AVRUPA BİRLİĞİ’NDE GÜNCEL GELİŞMELER

upa-admin 04 Aralık 2023 508 Okunma 0
AVRUPA BİRLİĞİ’NDE GÜNCEL GELİŞMELER

Giriş

Dünya savaşlarının başlamasına neden olan aşırı milliyetçiliğin beşiği olan Avrupa’yı yarım asır gibi kısa bir sürede dünyanın en müreffeh, özgür ve demokratik kıtası haline getirmeyi başaran ve bünyesine katılan gelişmekte olan ülkeleri de kısa sürede çok daha iyi seviyeye getirmeyi başaran Avrupa Birliği (kısaca AB) projesi, kuşkusuz, 20. ve 21. yüzyılların en başarılı siyasi girişimi olarak yakından incelenmeyi hak etmektedir. AB, ulus-üstü (supranational) bir siyasi topluluk girişimi olarak halen dünyada türünün tek örneği olup, günümüzde tam 27 üyeli, ayrı ve bağımsız bir parlamentosu ve idari birimleri olan güçlü bir devlet görünümündedir. Ancak AB’nin henüz oluşum süreci devam eden ve tamamlanmamış bir proje olduğunu da her daim akılda tutmak gerekir. Bu bağlamda, bu yazıda, önce AB’nin tarihçesi, genişleme süreci ve kurumlarının görev ve yetkilerini özetleyecek, daha sonra da AB adına son dönemde yaşanan bazı önemli gelişmeleri açıklayarak, AB’nin geleceği adına fikirlerimi ifade edeceğim.

 

1. AB’nin Oluşum Süreci

Bugünkü Avrupa Birliği’nin temellerini 1951 yılında Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Lüksemburg ve Hollanda’nın imzaladığı Paris Antlaşması ile kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) ile yine aynı ülkelerin 1957 yılında imzaladığı Roma Antlaşması ile kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET) oluşturmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın bütünleşmesine neden olan gelişmelerin başlıca iki sebebi vardır. Bunlardan ilki, Avrupa ülkelerinin savaş sonrası kayıpları telafi etme çabaları ve Almanya sorununun çözülmesi için yapılan düzenlemelerin etkisi, ikincisi ve daha önemlisi, Amerika Birleşik Devletleri’nin (kısaca ABD) ekonomik ve siyasi çıkarları doğrultusunda savaştan büyük kayıpla çıkan Avrupa’nın bütünleşmesini desteklemesi ve bizatihi bunu hızlandırmasıdır. Bu şekilde, Almanya ile Fransa arasında Alsace-Lorraine bölgesinde kömür kaynaklarını paylaşım kavgasıyla tetiklenen ulusal rekabeti dizginlemek adına son derece pragmatik ve pratik bir temelde AKÇT ile başlayan Avrupa bütünleşmesi (entegrasyonu), kısa sürede tüm kıtanın kaderini değiştiren büyük bir siyasi projeye dönüşmüştür.

Bu süreçte yaşanan önemli gelişmeler ise şöyle özetlenebilir:

19 Eylül 1946: İngiliz Başbakan Winston Churchill, “Avrupa Birleşik Devletleri” konulu ünlü Zürih Konuşması’nı yaptı.

17 Aralık 1946: Avrupa Federalistler Birliği Paris’te kuruldu.

Mart 1947: Dunkirk Antlaşması imzalandı.

Mart 1947: ABD tarafından Truman Doktrini açıklandı.

14 Mayıs 1947: Winston Churchill’in öncülüğünde Birleşik Avrupa Hareketi oluşturuldu.

Haziran 1947: Marshall Planı açıklandı.

1 Ocak 1948: Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında Gümrük Antlaşması imzalandı.

17 Mart 1948: Brüksel Antlaşması imzalandı.

4 Nisan 1949: NATO kuruldu.

5 Mayıs 1949: Avrupa Konseyi kuruldu.

9 Mayıs 1950: Schuman Bildirisi açıklandı.

18 Nisan 1951: Paris Antlaşması imzalandı ve Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) kuruldu.

27 Mayıs 1952: Avrupa Savunma Topluluğu Antlaşması imzalandı.

30 Ağustos 1954: Avrupa Savunma Topluluğu Antlaşması Fransa Parlamentosu tarafından reddedildi.

1-2 Haziran 1955: Messina Konferansı düzenlendi.

25 Mart 1957: Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nu (AAET) kuran Roma Antlaşması imzalandı.

1 Temmuz 1967: Füzyon Antlaşması ile AKÇT, AET ve AAET birleştirildi ve Avrupa Toplulukları (AT) ismini aldı.

1 Temmuz 1987: Avrupa Tek Senedi ile AT üyesi ülkelerin “tek pazar” uygulaması başlatıldı (01.01.1993’te uygulamaya geçildi).

1 Kasım 1993: 9-10 Aralık 1991’de düzenlenen Maastricht Zirvesi ardından yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması (Avrupa Birliği Antlaşması) ile Avrupa Birliği (AB) hayata geçirildi.

1 Mayıs 1999: Amsterdam Antlaşması ile mevcut antlaşmalar sadeleştirildi ve parasal birlik (euro) ve ortak vize (Schengen Vizesi) uygulamaları hayata geçirildi.

1 Şubat 2003: Nice Antlaşması ile AB kurumları ve kompozisyonlarında değişiklikler yapıldı.

Mayıs 2005: AB anayasası Fransa ve Hollanda’daki referandumlarda reddedildi.

1 Aralık 2009: Lizbon Antlaşması yürürlüğe girdi ve AB daha demokratik yönde reforme edildi.

 

2. AB Genişleme Süreçleri 

Avrupa bütünleşmesi sayesinde, AB, birbirini takip eden çeşitli genişleme ve derinleşme süreçlerinden geçerek, zaman içerisinde ortak para biriminden tarım ve göç politikalarına kadar pek çok alanda ortak politikalar uygulayan 27 üyeli dev bir Birliğe dönüştü. Bu süreçte, “genişleme politikası”, AB’nin en önemli dış politika aracı oldu. AB, yeni üye devletleri bünyesine katarak, ekonomik, siyasi ve jeopolitik açıdan çok daha güçlü bir Birlik haline geldi ve uluslararası sistemdeki etkinliğini arttırdı. AB’nin genişleme politikası, Avrupa bütünleşmesine paralel olarak gelişti ve değişti. Özellikle Merkez ve Doğu Avrupa ülkelerinin üye olduğu sondan bir önceki genişleme dalgası, genişleme politikasının ve “koşulluluk” ilkesinin kurumsallaşmasını sağladı. 1993 yılında yapılan Kopenhag Zirvesi’nde belirlenen kriterler, üyelik koşullarını kesin bir biçimde ortaya koydu. Aday ülkelerin üyelik koşullarını karşılamak için yapmakla yükümlü olduğu çalışmalar, Katılım Ortaklığı Belgesi ve İlerleme Raporu gibi belgelerle hem ayrıntılandırıldı, hem de düzenli olarak izlenmeye başlandı. Böylece, AB, yaklaşık yarım yüzyıllık birikimini korumayı ve genişleme yüzünden mevcut politikalarından geri adım atmamayı başardı.

AB’nin 6 üyeli küçük bir Birlikten 27 üyeli dev bir yapıya dönüşümünü sağlayan genişleme süreci, temel olarak 6 döneme ayrılabilir:

Birinci Genişleme (İngiltere/Birleşik Krallık, İrlanda, Danimarka – 1973): İngiltere (Birleşik Krallık), İrlanda ve Danimarka, 1961 yılında üyelik için AB’ye başvurdular. Fransa dışındaki diğer ülkeler İngiltere’nin üyeliğine sıcak bakarken, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, bu ülkenin Kıta Avrupa’sından oldukça farklı olduğu, ekonomik sıkıntılar yaşadığı, Amerika Birleşik Devletleri’ne askeri ve diplomatik açıdan bağımlı olduğu ve bu yüzden Birliğin gelişimini engelleyeceği gibi gerekçelerle bu üyeliğe karşı çıktı. İngiltere, 1967 yılında tekrar başvuruda bulundu ve başvurusu aynı gerekçelerle yine kabul edilmedi. Genişleme süreci, ancak 1969 yılında De Gaulle’ün Fransa Cumhurbaşkanlığından istifa etmesinden sonra başladı ve İngiltere, İrlanda, Danimarka 1 Ocak 1973’te AB’ye üye oldular.

İkinci Genişleme (Yunanistan – 1981): 1961 yılında AB ile Ortaklık Antlaşması imzalayan Yunanistan ile ilişkiler, Albaylar Cuntası’nın 1967 senesinde yönetime el koymasıyla askıya alındı. 1974 yılında, askeri cuntanın yönetimi sivillere bırakmasıyla demokratik bir yönetime kavuşan Yunanistan, 1975 yılında tam üyelik için AB’ye başvurdu. Başvuru, AB içinde Yunanistan’ın üye olmaya gerek siyasi, gerekse de ekonomik açıdan hazır olmadığı ve diğer üye devletlerle ortak değerleri paylaşmadığı gibi kaygılarla karşılandı. 6 yıl süren müzakere sürecinin ardından, üye devletler, Yunanistan’ı dışarıda bırakmak yerine, onun demokratikleşmesinin Birlik içinde daha etkili sağlanabileceği görüşünü savunmaya başladılar ve bu yaklaşım sayesinde Yunanistan 1 Ocak 1981’de AB’ye üye oldu.

Üçüncü Genişleme (İber Genişlemesi): (İspanya, Portekiz – 1986): İber Genişlemesi olarak da tanımlanan üçüncü genişleme, İspanya ve Portekiz’in 1 Ocak 1986 yılında AB’ye üye olmalarıyla gerçekleşti. Bu iki ülkenin üyeliği oldukça tartışmalı bir sürecin sonucuydu. Bunun nedeni ise, İspanya ve Portekiz’in üyeliğe başvuruda bulundukları 1970’lerde hem siyasi, hem de ekonomik olarak az gelişmiş olmalarıdır. İspanya ve Portekiz’in AB’ye üye oldukları takdirde gerek tarım alanında, gerekse de işçilerin serbest dolaşımı konusunda üye devletlere ekonomik açıdan yük oluşturabilecekleri endişesi, AB’nin gündemini uzunca bir süre meşgul etti. AB, bu dönemde uyguladığı tarım politikasının yol açtığı üretim fazlası sıkıntılarıyla karşı karşıya olduğu için, İspanya ve Portekiz’in üyeliğine karşı ciddi bir muhalefet oluştu. Ancak Akdeniz’in AB açısından jeopolitik önemi ve genişleme politikasının başarısı, nihayetinde tüm bu tartışmaların aşılmasını sağladı.

Dördüncü Genişleme: (Avusturya, Finlandiya, İsveç – 1995): AB’nin dördüncü genişlemesi, Soğuk Savaş sonrasında yaşanan gelişmelerle yakından ilgilidir. Savaş sırasında “tarafsızlık” politikası izleyen Avusturya, Finlandiya ve İsveç, Soğuk Savaş sona erdiğinde AB’ye katılmaya karar verdiler. Birliğin ortak para birimi “avro”ya (euro) geçmeye çalıştığı ve genişlemenin AB’nin gelişiminde önemli bir araç olarak görüldüğü bir dönemde zaten “Avrupalı” olarak addedilen bu ülkelerin başvurusu olumlu karşılandı. Neticede, Avusturya, Finlandiya ve İsveç, 1 Ocak 1995’te sessizce AB üyesi oldular.

Beşinci Genişleme: (Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti-Çekya, Slovakya, Slovenya, Letonya, Litvanya, Estonya, Malta, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi/Kesimi – 2004) (Romanya, Bulgaristan – 2007): Soğuk Savaş’ın sona ermesi Avrupa kıtası açısından gerçek bir dönüm noktasıdır. Yarım yüzyıllık bölünmüşlüğün sona ermesi, tüm Avrupa’da coşkuyla kutlandı. Kendi iradelerine bağlı olmadan Avrupa bütünleşmesin dışında kalan Merkez ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Malta ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, AB üyesi olmak için hemen başvuruda bulunmaya başladılar. Ancak ilk günlerdeki “Avrupa’nın yeniden birleşmesi” (reunification of Europe) konusundaki heyecanın yerini, zamanla, “genişlemenin bedeli derinleşme olmamalı, Birliğin edinimleri zayıflamamalı” düşüncesi aldı. Hem aday ülkelerin nitelik ve nicelikleri, hem de Avrupa bütünleşmesinin ulaşmış olduğu derinlik açısından daha önceki genişlemelerden çok farklı olan beşinci genişleme süreci aday ülkeler açısından da AB açısından da oldukça sancılı geçti. Neticede, bu büyük genişlemeyi hazmedebilmesi için AB’nin kurumsal yapısı değiştirildi ve karar alma mekanizmaları yeniden düzenlendi. Aday ülkeler ise, Kopenhag üyelik koşulları (Kopenhag kriterleri) çerçevesinde toplumsal yaşamın hemen her alanını yeniden düzenlediler. Böylece, 1998 yılında Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovenya, Estonya ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile, 2000 yılında ise Bulgaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Romanya ve Slovakya ile başlayan müzakereler, Bulgaristan ve Romanya dışındaki diğer ülkelerin 1 Mayıs 2004’te AB’ye katılımlarıyla sonuçlandı. Bulgaristan ve Romanya ise, yolsuzlukla mücadele konusundaki eksikliklerini tamamlayarak 1 Ocak 2007’de Birliğe üye oldular. Böylece, Avrupa Birliği’nin üye sayısı 27’ye ulaştı.

Altıncı Genişleme: (Hırvatistan – 2013): 3 Ekim 2005’te katılım müzakerelerine başlayan ve 9 Aralık 2011’de Katılım Antlaşmasını imzalayan Hırvatistan’ın 2013 yılında üye olmasıyla, AB, 28 üyeli bir Birlik haline gelmiştir. Ancak kısa süre önce, Birleşik Krallık’ın AB’den çıkması (Brexit) ile yeniden 27 üye sayısına inilmiştir.

 

3. AB’nin Organları

A-) Avrupa Zirvesi (Avrupa Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyi): Birliğin temel politikalarının ve öncelikli gündem maddelerinin belirlenmesi konusundaki en yetkili organdır. Avrupa Zirvesi, buna karşın yasama yetkisinden yoksundur. Üye devletlerin Devlet ve Hükümet Başkanlarının katılımıyla toplanan Avrupa Zirvesi’ne, Birlik üyeliğine aday ülkelerine Başbakanları ve Dış İşleri Bakanları da davet edilebilmektedir. Zirve’nin yılda en az 2 defa toplanması gerekmektedir. Pratikte ise, Mart, Haziran, Ekim ve Aralık aylarında yılda 4 defa toplanır. Zirvelerde AB politikalarının ana çizgileri belirlenir ve ortak tavır belirlenmeye çalışılır. Bu anlamda, AB politikalarının koordinasyonunun yapıldığı yer olarak ifade edilebilir. Bu bağlamda, Zirve kararları yasa niteliğinde değildir; ancak çerçeve ilkeleri ortaya koyar. Kararlar oybirliği ile alınmaktadır. Ancak nitelikli çoğunlukla da kararlar alınabilmektedir. Ayrıca Zirve’nin kurucu antlaşmalarda değişiklik isteme yetkisi de bulunmaktadır. Yine kurumların nasıl oluşacağına dair usuller de burada belirlenmektedir. Lizbon Antlaşması ile Avrupa Zirvesi için tam zamanlı bir Avrupa Zirvesi Başkanlığı oluşturulmuştur (madde 15). Bu görev daha önce üye ülke devlet ve hükümet başkanları tarafından (6 ayda bir rotasyon usulüyle) yerine getiriliyordu. Avrupa Zirvesi Başkanı, 2,5 yıl için nitelikli çoğunlukla seçilmektedir. Başkan’a bağlı olarak Avrupa Zirvesi Genel Sekreterliği de görev yapmaktadır. Bu iki yeni birimle (Avrupa Zirvesi Başkanlığı ve Avrupa Zirvesi Genel Sekreterliği), AB’nin içeride dışarıda tek sesle hareket etmesi ve bu şekilde daha etkili olması amaçlanmaktadır. AB Zirvesi’nde konu dış politika ve güvenlik politikası olursa, bu toplantıya Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi de katılmaktadır.

B-) Avrupa Parlamentosu: Brüksel, Strasbourg ve Lüksemburg merkezli olarak üç şehirde faaliyetlerini sürdüren AB’nin yasama meclisidir. Başlangıçta “Genel Kurul” adıyla (1962’den itibaren AP adını almıştır ve ilk seçimleri 1979 yılında yapılmıştır. Seçimler 5 yılda bir yapılmaktadır.) ve bir danışma organı olarak oluşturulan AP, 1992 Maastricht Antlaşması ve özellikle de 2009 Lizbon Antlaşması ile tam bir yasama organı haline gelmiştir. Nitekim AP, günümüzde AB Konseyi’nde nitelikli çoğunluk gerektiren tüm konularda AB Konseyi ile birlikte eşit yasama hakkına sahiptir. Bu uygulamaya “ortak karar usulü” adı verilmektedir. AB mevzuatının yüzde 95’i bu kapsama girmektedir. Bu konuda en önemli iki örnek AB’ye yeni üyelerin alınması ve AB bütçesinin kabulüdür (bütçe yetkisi). AP’de kararlar salt çoğunlukla alınabilmektedir. Ayrıca, AP’nin, Birlik sorunları hakkında Avrupa Komisyonu’ndan yasa yapılmasını isteme yetkisi de bulunmaktadır. Denetim yetkileri açısından bakıldığında; AP’nin, Komisyon’a soru sorma, Komisyon’u azletme (üçte iki çoğunluk gerekiyor), soruşturma komisyonu oluşturma ve ombudsman atama gibi yetkilileri vardır. Ayrıca Komisyon, her yıl “Avrupa Birliği’nin Faaliyetleri Üzerine Genel Rapor”u hazırlayıp AP’ye sunmak zorundadır. AP’nin güçlenmesiyle, AB’ye yönelik “demokrasi açığı” eleştirileri biraz olsun azalmıştır. 705 üyeden oluşan AP, nüfusa göre ülkelere temsil hakkı tanımaktadır. Bu doğrultuda, üye ülkelere en az 6, en çok 96 sandalye dağıtılmaktadır. “Azalan orantılı temsil” ilkesi mantıklı olmasına karşın, küçük ülkeler lehine bir haksızlık durumu söz konusudur. Örneğin, Lüksemburg’da yaklaşık olarak her 100.000 kişiye bir sandalye düşerken, bu rakam Almanya örneğinde 800.000 kişinin üzerine çıkmaktadır. En önemli iki siyasi grup merkez sağ-Hıristiyan Demokrat partilerin oluşturduğu EPP (Avrupa Halk Partisi) ve sosyal demokrat-merkez sol partilerin oluşturduğu S&D’dir (Sosyalistler ve Demokratlar). Ayrıca sağ-aşırı sağ unsurları barındıran ECR (Muhafazakârlar ve Reformcular) ve liberal çizgideki ALDE (Liberaller ve Demokratlar İttifakı) da diğer iki önemli gruptur. Aşırı solun temsilini ise Birleşik Sol/İskandinav Yeşil Sol (EUL/NGL) grubu üstlenmektedir. Parlamento Başkanlığını halen Maltalı siyasetçi Roberta Metsola yapmaktadır.

C-) Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi: AP ile birlikte AB’nin yasama organıdır. 1958’den beri devam eden bir organdır. Lizbon Antlaşması uyarınca Konsey Başkanlığı 18 aylık bir süre için üç ülke tarafından birlikte (trio presidency) yönetilmektedir. Üç ülke, rotasyon usulünce 6 ayda bir bu sorumluluğu üstlenmektedir. Dış ilişkiler ve güvenlik konusunda AB Bakanlar Konseyi’ne yardımcı olması için Brüksel’de daimi bir teşkilat oluşturulmuştur. Buranın başına Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi atanmıştır. Bu makam, AB’nin dış politika ve güvenlik politikasında tek sesli hareket edebilmesini sağlamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla, AB’nin Dış İşleri Bakanı olarak da düşünülebilir. Bu görevde Portekizli siyasetçi Josep Borrell bulunmaktadır ve aynı zamanda Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısıdır. Yüksek Temsilci’nin faaliyetlerini yerine getirirken kendisine yardımcı olan Avrupa Dış Faaliyet Birimi (European External Action Service) oluşturulmuştur. Konsey, her üye ülkeden bir Bakan’ın katılımıyla 28 üyeden oluşur. Bakanlar ise konuşulan konuya göre değişebilmektedir. AB Bakanlar Konseyi, AP ile birlikte yasalar konusunda son sözü söyleme yetkisine sahiptir. Kararlar genelde nitelikli çoğunlukla (yüzde 55 oran yani 16 üyenin desteği yetiyor) alınırken, konusuna göre basit çoğunluk veya oybirliği de gerekebilmektedir. Bütçenin kabulü konusunda da, bu organ, AP ile birlikte yetkilidir. Ayrıca dış politikaya ilişkin bazı özel yetkileri de bulunmaktadır. Üye devletlerin ekonomi politikalarını koordine etme gibi koordinasyon görevleri de vardır.

Ç-) Avrupa Komisyonu: Brüksel’de bulunmaktadır ve on binlerce personeli vardır. Bu kadroların önemli bir kısmı tercümanlardan oluşmaktadır. 24 resmi dili olan AB için, tercüme, başlı başına bir iştir. Başkanı Ursula von der Leyen’dir. AB’nin yürütme organı olan Komisyon’un görevleri şunlardır: AB ortak politikalarını oluşturmak ve yasa tekliflerini hazırlamak, uygulama tüzükleri gibi düzenleyici işlemleri kabul etmek, AB içerisinde rekabet kurallarının işleyişini takip etmek, üye devletlerin teşvik politikalarını denetlemek, gelirleri toplamak, AB bütçesinin taslağını hazırlamak, mevzuatın uygulanmasını sağlamak ve koruyuculuğunu yapmak, AB’yi uluslararası platformlarda temsil etmek, aday ülkelerin başvurularını inceleyerek Konsey’e görüş bildirmek ve AB adına ticaret antlaşmaları konusunda üçüncü ülkelerle müzakere yapmak. 28 üyesi olan komisyon, haftada bir kez toplanmaktadır. Kararlar oyçokluğu ile alınmaktadır. Komisyon Başkan Yardımcısı olan Dış İlişkiler ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi de bu üyeler arasındadır. Komisyon üyeleri AP tarafından onaylanmalıdır. Komisyon üyeleri AP’ye karşı sorumludurlar ve 2/3 çoğunlukla istifaya zorlanabilirler. Komiserlerin görev süresi 5 yıldır. Komisyon içerisinde sayısı 36’yı bulan Genel Müdürlükleri (Direction Générale) yönetmektedirler. Komisyon bünyesinde ayrıca Eurostat, Hukuk Servisi vs. gibi birçok birim bulunmaktadır.

D-) Avrupa Birliği Adalet Divanı: Merkezi Lüksemburg’da bulunan AB’nin en yüksek yetkili hukuki kurumudur. Adalet Divanı, Genel Mahkeme ve Uzmanlık Mahkemeleri gibi 3 farklı mahkemeden oluşmaktadır. 28 hâkimden oluşur ve hâkimlerin görev süreleri 6 yıldır. Kararlar oyçokluğu ile alınmaktadır. Kararlarına uyulması zorunludur ve tüm AB için kararlar bağlayıcıdır.

E-) Avrupa Sayıştayı: Merkezi Lüksemburg’da bulunan Sayıştay, 22 Temmuz 1975 tarihli Brüksel Anlaşması ile oluşturulmuştur. Sayıştay’ın her bir üye ülkeden birer olmak üzere toplam 28 üyesi vardır. Bu üyeler AP’nin de görüşü alındıktan sonra Zirve tarafından 6 yıllığına atanmaktadır. Sayıştay, AB’nin gelir ve harcamalarının mevzuata uygun olarak yapılıp yapılmadığını denetlemekle görevlidir.

F-) Avrupa Merkez Bankası: Avronun ve AB ortak para politikasının yönetiminden sorumlu olan AMB, 2009 Lizbon Antlaşması ile AB’nin bir kurumu hüviyetini kazanmıştır. AMB, Almanya Merkez Bankası modeli esas alınarak oluşturulmuştur. Yeri Frankfurt’tadır. Banka yönetimi; Yönetim Komitesi ve Yönetim Konseyi’nden oluşmaktadır. Yönetim Komitesi’nde; Başkan, Başkan Yardımcısı ve 4 Yönetim Kurulu üyesi olmak üzere toplam 6 kişi bulunmaktadır. Yönetim Konseyi ise, ulusal parası ortak paraya endekslenmiş olan üye ülkelerin merkez bankalarının guvernörlerinden oluşmaktadır. Banka kararlarını üye ülke hükümetlerinden ve diğer organlarından bağımsız olarak almaktadır. Avro kullanan ülke sayısı 2017 itibariyle 20’dir (Almanya, Avusturya, Belçika, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İrlanda, İspanya, İtalya, Kıbrıs, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Portekiz, Slovakya, Slovenya ve Yunanistan).

 

4. AB’ye Yeni Üye Adayları

Tam 27 üye devleti bulunan AB’ye (Almanya, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Çekya, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Kıbrıs (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi/Kesimi), Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Malta, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya ve Yunanistan) yeni tam üyelik anlamında aday 8 farklı ülke bulunmaktadır. Bu ülkeler; Arnavutluk (2014), Bosna Hersek (2022), Karadağ (2010), Kuzey Makedonya (2005), Moldova (2022), Sırbistan (2012), Türkiye (1999) ve Ukrayna’dır (2022). Bu ülkelerden Türkiye ve Ukrayna’nın tam üyelikleri, çeşitli sorunlar nedeniyle kısa ve orta vadede pek mümkün gözükmese de, diğer devletlerin, özellikle coğrafi ve demografik açıdan küçük ve Brüksel tarafından sindirilmesi kolay ülkelerin Birliğe üye yapılmaları gayet gerçekçi bir hedeftir.

Resmi olarak AB tam üyeliğine aday kabul edilen bu 8 ülke dışında, AB açısından 2 tane de potansiyel aday ülke bulunmaktadır. Bunlar; Gürcistan ve Kosova’dır. Güney Kafkasya’da bulunan Gürcistan’ın 3 Mart 2022’de yaptığı üyelik başvurusuna ilişkin Komisyon görüşü 17 Haziran’da açıklanmıştır. Komisyon görüşünde, Gürcistan’a gerekli şartların yerine getirilmesi sonrası adaylık statüsü verilmesi tavsiye edilmiştir. 23-24 Haziran 2022 tarihli AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde de Gürcistan’a Komisyon görüşünde belirtilen şartlar yerine getirildiğinde aday ülke statüsü verilmeye hazır olunduğu ifade edilmiştir. AB’nin mevcut Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Gürcistan’ın adalet, seçim sistemi, basın özgürlüğü ve oligarklarla mücadele gibi konularda atılım yapması halinde AB üyeliğinin gerçekleşebileceğini vurgulamıştır. Gürcistan’ın üyeliği, eğer gerçekleşirse, kesinlikle tarihi bir adım olacaktır. Zira bu şekilde, AB’nin coğrafi sınırlamalar yerine değerler/ilkeler üzerinden oluşan Birlik olduğu tescil edilecek ve AB’nin gücü Kafkasya’ya kadar erişecektir. Ayrıca bu şekilde Türkiye’nin de üyeliğine coğrafi nedenlerle karşı çıkılmasına ilişkin görüşler kadük hale gelecektir.

 

5. AB Üyesi Ülkelerde Güçlenen Aşırı Sağ ve Avrupa-Şüpheci (Eurosceptic) Hareketler

Büyük bir başarı hikâyesi olan ve üye her devleti ileriye götüren AB projesi, buna karşın çeşitli sebeplerle Avrupa halkları ve özellikle popülist sağ siyasetçiler tarafından eleştirilmektedir. Bu noktada, geçmişte AB’nin demokratik açıkları temel mesele iken, günümüzde Brüksel’in egemenlik yetkilerini elinde toplaması ve bazı konularda ulusal hükümetleri güçsüz düşürmesi temel eleştiri konusu olmaktadır. Yine kayıt dışı göçle mücadele, ekonomik sorunlar, ortak dış ve savunma politikası belirlenmesinde yaşanan zorluklar -ki bunun son örneği İrlanda ve İspanya’nın aykırı bir duruş sergilediği Hamas-İsrail Savaşı olmuştur- ve AB’nin aşırı bürokratik yapısı gibi konular da sıklıkla siyasetçiler ve halkların eleştirilerine neden olmaktadır. Elbette bu eleştirilerde haklılık payı olabilir; ayrıca bunları demokratik rejim içerisinde AB’nin eksiklikleri gidermek için yapılmış iyi niyetli eleştiriler olarak değerlendirmek de mümkündür. Nitekim AB’nin gelişim süreci incelendiğinde, yapılan eleştirilerden dersler çıkarıldığı ve hep ileriye gidildiği görülecektir.

Ancak Avrupa aşırı sağı için bunu söylemek pek de mümkün değildir. AB’nin her türlü imkânından yararlanan ve hatta Avrupa Parlamentosu içerisinde Kimlik ve Demokrasi (Identity and Democracy-ID) adıyla bir grup kuran aşırı sağcılar, adeta AB’yi içeriden yıkmaya çalışan iç düşman görünümündedirler. İtalya’nın Kardeşleri partisi ile aşırı sağcı Giorgia Meloni’nin AB’nin merkezi ülkelerinden birisi olan İtalya’da iktidara gelmesi ve son olarak Hollanda’da Geert Wilders’ın Özgürlük Partisi ile kazandığı zaferle yeniden gündeme gelen Avrupa aşırı sağı, AB’nin geleceği adına en tehlikeli yapıdır. Öyle ki, bir gün AB yıkılırsa, bunu Rusya, ABD, Birleşik Krallık veya göçmen krizi değil, muhtemelen Avrupa aşırı sağı yapacaktır. Geçmişte 2005 yılında AB anayasasının Fransa ve Hollanda’da reddedilmesi gibi durumlarda da hissedilen Avrupa halkları nezdinde artan hoşnutsuzluk, merkez siyaset tarafından doğru idare edilemezse, kolaylıkla aşırı sağ tepkiye yönelebilmektedir. Bu nedenle, Avrupalı siyasal ve ekonomik elitlerin dış politika, ekonomi yönetimi ve siyasal söylemlerinde akılcı ve iyi bir performans göstermeleri gerekmektedir. Bu bağlamda, iktidara gelen aşırı sağcı parti ve liderlerin başarısız kılınması ve iktidardayken toplumsal tabanlarının eritilmesi, yine benzer şekilde özellikle Almanya ve Fransa gibi merkezi ülkelerde aşırı sağ lider ve hareketlerin önlerinin tıkanması şarttır. Fransa’da ikinci Emmanuel Macron dönemi sonrasında Marine Le Pen ve partisinin (RN) ve Almanya’da Almanya İçin Alternatif partisinin (AfD) yüksek oy potansiyelleri, Brüksel’in geleceği adına ciddi risklerdir. AB’nin ve özellikle Birliğin tandemi olan Fransa ile Almanya’nın bu konularda stratejik, koordineli ve akılcı hareket etmeleri şarttır.

 

6. AB’ye Yönelik Dış Meydan Okumalar

Günümüzde AB’ye yönelik meydan okumalar çok farklı ülke ve kanallardan yükselmektedir. Bunlardan en açık ve belirgin olan Rusya’nın AB’ye karşıt tavrıdır. Rusya, AB’nin ulus-devlet yapısını baltalayan ulus-üstü yapısı ve yine AB üyesi ülkelerin yükselen ekonomik ve demokratik performanslarını kendi “yakın çevre“sinde hâkimiyetini devam ettirebilmesi adına tehdit olarak değerlendirmektedir. Otoriter bir rejim olan Rusya, Türkiye, Ukrayna ve Gürcistan’ın AB üyeliklerine karşıdır. Hatta Rusya, Sırbistan, Karadağ ve Moldova’nın üyeliklerine de sıcak bakmamaktadır. Bu bağlamda, Rusya, Avrupa’da aşırı sağ parti ve liderlere açık ve gizli destek sağlamaktadır. Bunlardan özellikle Marine Le Pen’in Rusya’dan aldığı finansal destek, geçmişte Macron ile Le Pen arasında yaşanan siyasi tartışmalarda da gündeme gelmiş ve ispatlanmış bir konudur. Neticede, Moskova, AB’nin derinleşmesini ve genişlemesini istememekte ve kendi çevresindeki ülkelerin AB üyesi olmalarını engellemek için her türlü meşru ve kayıt dışı yöntemi kullanmaktadır. Aslında tüm Ukrayna işgali süreci bile, Kiev’in AB’ye ve NATO’ya yönelimini engellemek/durdurmak için başlatılmıştır. Bu bağlamda, AB için Rusya’nın gücünün kırılması ve Moskova’nın zayıflatılması faydalı bir siyasi hedeftir. Tam da bu nedenle, AB üyesi ülkeler, Ukrayna’ya maddi-manevi büyük destek sağlamaktadırlar.

AB karşıtlığı konusunda bir diğer etkili ülke de ABD’dir. Aslında kuruluş döneminde Avrupa entegrasyonuna açık destek veren ve hatta bunun hayata geçmesini sağlayan ABD’de, özellikle sağcı/güvenlikçi çevreler, AB’nin -NATO’ya alternatif- kendi ordusunu (Avrupa Ordusu) kurmuş, siyasi bütünlüğünü sağlayarak diplomasi ve ekonomide ABD’ye rakip hale gelen güçlü bir Birlik olmasına karşıdırlar. Cumhuriyetçi Parti yönetimleri ve Cumhuriyetçi Başkanlar bu konuda daha açık ve netken, Demokratların tutumu daha ikircikli ve Brüksel’e yakındır. Bu bağlamda, AB, Amerikan seçimlerinde de Demokrat adaylara destek olmalı ve onların seçilmelerini sağlamalıdır. Avrupa bütünleşmesinin ABD’ye alternatif olmayacağı ve ABD’nin Asya-Pasifik ve Kuzey-Orta-Güney Amerika kıtalarında daha etkili olacağı, AB’nin ise temelde Avrupa eksenli ve Avrupa’nın yakın coğrafyasında etkili olacağı bir jeopolitik düzlemde, ABD-AB ilişkileri, gayet mümkündür ki, olumlu şekilde gelişebilir.

AB karşıtlığı konusunda bir diğer potansiyel ülke de Brexit ile AB’den ayrıldıktan sonra Brüksel’e yönelik tavrı değişmeye başlayan Birleşik Krallık’tır. Aslında şu ana kadar bu konuda ne Londra, ne de Brüksel kaynaklı açık bir düşmanlık görülmese de, Kuzey İrlanda ve İskoçya’daki AB yanlısı ayrılıkçı akımların da etkisiyle, Londra, zaman içerisinde AB karşıtı akımları destekleyen aşırı milliyetçi bir çizgiye kayabilir. Bu nedenle, AB’nin Birleşik Krallık ile ilişkilerini iyi tutması, ABD ile birlikte Birleşik Krallık’ta da federalizm karşıtı radikal milliyetçilerin iktidara ulaşmasını engellemeleri gerekmektedir. Bir diğer ihtimal de Birleşik Krallık’ın yeniden Birliğe dahil edilmesidir ki, bu konuda adadaki iki büyük partiden henüz cesur bir çıkış ve somut politika önerisi gelmemektedir.

AB karşıtlığı konusunda bir diğer potansiyel tehlike ise Türkiye’dir. AB tam üyesi adayı olan ve aslında üyelik müzakereleri fiilen donmasına karşın halen devam eden Türkiye, kapısına kadar geldiği Birliğe dahil edilmemesi, Birlik içerisinden kendisine yönelik tepkiler ve Kıbrıs Sorunu’nda kendi isteklerinin görmezden gelinmesi gibi sebeplerle, AB karşıtı akımlara stratejik destek verme potansiyeline sahiptir. Şimdiye kadar devlet düzeyinde somut ve bütüncül bir politika geliştirilmese de, Rusya ile yakın ilişkileri giderek artan Ankara, zamanla böyle bir dış politika anlayışına yanaşabilir. Nitekim Türkiye ve Kuzey Kıbrıs merkezli aşırı milliyetçilerde AB karşıtlığı daha şimdiden oldukça güçlüdür ve Avrupa’daki aşırı sağ hareketlerle çeşitli düzeylerde temaslar da kurulmuştur. AB, Türkiye’nin üyeliği veya AB ile ilişkileri konusuna netlik kazandırarak, yine Kıbrıs konusunda çözüme yönelik farklı politikalar geliştirerek, Ankara’nın kendi karşısına geçmesine mani olmalıdır.

 

7. Bundan Sonra Ne Yapmalı?

AB’nin iddiasını, gelişimini ve derinleşmesi ile genişlemesini sürdürmek adına yeni bir başarı hikâyesine ihtiyacı bulunmaktadır. Bunun için ise, Balkanlar’daki yeni ve görece küçük ülkelerin Birliğe hızlı bir şekilde entegre edilmeleri iyi bir başlangıç olabilir. Mevcut ülkelerdeki ekonomik, siyasi ve toplumsal sorunların çözülmesi de kuşkusuz Brüksel adına elzem bir durumdur. Bu bağlamda, özellikle aşırı sağ hükümetlerin başarısız kılınması ve merkez sol ile merkez sağ iktidarların desteklenmesi şarttır.

AB’nin en büyük şansı ise, kendisinden uzaklaşan veya Birlik’ten çıkan ülkelerin yaşadığı zorluklardır. Somut örnek vermek gerekirse, AB üyeliği umudu sayesinde 2000’lerde demokrasisi ve ekonomisi çok hızlı şekilde gelişen Türkiye, üyelik perspektifinin azalmasıyla birlikte günümüzde ekonomik ve demokratik açıdan çok geriye düşmüştür. Öyle ki, son yıllarda sosyoekonomik koşulları bozulan Türkiye’den Avrupa’ya iyi eğitimli genç işgücü akışı hızlanmıştır. Sadece 2019-2021 döneminde, üç seneden kısa sürede, Türkiye’den 300 bine yakın genç kişi yurt dışına -genellikle de Avrupa ülkelerine- göç etmiştir. Özellikle yaşam standartlarının enflasyon nedeniyle çok olumsuz hale geldiği büyükşehirlerdeki genç nüfusunu kaybeden Türkiye’nin, kötü ekonomik performans nedeniyle, ilerleyen yıllarda daha da yoğun göç vermesi olasıdır. Türkiye’nin demokratik ve ekonomik gerilemesi, Avrupa halkları adına da kuşkusuz çok iyi bir örnek teşkil etmektedir ve halkların Birliğe sımsıkı sarılmasına yol açmaktadır.

Bu konuda bir diğer örnek de Brexit ile AB ile yollarını ayıran Birleşik Krallık’tır. Kuşkusuz, demokrasinin beşiği olan Birleşik Krallık AB’den ayrıldığı için bir anda demokrasisi gerilememiş, ya da ekonomisi çökmemiştir. Hatta pandemi sonrasında ada ekonomisi verilerinin pozitife döndüğü bile söylenebilir. Ancak başta Britanya halkları olmak üzere herkes çok net anlamıştır ki, Birleşik Krallık’ın sorunlarının kaynağı AB üyeliği değildir ve sorunlar da AB’den ayrıldıktan sonra azalmamış, tam tersine, Kuzey İrlanda ve İskoçya’da daha da derinleşmiştir. Bu bağlamda, Birleşik Krallık’ın bir noktada yeniden Birliğe dönüşünün sağlanması AB adına önemli bir kazanım olacaktır.

AB, gücünü koruyabilmek ve geliştirmek adına, diplomasi, ekonomik güç ve diğer yumuşak güç unsurları ile kendisini ispat etmelidir. Bu bağlamda, yeni bazı üyelikler dışında, Kıbrıs Sorunu’nun çözümü de çok doğru ve yerinde bir adım olabilir. Elbette, egemen iki devletin eşitlik temelinde birleşimine dayalı gevşek bir federasyonla kurulacak olan Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumları her açıdan daha ileri götürdüğünde, Brüksel’in başarısı bir kez daha tescil edilecek ve taçlanacaktır. Bu, AB’nin kolaylıkla başarabileceği gerçekçi bir hedeftir. Ancak AB’nin, adanın her iki yakasında da uluslararası hukuk parametrelerine uygun şekilde birleşmeye engel olan radikal unsurları pasifize etmesi şarttır. Çözüm adına, Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık gibi garantör ülkelerin de istekleri dikkate alınmalı ve herkesi memnun edecek özel bir statü üzerinde çalışılmalıdır. Devletlerin güvenlik endişeleri giderilir ve ekonomik menfaatleri arttırılırsa, Kıbrıs’ta çözüm hiç de hayali bir senaryo değildir; tam tersine, gerçekleştirilmesi en kolay barış sürecidir. Zira iki toplum arasında nefrete dayalı ilişkiler artık çok geride kalmış ve adanın her iki yakasında da demokratik, özgür ve medeni siyasal düzenler inşa edilebilmiştir. Bu tarz toplumların bir arada yaşamaları ise gayet kolaydır; sadece radikal grupların temizlenmesi yeterlidir. Diğer tüm etkenler sağlandığında/ikna edildiğinde, barışa engel olması muhtemel tekil bir gücün muhalefet imkânı da kalmayacak ve çözüm gerçekleşebilecektir. Bu konuda ciddi girişimler yapılırsa, konunun uzmanları tarafından daha detaylı ve somut barış planları da ilerleyen günlerde rahatlıkla hazırlanabilir.

AB, Kıbrıs Sorunu’nda çözüm girişimleri dışında, Türkiye ile ilişkileri de düzenleyerek, bu konuda bir istikrar sağlayabilir. Türkiye, tüm sorunlarına rağmen çok önemli bir potansiyel üye ülkedir ve Avrupa güvenliğinde halihazırda önemli roller üstlenmektedir. Bu nedenle, böyle bir ülkeyi karşı kampa kaptırmamak; ya tam üyelik yolunu yeniden açarak, ya da özel bir statüyü kabul ettirerek Birliğin dışından birçok Birlik imkânına sahip olmasını sağlayarak, Ankara’yı yakında tutmak gerekmektedir. Şu da bir gerçektir ki, Türkiye’nin Batı blokundan ayrılmak ve karşı bir bloka geçmek düşüncesinin toplumsal temeli henüz güçlü değildir. Bu bağlamda, AB’nin vakit kaybetmeden Türkiye ile ilişkileri düzeltmek için bir yol haritası belirlemesi gerekmektedir. Türkiye’nin siyasi ve ekonomik açmazında kendisine uzatılacak yardım eli de, kuşkusuz, AB’nin halk nezdindeki prestijini arttıracaktır.

 

Sonuç

Sonuç olarak, 20. yüzyılın en büyük başarı hikâyesi olan AB’nin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi dünya barışı, liberal değerler ve küresel ekonomi adına da çok faydalı olacaktır. Fransız Devrimi sonrasında dünyaya yayılan milliyetçilikler çağı, dünyayı iki büyük dünya savaşına sürüklemiş ve büyük insani trajedilere (Holokost vs.) yol açmıştır. Avrupa entegrasyonu düzeni ve AB projesi ise, Avrupa’yı ve hatta tüm dünyayı daha özgür, daha kardeşçe yaşayan, daha piyasacı ve daha az tehlikeli hale getirmektedir. Durum bu kadar net ortada olduğu halde AB projesine destek vermemek ise, ancak ideolojik fanatizm, kıskançlık veya AB karşıtı güçlere tetikçilik yapmak şeklinde açıklanabilir. Bu nedenle, AB’nin iyi bir liderliğe ve yönetime ihtiyacı vardır ve bu sağlandığı anda, Birliğin yeniden gelişim ve güçlenme süreci başlayacaktır.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.