılan böylelikle bir bağımlılık ilişkisi kuran İngiltere ve ABD, İran’a bir çevre ülkesi rolü biçmiş Pehlevi Hanedanlığı/Şahlık da bu rolü kabul ederek çevre rolü oynamaya başlamıştır. Ancak petrolü millileştirdiğini açıklayan Başbakan Dr. Muahmmed Musaddık’la birlikte sistemden çıkma ve çevre rolünden istifa etme tehdidi belirince ABD bağımlılık ilişkisinin sürdürülmesi ve küresel anlamda hegemonik istikrar düzeninin idame ettirilmesi için Ajax Operasyonu ile (Operation Ajax) İran’a CIA üzerinden müdahale etmiş ve İran’ın tekrar kapitalist sistem içerisinde kalması sağlanmıştır.[52] Bu yönüyle dönüştürücü (converter) görevini yerine getiren hegemon güç, bir çevre ülkesinin sistemden çıkmasına müsaade etmeyerek, hayati derecede önem taşıyan petrol gibi kritik bir mal/ürün bağlamında kapitalist dünya ekonomisinin tökezlemesine fırsat vermeyerek çevre ülkesini çıkmaya çalıştığı çevre rolüne geri döndürmüştür. Bu operasyonda eski hegemon güç ve yeni merkez ülke İngiltere de ABD’ye yardım etmiştir.

Keza bir diğer örnek de, Latin Amerika’dan Nikaragua üzerinden verilebilir. Bilindiği gibi azgelişmiş ülkelerde ve Latin Amerika’da izlenen ithal ikameci politikalar 1973 OPEC Petrol Krizi ile birlikte enflasyonist baskının ve parasalcı (monetarist) yaklaşımların ağırlık kazanmasını doğurmuş, neticede 1980’li yıllarla birlikte bütün Latin Amerika ülkeleri büyük bir borç kriziyle karşı karşıya kalmışlardır.[53] Nikaragua, yolsuzluk ve yoksulluğun yanı sıra 1937’den beri Somoza hanedanlığının otoriter yönetimi altında ezilmekteydi. Tıpkı İran’daki Pehlevi Hanedanlığı gibi, Nikaragua’daki Somoza hanedanlığı da halkın istek ve taleplerine cevap vermiyor, ülkeyi tiranlıkla yönetiyordu ve Somozalar Şahlık gibi Amerikan kuklası bir yönetim kurmuşlardı. Yaklaşık 42 yıllık bu diktatörce yönetişin ardından 1979 yılında direniş göstererek darbe gerçekleştirilen Sandinistalar, Somoza yönetimini ülkeden kovmuş ve devrimin ardından ülkeye hâkim olmuşlardır. Ancak Sovyetlerle ve Küba lideri Fidel Castro ile yakın ilişkiler geliştiren Sandinistalar, kısa sürede ABD’nin tepkisini çekmiş ve ABD gizli ve büyük bir mali destek verdiği Kontraları Sandinista yönetimine karşı silahlandırmıştır. 1985’te komünist yanlısı bir tutum sergilemesi nedeniyle Nikaragua’ya ticari ambargo uygulayan ABD, birçok defa askeri müdahale tehdidinde de bulunmuştur. Ekonomik yaptırımlardan bunalan Sandinista yönetimi, 1988’de ABD sayesinde gittikçe güçlenen kontralara karşı saldırı başlatsa da, neticede barış imzalamak zorunda kalmıştır. Sandinistalar, tüm beklentilere karşın, ABD destekli Kontraların hileleri ve halkın bıkkınlığı nedeniyle 1990’da gerçekleşen seçimleri kaybederek ülke yönetiminden çekilmek durumunda kalmıştır.[54] ABD’nin bir çevre ülkesini bağımlılık ilişkileri kapsamında sistem içinde tutma gayreti, üstelik bu defa Sovyet tehdidi kapsamında arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’da bunu gerçekleştirirken yukarıda da belirttiğimiz üzere ekonomik, siyasi ve askeri bütün seçenekleri kullanması Hegemonik Bağımlılık Teorisi’ne haklılık ve geçerlilik kazandırmaktadır. Bu sefer hegemon güç ideolojik yönü ön plana çıkan bir tehdidin bertaraf edilmesi için ve Latin Amerika ülkelerinde kendisiyle müttefik yönetimler kurmak ve sömürü ilişkisini düzenlemek için terör, ambargo, askeri müdahale tehdidi vs. bütün yöntemleri kullanmıştır. Ayrıca o sırada devam etmekte olan İran-Irak Savaşı’nda rejimine düşman olmasına rağmen İsrail aracılığıyla İran’a gizlice silah satılması ve buradan elde edilen gelirin Nikaragua’da Sandinistalara karşı savaşan Kontra eylemcilere aktarılması olayı, daha önce yaşanan Watergate Skandalı ile ilişkilendirilerek tarihe “İrangate Olayı/Skandalı” olarak geçmiştir.[55]

Neticede kapitalist mantık reelpolitikle çelişmekteydi ve Amerika’nın düşman ilan ettiği bir devlete el altından silah satması açığa çıktığında, bu olay hem Amerikan kamuoyunu, hem de dünyayı karıştırmıştır. Nikaragua örneğinden yola çıkarak, Latin Amerika’da günümüzde de değişen pek bir şeyin olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü ABD, 1823-Monroe Doktrini’nden itibaren Latin Amerika’yı doğal yayılma alanı ve “arka bahçesi” olarak görmekte, bu bölgede kendisi dışında hiçbir gücün varlık göstermesini istememektedir. Latin Amerika ülkelerine karşı müdahaleci bir anlayış geliştiren ABD, bu ülkelere çevre rolünü dayatmış bu suretle onları sömürerek devamlı azgelişmiş konumda tutmaya gayret etmiştir. Latin Amerika ülkeleriyle klasik ve tipik bir çevre-merkez ilişkisi geliştiren hegemon güç ABD, siyasi, ekonomik ve askeri açıdan bu ülkeleri kendisine bağımlı hale getirmiştir.[56] Bu bağımlılık ilişkisinin dışına çıkmaya çalışan Venezuela gibi ülkeler de, görüldüğü üzere çeşitli yaptırım ve tehditlerle kapitalist ekonomik dünya sistemi ve bağımlılık ilişkisi içinde kalmaya zorlanmaktadır. Dolayısıyla, hegemon güç ABD bağlamında hegemonya ve Bağımlılık teorisi birlikte işlemekte, Hegemonik İstikrar Teorisi de Hegemonik Bağımlılık Teorisi görünümünü almaktadır.

Tarihsel olarak son örnek, yakın bir zaman kesitinden Arap Baharı dalgası çerçevesinde Ortadoğu’dan verilebilir. Mısır’daki Mübarek rejiminin 30 yıllık bir otoriter yönetim geçmişine sahip olması, İran’daki Şah ve Nikaragua’daki Somoza yönetimiyle benzer olmasının yanında, Mısır özelinde yönetici elit kesimin Batı ile ittifak içinde olması ve refah içerisinde yaşarken geniş halk kitlelerinin yoksulluk, işsizlik ve ağır yaşam koşulları altında bunalması, sömürülen çevre ülkelerinin halklarının sömürü ilişkisinin en masum kurbanları oldukları tezini de doğrulamaktadır. Neticede hegemon gücün ayaklanmanın sonucunu kestirememesi nedeniyle gözden çıkarılan Mübarek’in yerine yönetime gelen Muhammed Mursi, ABD çıkarlarına uygun davranmayınca ve kapitalist dünya ekonomisine eklemlenmeye rıza göstermeyince bir yıl gibi kısa bir sürede bertaraf edilmiş; yeni Batı yanlısı kukla Sisi yönetimi kurularak, Mısır’ın niteliği itibariyle devrim öncesi Mübarek dönemine geri dönmesi sağlanmıştır. Mısır’ın sistem içinde kalması da yine bir merkez ülke olan İsrail tarafından desteklenmiştir. Nitekim yönetime gelen General Abdülfettah el-Sisi, İsrail ve ABD ile iyi ilişkilere sahiptir.

Yukarıda verilen tarihsel örneklerden de anlaşılacağı üzere, kapitalist dünya ekonomisinde belli bir rol biçilmiş ülkeler bu rolün dışına çıkmaya çalıştıklarında, hegemonik istikrarı tehdit ettikleri ve kapitalist işbölümü ilişkilerini bozdukları gerekçesiyle ağır ekonomik yaptırımlarla karşılaşmakta ve dahası siyasi ve askeri müdahalelerin hedefi haline gelebilmektedirler. Bağımlılık Teorisi kapsamında üretilen artı değerin akışına engel olacak her eylem ya da girişim engellenmeye çalışılmakta; bu yolla eşitsiz hiyerarşik ilişkilerin idamesi sağlanmaktadır. Hegemon gücün dönüştürücü (converter) rolü oynadığı Hegemonik Bağımlılık Teori’sine göre, bölgesel bir merkez ve/veya yarı-çevre ülkenin yardımıyla bir çevre ülkesine müdahale gerçekleştirilebilmektedir. Bu, reelpolitik düzleme de son derece uygun bir davranıştır; çünkü hegemon gücün dünyanın her bölgesinde kurduğu ittifakları ve buna bağlı olarak müttefikleri ve işbirlikçi ülkeleri vardır.

Gramsci’nin ulusal düzeydeki hegemonya kavramına benzer bir biçimde uluslararası düzeyde de egemen sınıf rolünü oynayan egemen devletler bulunmaktadır. Toplumsal hayatın en küçük sistematik unsuru olan ailede başlayan egemenlik ilişkileri böylece en üst anlamda uluslararası düzeye kadar yayılabilme imkânı bulmaktadır. Şöyle ki; bir ailede en üst meşru egemen/hegemon güç olarak babayı düşünelim. Babanın otoritesi aile bireyleri tarafından kabul edilmiş ve meşruluğuna inanılmıştır. Varsayalım ki anne, baba ve iki çocuktan oluşan toplam dört kişilik bir ailede anne ve büyük kardeşin aksine küçük kardeş babanın hegemonyasına karşı çıkmış, onun tarafından verilen görevleri yapmamış biçilen rolleri yerine getirmemiş olsun. Babanın hegemonyasına meydan okumanın yanında, bu durum aile-içi ilişkilere ve işbölümüne de zarar vermekte, alışverişin yapılmasını, çöpün dökülmesini vs. engellemektedir. Baba, bu durum karşısında annenin ve büyük kardeşin yardımıyla küçük kardeşi dizginlemek, deyim yerindeyse “yola getirmek” için uğraşacak ve bunun için ekonomik yaptırımlar uygulayacaktır. Misâlen büyük kardeşe harçlığını verirken küçük kardeşe okul harçlığını vermeyecek, dahası ona yemek vermeyerek ve bazı imkânlardan yoksun bırakarak görevini yapmaya sevk edecektir. Ayrıca merkez konumda olan anne ve yarı-çevre rolünü oynayan büyük kardeşten bu konuda yardım isteyecek, küçük kardeşi sistem içinde tutmak için onunla konuşmalarını, teşvik etmelerini isteyecektir. Örneğin, büyük kardeşten kendisine alınan yiyecek, giyecek vs. den bahsetmesini bu yolla onu cezbetmesini isteyecektir. Yine varsayalım ki küçük kardeş babadan öğüt almayacak ve onu dinlemeyecek kadar asi ve dik başlı olsun. Nihayetinde baba diğer aktörler vasıtasıyla onu sistem/aile içinde görevlerini yapmaya zorlayacaktır. Eğer bu yol ve yöntemler başarılı olmazsa gerekirse onu eve almayacak, dışarıda yatıracak, aç bırakacak ve sonunda tekrar onu aile içindeki rolüne ve görevine döndürecektir. Tabii burada babanın ailesi üzerindeki ilişkisi Marksist gelenekte bahsedilen türden bir sömürü ya da bağımlılık ilişkisi değil elbette. Konunun anlaşılması bakımından ve hegemonya kapsamında böyle bir örnek verilmektedir. Bu aile örneğinden yola çıkarak denebilir ki; ulusal düzeyde egemen sınıflar diğer sınıflar üzerinde uluslararası düzeyde ise, hegemon güç merkez ve yarı-çevre ülkelerin destek ve yardımıyla çevre ülkelerin üzerinde hegemonya kurmakta, ekonomik, siyasi ve askeri yöntemlerle bağımlılık ilişkisini reddeden ve kapitalist dünya ekonomik sistemini akamete uğratan ülkeyi  tekrar sistem içine dönerek görevini yerine getirmeye zorlamaktadır.

Hegemonik Bağımlılık Teorisi Çerçevesinden Küresel Sistem: Çatışma ve İşbirliği

Amerikan hegemonyasının Soğuk Savaş sonrası dönemde tek-kutuplu sistem söylemlerinin yaygınlaşmasıyla birlikte yeniden artan oranda hissedilmeye başlanması, dünya üzerindeki birçok yerde bu hegemonyaya itaat edildiği surette işbirliği, karşı çıkıldığı surette ise bir çatışma sürecinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Garmsci’nin hegemonya kavramını rıza ve tahakkümün bir bileşkesi olarak gördüğü anlayıştan yola çıkarak, rızaya dayalı hegemonya ilişkisinin işbirliğini, tahakküme dayalı hegemonyanın ise çatışmayı doğurduğunu söyleyebiliriz. Dünya üzerindeki her ülkenin hegemon güçle olan ilişkisi farklı karakterde ortaya çıktığından, küresel sistem de çatışmaların ve işbirliği süreçlerinin hâkim olduğu bir görünüm arz etmektedir. Özünde ABD hegemonyasının siyasal ve kültürel kaynağı “açık/kaçınılmaz yazgı” adını alan mistik bir inanç ve anlayıştan beslenmektedir. Bu görüşe göre, ABD, bulunduğu kıtada doğal bir yayılma hakkına sahiptir ve bunu bahşeden de bizzat Tanrı’dır. Yine Tanrı, dünyanın geri kalanını özgürleştirme görevini Amerikalılara vermiştir. Kuruluşundan itibaren sürekli artış gösteren Amerikan nüfusunun sadece kendi kıtasında değil, dünya genelinde de yayılması ve kendi kültür ve değerlerini de yayması bu bağlamda ilahî bir görev olarak görülmüştür. Özgürlük, demokrasi ve insani değerler adına savaşma bunu tüm insanlara yayma seçilmiş olarak görülen Amerikalıların vazifesidir ve İngiltere’ye karşı verilen bağımsızlık savaşı bu felsefi ve mistik anlayışı perçinlemiştir.[57] Bu Evanjelik görüşten yola çıkarak, dünya üzerindeki Amerikan müdahalelerinin barış, özgürlük, demokrasi ve diğer kutsal değerler adına yapıldığını ve hatta Irak ve Afganistan operasyonlarında da bu kavramlara sıkça referans yapıldığını görmekteyiz.

Yine Irak’a müdahale (2003) bağlamında, buradaki Batı yanlısı diktatörün (Saddam Hüseyin) bir süre sonra ABD güdümünden çıkarak kendi başına müdahalelere kalkışması (1991’de Kuveyt’in işgali) ve merkezden habersiz nükleer silahlara sahip olmaya çalışması, petrol bağlamında güçlü bir bağımlılık ilişkisi kurulmuş olan bir çevre ülkesinin merkez hatta merkezler merkezi olarak nitelenebilecek hegemon gücün sistem ve denetimi dışına çıkması riskini doğurunca bir müdahale olasılığı belirmiştir. Keza diğer tarihsel örneklerde olduğu gibi, sömürülen çevre ülkesinin müttefik yönetici elitinin lükse ve refah içinde yaşarken (Saddam’ın sarayında altından yapılmış günlük eşyalara sahip olması gibi), ülkesini yer altı zenginliklerinden faydalanamayan ve refah artışı sağlayamayan halk kesimlerinin derin bir yoksulluk içinde yaşaması diğer çevre ülkeleriyle benzer özellikler göstermektedir. Yukarıda sistemden çıkmaya çalışan çevre ülkelerinin hegemon gücün zor ve tahakkümü kullanarak yeniden role dönmeye mahkûm edildiğini gördük.

İşte bu mahkûm ediliş rıza ile sağlandığı vakit, çevre ile kapitalist merkez ülkeler ve pek tabii hegemon güç arasında bir işbirliği süreci başlamakta, fakat çevre ülke itirazını geri çekmez ve diretirse, bu sefer zor, baskı/tahakküm yoluyla sisteme entegre edilmekte ve bu da bir çatışma sürecini doğurmaktadır. Çatışma sürecinin sonucunda yeniden kapitalist sisteme entegre olma konusunda belirsizlikler bulunsa da, hegemon gücün askeri, ekonomi ve diplomatik alternatiflerinin çokluğu bunu pek çok kez mümkün kılmaktadır. Irak’ta tahakküme dayalı hegemonya bir çatışma sürecini doğurmuş, bu sürecin ardından ABD güdümünde federal bir Irak Cumhuriyeti kurulmuştur ve keza Cumhurbaşkanı Celal Talabani de ABD güdümünde olmuştur. ABD’nin Latin Amerika’da uyguladığı yayılmacı politikaları çerçevesinde son dönemlerde Venezuela’ya uygulanan baskılar ve anti-Amerikan politikalar izleyen Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya yönelik tehditler, bu süreçte Amerika’ya destek veren birtakım merkez ülkelerin varlığı dahası Venezuela’daki altın ve petrol yataklarının varlığı kurulan bağımlılık ilişkisindeki ısrarının sebebini ve kapitalist dünya ekonomik sisteminin yapısını anlamamıza yardımcı olmaktadır.

Bu çatışma süreçlerinden farklı olarak, Suudi Arabistan’ın 1930’lu yıllardaki kuruluşundan beri Batı yanlısı, statükocu ve sisteme entegre politikalar izlemesi, bu ülkenin petrolü bağlamında yakın ilişkiler kurmuş olan ABD’nin bağımlılık kapsamında geliştirdiği en sağlam işbirliği modellerinden birini teşkil etmektedir. ABD’ye petrol satarak elde ettiği dolar gelirleriyle büyük miktarlarda silah alımı gerçekleştiren ve aldığı petro-dolarları ABD’ye böylelikle iade etmiş olan Suudi Hanedanlığı, yalnızca dünya dolarizasyon (dollarization)[58] sistemine katkı sağlamakla kalmamakta, aynı zamanda Amerikan hegemonyasının sürmesine köleci bir anlayışla da hizmet etmektedir. Bu yönüyle, ABD ile Suudi Arabistan arasındaki bağımlılık ilişkisi bir merkez-çevre ve hegemonik istikrar bakımından işbirliği süreci ilişkisi bakımlarından eşsiz bir mükemmel örnek olmasının ötesinde, bir köle-efendi ilişkisine daha çok benzemektedir. Suud Hanedanlığı bağlamında Amerikan hegemonyası periferi rolünü kabul ettirdiği Arabistan coğrafyasında ise güçlü bir işbirliği tesis etmiş olmaktadır.

Kuzey-Güney İlişkileri İçin Bir Model Önerisi

Bugün dünya üzerinde var olan ekonomik eşitsizliği ve ülkeler arasındaki gelişmişlik farkını giderebilmek için, azgelişmiş ülkelere farklı kalkınma programları ve reçeteler sunulmakta, krediler verilmekte, ülkelerin ekonomik ve mali programları sıkı bir denetim altına alınmaktadır. Ancak bu yöntem de azgelişmiş ülkelerdeki ulusalcı dalgayla karşılaşmakta, sunulan kalkınma programları farklı bir sömürü planı verilen krediler ise borçlanma tuzağına çekerek, bu ülkeleri yerinde saydırmanın başka bir yolu olarak değerlendirilmektedir. Özellikle Bağımlılık Teorisi çerçevesinde “Kuzey” ülkeleri olarak adlandırılan ülkelerin gelişmiş, sanayileşmiş ve istikrarlı ekonomilere sahip ülkeler olduğu belirtilirken, “Güney” ülkelerinin ise aksine az-gelişmiş, sanayileşememiş ve istikrarsız enflasyonist ekonomilere sahip ülkeler olduğu belirtilerek, Güney ülkelerinden Kuzey ülkelerine doğru seyreden tek-yönlü bir bağımlılık ilişkisinden söz edilmektedir. Bağımlılık Teorisi, temelde Klasik Liberal Teori’nin bir uzantısı sayılabilecek Modernleşme teorilerine bir tepki biçiminde ortaya çıkmıştır. Modernleşme teorileri, azgelişmiş ülkelerin ancak ve ancak gelişmiş ülkelerin geçtiği yollardan geçerek ve küresel ölçekte liberal ticaret prensiplerine uyarak istenilen kalkınma düzeyine ulaşacaklarını belirtmekteydi. Yine bu kapsamda, modernleşme teorisyenlerine göre, azgelişmiş ülkeler şanslı bile sayılabilirlerdi; çünkü az gelişmiş ülkeler gelişmiş ülkelerin geçtiği yoldan geçerken onların kalkınma yolunda yaptıkları yanlışlardan kaçınabilecek ve hatta onların hatalarından ders çıkarabileceklerdi. Gelişmiş ülkeler azgelişmiş ülkelere teknoloji, sermaye ve maddi transferler yaparak know-how iş akışıyla onların deneyimlerini zenginleştirecek ve kalkınma sürecini hızlandıracaklardı. Modernleşme teorisyenlerinin bu iyimser kalkınma modeline/sürecine eleştiriler getiren Bağımlılık teorisyenleri, gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler arasındaki ilişkinin bir sömüren-sömürülen ilişkisi olduğuna dikkat çekerek, özellikle 1930 sonrası dönemdeki sanayileşmenin Güney’in Kuzey’e olan bağımlılığını azaltmak bir yana arttırdığını ve bağımlılık durumunu güçlendirdiğini savunmaktadırlar.[59]

Günümüzde birçok azgelişmiş ülkeye Batılı devletler ve IMF ile Dünya Bankası gibi uluslararası örgütler tarafından yapılan kredi vs. adı altındaki yardımların onların kalkınmasını sağlama iddiasında iken, Bağımlılık teorisyenleri bu duruma da eleştiri getirmektedirler. Buna göre, gelişmiş Kuzey ülkelerinin azgelişmiş Güney ülkelerine (ya da merkezin çevreye) yaptığı yardımlar, çevre ülkelerinin menfaati için değildir; aksine, onları merkez ülkelerinin ihtiyaçları ve çıkarları doğrultusunda sabitlemek için yapılmaktadır. Çünkü merkez ülkeler azgelişmiş Güney ülkelerindeki kapitalist dünya sistemindeki üstünlüklerini yeniden ve yeniden üretebilmek için sürekli bir ekonomik yaptırım uygulamak durumundadırlar.[60] Peki, gelişmiş Kuzey ülkelerinden ve onların önderlik ettiği uluslararası organizasyonlardan gelen ekonomik yardımlar ve krediler bağımlılık ilişkisinin sürdürülmesi amacından başka bir hedef gütmüyorsa ve safiyane “yardım” ve “kalkındırma” iddiaları gerçeği yansıtmıyorsa, Güney ülkeleri kalkınmak için ne yapmalı ve gelişmiş Kuzey ülkeleriyle nasıl bir ilişki kurmalıdırlar? Öncelikle, azgelişmiş ülkeler yüzyıllardır Kuzey ülkeleri tarafından kendilerine biçilen düşük gelir getirici “hammadde üreticisi” ve “ihracatçısı” rolünü terk ederek, daha kalifiye, işlenmiş, pazar/piyasa için kritik öneme sahip ürünler üretmeye odaklanmalıdır. Bu süreçte ithalat tarifeler, gümrük vergileri, kotalar vb. araçlarla kısıtlanmalı, emek-yoğun üretimden sermaye-yoğun ve bilgi-yoğun üretime geçebilmeye çalışılmalıdır. Bu süreçte, ayrıca, uluslararası ticarette gelişmiş Kuzey ülkeleriyle bağımlılıklarını arttıracak ilişki ve oluşumlardan kaçınılmalı, Güney ülkeleri, daha çok kendileri gibi azgelişmiş veya gelişmekte olan Güney ülkeleriyle ticaret yapmalıdırlar.

Genel Değerlendirme ve Sonuç

Uluslararası ekonomi-politik bilimi 1970’lerden itibaren rağbet görmeye başlayan genç bir bilim dalı olmasına rağmen, bu alanda öne sürülen gelişmeler Ekonomi, Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi gibi sosyal bilimlerin diğer temel disiplinlerini de ilgilendirmektedir. Tarihsel açıdan baktığımızda; feodaliteden imparatorluğa, oradan da ulus-devlete evirilen Avrupa merkezli siyasal yapılar dış dünyayla olan ilişkilerini belirlerken, daha çok ekonomik saiklerle hareket etmişlerdir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın neden ve sonuçları, Soğuk Savaş döneminin bölgesel ve küresel gelişmeleri politik karakterinin yanında ekonomiktir de. Uluslararası politik gelişmelerin ekonomik sonuçlarıyla ya da tam tersinden okunursa ekonomik ilişkilerin yol açtığı siyasal ilişkilerle ilgilenen uluslararası ekonomi-politik biliminin üç temel ideolojisinden biri olan (diğer ikisi liberalizm ve merkantilizm) Marksist görüş çerçevesinde öne sürülen Bağımlılık Teorisi (Dependency Theory), uluslararası ekonomik düzenin kapitalist nitelikte olduğundan hareketle gelişmiş ve sanayileşmiş ülkelerin, azgelişmiş ve sanayileşememiş istikrarsız ülkelerle kurduğu bir bağımlılık ilişkisi çerçevesinde, siyasi, ekonomik ve toplumsal açıdan bu ülkeleri sömürdüğünü iddia ederek, bu alanda yeni tartışmaları başlatmıştır. Buna bağlı olarak, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte tek-kutuplu uluslararası sistem söylemlerinin yaygınlaşması, ABD’yi askeri, ekonomik, ideolojik ve kültürel anlamda rakipsiz bir süper güç konumuna eriştirmiştir. Yine İkinci Dünya Savaşı’ndan beri elde ettiği pozisyonuyla, ABD, aynı zamanda hegemon güçtür de. Hegemonya ise İtalyan düşünür Gramsci tarafından egemen sınıfın diğerleri üzerinde kurduğu güç ve rızadan oluşan bir egemenlik olarak ele alınmaktaydı. Robert Cox tarafından Uluslararası İlişkiler disiplinine uyarlanan hegemonya kavramı, ulusal düzeydeki sınıfsal yapının uluslararası düzeydeki bir yansıması olarak telakki edilmiştir. Yine C. Kindelberger tarafından ortaya atılan Hegemonik İstikrar Teorisi’ne göre ise, dünya ekonomisinin kusursuz işleyebilmesi için güçlü bir hegemonun varlığı gerekmektedir; çünkü onun yokluğunda liberal kurallara göre işleyen dünya ekonomisi iflas edecektir.

Bu çalışmada ele alınan biçimiyle merkez, çevre ve yarı-çevre ülkelerinin bulunduğu yapısal olarak üç unsura dayanan Wallerstein’in “Modern Dünya Sistemi” kuramı, hegemon gücün önderliğinde idame ettirilmektedir ve kapitalist nitelikteki dünya ekonomisi bağımlılık ilişkisinin ne olursa olsun devam etmesini gerektirmektedir. Buradan yola çıkılarak oluşturulan ve analitik bir çerçeve sunan “Hegemonik Bağımlılık Teorisi”, Hegemonik İstikrar Teorisi ile Bağımlılık Teorisi’nin makul bir bileşimini ifade etmektedir. Neo-Gramsciyen anlamda güç ve rızaya (aktif ve pasif) dayalı hegemonya bağımlılık ilişkisinin ve çevre, yarı-çevre, merkez statülerinin korunmasını ve sürdürülmesini sağlamak için ortaya çıkmaktadır. Bu meyanda, hegemonya, sistemin kurallarını kabul etmeyen ve kapitalist dünya ekonomisince kendine biçilen role razı olmayan sistemin unsurunu (ülke) bu rolü kabul etmeye zorlamaktadır. Hegemon gücün askeri, ekonomik ve siyasi araçlarla gerçekleştirdiği bu zorlama, ülke/devlet tarafından kabul edildiği takdirde, dünya sisteminde bir işbirliği, edilmediği takdirde bir çatışma süreci yaşanmaktadır. Nitekim tarihsel olarak bunun bütün örneklerini Ortadoğu ve Latin Amerika gibi coğrafyalarda görmek mümkün olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Venezuela ve İran gibi ülkelerin bugün koşullarına baktığımızda, bunu açıkça görmek mümkün olmakta ve bir çevre ülkesi kapitalist dünya ekonomisindeki rolünden çıkmak istediğinde müthiş bir hegemonik saldırıya, tehditlere ve yalnızlaştırmaya maruz kalmaktadır. Gelişmiş Kuzey ülkelerinin sömürü tehdidi altında olan azgelişmiş Güney ülkeleri ise, emek-yoğun üretim modelinden ve hammadde ihracatçısı konumundan kurtulup piyasaya kritik ürünler sunmaya odaklanmalıdırlar. Uluslararası ticarette de, Kuzey ülkeleri ile bir işbirliğinden kaçınılarak kendileri gibi azgelişmiş ülkelerle ticaret yapılması en doğru seçenek olacaktır.

Mehmet BABACAN

Bursa Uludağ Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı Doktora Öğrencisi

 YÖK 100/2000 Proje Asistanı

 

 DİPNOTLAR

[1] Aydın’a göre Uluslararası İlişkiler, tek tek devletlerin etki alanlarının ötesinde bütün insani ilişkiler ve etkileşimler ile bunları belirleyen faktörleri anlama çabasıdır. bkz: Mustafa Aydın, “Uluslararası İlişkilerde Yaklaşım, Teori ve Analiz”, AÜSBF Dergisi, Cilt 5, Sayı: 1, (1996): 73.

[2] Otuz Yıl Savaşları sonrasında imzalanan ve en önemlileri Osnabürck ve Münster Anlaşmaları olan bir dizi anlaşmadan oluşan Vestfalya Barışı (1648) ile Avrupa’daki siyasal otoritelerin sınırları kesin olarak çizilmiş, bu sınırlar içerisinde yöneticilerin egemenliği tam olarak sağlanmış, bunun için de kilise uluslararası siyasal sistemin dışına itilerek, siyaset laikleştirilmiş ve devlet/ulus-devlet, Avrupa sisteminin meşru ve temel aktörü haline getirilmiştir. Otuz Yıl Savaşları esnasında farklı taraflarda savaşan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’na bağlı Prenslikler, savaş sonrasında büyük ölçüde bağımsız birer siyasal birimlere dönüşmüşlerdir. Erol Kurubaş, “Dünya Politikasının Dönüşümü ve Uluslararası İlişkiler Çağı”, Uluslararası İlişkilere Giriş: Tarih, Teori, Kavram ve Konular, Şaban Kardaş & Ali Balcı (ed.), 8. Baskı, (İstanbul: Küre Yayınları, 2014), 20.

[3] Wilson’s Fourteen Points, 1918”, https://history.state.gov/milestones/1914-1920/fourteen-points, Erişim Tarihi: 06.05.2019.

[4] bkz: Fahir Armaoğlu, “Buhranlar ve Barışın Yıkılması: 1929-1939-Almanya’nın Versay Kayıtlarından Kurutulması”, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995), 23. Baskı, (İstanbul: Timaş Yayınları, 2017), 221.

[5] Francis Fukuyama, “The End of History?”, The National Interest, (Summer-1989): 17-25.

[6] Zbigniev Brzezinski, The Grand Chessboard: American Primacy and its Geostrategic Imperatives, (New York: Basic Books, 1997).

[7] Samuel Huntington, “The Clash of Civilizations?”, Foreign Affairs, Vol. 72, No. 3, (Summer-1993): 22-49.

[8] Henry Kissinger, Diplomacy, (New York: Simon&Schuster Paperbacks , 1994).

[9] Post-kolonyal çalışmaların en önemli temsilcilerinden biri olan Edward Said’e göre Batı’nın yaratmış olduğu “Doğu” tanımı gerçek Doğu’nun özelliklerini nitelememektedir. Aksine bu tanım hayali bir tanım olup Batı’nın hegemonik kontrolü altında olan insanlara ve kültürlere nüfuz etme çabasını göstermektedir. Said’in çözümlemelerinde Oryantalizm/Şarkiyatçılık, Batı’nın Doğu’ya ait kimliği tekrar tanımlayarak emperyalist bir tahakküm ilişkisi oluşturması anlamına gelmektedir. Said’e göre Batı bunu kendisine ait olan kültürün daha üstün olduğuna ilişkin metinler ve söylemler aracılığıyla gerçekleştirmektedir. bkz: Volkan İpek & Çağlar Oyman, “Postkolonyal Teori ve Uluslararası İlişkiler”, Uluslararası İlişkiler Teorileri, Ramazan Gözen (der.), 3. Baskı, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016), 417.

[10] Mehmet Altan, Uluslararası Ekonomi Politik, (Ankara: Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2013), 6.

[11] Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, İşbirliği, 9. Baskı, (Bursa: Aktüel Yayıncılık, 2018), 348.

[12] Arı, Uluslararası İlişkiler Teorileri, 354.

[13] Mustafa Küçük, “Marksist Teoriler”, Uluslararası İlişkilere Giriş: Tarih, Teori, Kavram ve Konular, Şaban Kardaş & Ali Balcı (ed.), 8. Baskı, (İstanbul: Küre Yayınları, 2014), 214.

[14] İpek ve Oyman, “Postkolonyal Teori ve Uluslararası İlişkiler”, 412.

[15] Hakan Övünç Ongur & Başak Yavçan, “Uluslararası İlişkilerde Marksist Yaklaşımlar”, Uluslararası İlişkiler Teorileri, Ramazan Gözen (der.), 3. Baskı, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016), 273.

[16] Ongur & Yavçan, “Uluslararası İlişkilerde Marksist Yaklaşımlar”, 274.

[17] Küçük, “Marksist Teoriler”, 215.

[18] Arı, Uluslararası İlişkiler Teorileri, 334.

[19] F. Henrique Cardoso & Enzo Faletto, Dependency and Development in Latin America, (Berkeley: University of California Press, 1979), 16.

[20] Immanuel Wallerstein, The Modern World System: Capitalist Agriculture and the Origins of the European World-Economy in the Sixteenth Century, (New York: Academic Press, 1974).

[21] Küçük, “Marksist teoriler”, 217.

[22] Robert O. Keohane & Joseph Nye, Jr. “Power and Interdependence Revisited”, International Organization, Vol. 41,  No: 4, (Autumn-1987): 725-753.

[23] Melih Ersoy, “Bağımlılık Okulunun Eleştirisi”, Ekin Belleten, (Bahar-1991): 23-34.

[24] Robert Gilpin, Uluslararası İlişkilerin Ekonomi-Politiği, Murat Duran, Selçuk Oktay, M. Kadir Ceyhan, Gürkan Polat (çev.), 4. Baskı, (Ankara: Kripto Yayınları, 2016), 341.

[25] Gilpin, Uluslararası İlişkilerin Ekonomi-Politiği, 342.

[26] Kurubaş, “Dünya Politikasının Dönüşümü ve Uluslararası İlişkiler Çağı”, 26.

[27] Kurubaş, “Dünya Politikasının Dönüşümü ve Uluslararası İlişkiler Çağı”, 29.

[28] Kurubaş, “Dünya Politikasının Dönüşümü ve Uluslararası İlişkiler Çağı”, 30.

[29] 1914’te galip geldiği Birinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle kendi kıtasına çekilen ve tekrar infirat (yalnızcılık) politikası izlemeye koyulan ABD, 1929-1933 yılları arasında yaşadığı ekonomik çöküş (1929-Great Depression) sebebiyle dünyada liderlik konumunu elde edememiş ve dünya sisteminin egemeni İngiltere olmaya devam etmiştir. Ancak ABD, İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte küresel hegemon güç olarak ortaya çıkmış ve iki Dünya Savaşı arasındaki dönemde New York, Londra’yı geride bırakarak dünyanın yeni finans merkezi haline gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde iki jeopolitik düzenin ve iki hegemonun olduğu bir dünya sistemi ortaya çıkmıştır. Ancak bazılarına göre ise asıl hegemonyacı güç olan ABD idi, diğeri de onun rakibi olan Sovyetler Birliği’ydi. Bu açıdan, ABD, küresel hegemon durumunu muhafaza etmek için SSCB’ye ihtiyaç duyuyordu. bkz: Altan, Uluslararası Ekonomi Politik, 124-125.

[30] İlhan Uzgel, “Hegemon Güç” kutusu, Baskın Oran (ed.) Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt I (1919-1980), 11. Baskı, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2005), 31.

[31] Altan, Uluslararası Ekonomi Politik, 91.

[32] Muammer Kaymak, “Hegemonya Tartışmaları Işığında İngiliz ve Amerikan Hegemonyaları: Yönlendirici Hegemonyadan Kural Koyucu Hegemonyaya”, Hacettepe Üniversitesi İİBF Dergisi, Cilt 34, Sayı: 1, (2016): 68.

[33] Kaymak, “Hegemonya Tartışmaları Işığında İngiliz ve Amerikan Hegemonyaları: Yönlendirici Hegemonyadan Kural Koyucu Hegemonyaya”, 69.

[34] Altan, Uluslararası Ekonomi Politik, 93.

[35] Kaymak, “Hegemonya Tartışmaları Işığında İngiliz ve Amerikan Hegemonyaları: Yönlendirici Hegemonyadan Kural Koyucu Hegemonyaya”,  86.

[36] Kemal Çiftçi, “Soğuk Savaş Sonrasında ABD: Rıza’ya Dayalı Hegemonyadan İmparatorluk Düzenine”, ZKÜ Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 5, Sayı: 10, (2009): 209.

[37] Davut Ateş, “Uluslararası Sistem”, Uluslararası İlişkilere Giriş: Tarih, Teori, Kavram ve Konular, Şaban Kardaş & Ali Balcı (ed.), 8. Baskı, (İstanbul: Küre Yayınları, 2014), 438.

[38] Kaymak, “Hegemonya Tartışmaları Işığında İngiliz ve Amerikan Hegemonyaları: Yönlendirici Hegemonyadan Kural Koyucu Hegemonyaya”,  89.

[39] Doğu Ergil, “Bağımlılık Olgusu ve Merkez-Çevre Sisteminin Evrimi”, AÜSBF, Cilt 29, Sayı: 2, (1974): 173.

[40] Keyman, bu tanımdan yola çıkarak küreselleşmeyi yaygınlaşma, derinleşme ve hızlanma başlıkları altında üç boyutlu bir analize tabi tutmakta ve yaygınlaşmaya işsizlik, göç, terör ve 2008 ekonomik krizini örnek verirken, derinleşme boyutuna çeşitli hastalıkların (kuş gribi, domuz gribi vs.) ortaya çıktıktan sonra dünyanın diğer bölgelerini de yaygın ve derin bir biçimde etkilemesini, hızlanmaya ise Arap Baharı sürecini örnek göstermektedir. bkz: E. Fuat Keyman, “Küreselleşme”, Uluslararası İlişkilere Giriş: Tarih, Teori, Kavram ve Konular, Şaban Kardaş & Ali Balcı (ed.), 8. Baskı, (İstanbul: Küre Yayınları, 2014), 510-511. Keza Yazarın aynı konudaki şu eserine de müracaat edilebilir: “Küreselleşme, Uluslararası İlişkiler ve Hegemonya”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 3, Sayı: 9, (Bahar-2006): 1-20.

[41] Kürşat Kan, “Globalizmin Uluslararası İlişkilere Etkileri”, KMÜ Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, 13 (20), (2011): 3.

[42] Fulya Kıvılcım, “Küreselleşme Olgusu ve Çokuluslu Şirketlerin Küreselleşme Süreci Üzerindeki Rolü”, Ekonomi Bilimleri Dergisi, Cilt 5, No: 2, (2013): 14.

[43] Keyman, “Küreselleşme”, 514.

[44] Muharrem Gürkaynak & Serhan Yalçıner, “Uluslararası Politikada Karşılıklı Bağımlılık ve Küreselleşme Üzerine Bir İnceleme”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 6, Sayı: 23, (Güz-2009): 80.

[45] E. Fuat Keyman, “Küreselleşme, Uluslararası İlişkiler ve Hegemonya”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 3, Sayı: 9, (Bahar-2006): 6.

[46] Nilüfer Karacasulu, “Hegemonik Düzen Tartışmaları ve Eleştirel Görüşler”, Dokuz Eylül Üniversitesi SBE Dergisi, Cilt 11, Sayı: 4, (2009): 62.

[47] Keyman, “Küreselleşme, Uluslararası İlişkiler ve Hegemonya”, 16.

[48] Metin Altıok, “Uluslararası Sermayenin Krizi, Hegemonya Savaşları ve Türkiye”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 3, Sayı: 12, (Bahar-2005): 158.

[49] Altıok, “Uluslararası Sermayenin Krizi, Hegemonya Savaşları ve Türkiye”, 171.

[50] Gilpin, “Uluslararası İlişkilerin Ekonomi Politiği”, 95.

[51] Gilpin, “Uluslararası İlişkilerin Ekonomi Politiği”, 104-105.

[52] https://iramcenter.org/1953-darbesi-ve-hatirlattiklari/, Erişim Tarihi: 09.06.2019.

[53] Ünal Arslan, “Latin Amerika Ülkelerinde Bağımlılık”, Gazi Üniversitesi İİBF Dergisi, Cilt 8, Sayı 3, (2006): 49.

[54] Hasan Tunç & Fatma Umay Genç, “Nikaragua’nın Demokrasiye Geçişi ve 1987 Devrimi”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 17, Sayı: 1-2 (2013): 1655-1681.

[55] İrangate olayı hakkında bkz: Jonathan Marshall & Peter Dale Scott & Jane Huntter, The Iran Contra Connection: Secret Teams and Covert Operations in The Reagan Area, (Quebec: Black Rose Books Ltd., 1987).

[56] Mustafa Keskin, “ABD’nin Müdahaleci Dış Politikası: Latin Amerika Örneği”, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, Cilt 4, Sayı: 1, (2016): 70-88.

[57] Bülent Şener, “Uluslararası İlişkilerde Hegemonya Olgusu ve ABD Hegemonyasının Siyasal ve Kültürel Kaynağı: Amerikan İstisnacılığı Ya Da Açık/Kaçınılmaz Yazgı”, The Journal Of Academic Social Science Studies, Number 26, (Summer II-2014): 412.

[58] https://www.investopedia.com/terms/d/dollarization.asp, Erişim Tarihi: 12.06.2019.

[59] Ongur ve Yavçan, , “Uluslararası İlişkilerde Marksist Yaklaşımlar”, 272.

[60] Ongur ve Yavçan, , “Uluslararası İlişkilerde Marksist Yaklaşımlar”, 275.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.