IRAK İŞGALİNİN 21 KARANLIK YILI

upa-admin 20 Mart 2024 238 Okunma 0
IRAK İŞGALİNİN 21 KARANLIK YILI

Takvimler 20 Aralık 2003’ü gösterdiğinde, dünyanın gözleri önünde, verili zemindeki uluslararası hukuk kurallarını göz göre göre yok sayan ve aylar öncesinde yerküreye ilan eden bir pervasızlıkla, ABD, Irak’ı işgal etmeye başladı. Hikâyenin bir önceki versiyonu, 1991’de gerçekleşmişti. 2 Ağustos 1990’da, Irak lideri Saddam Hüseyin’in emriyle Kuveyt işgal edilince, ABD’nin başındaki bir koalisyon, ABD başkanı baba Bush’un ifadesiyle, öncelikle “yeni dünya düzeni”ne adını veren bir söylem seçti ve Irak, Kuveyt’ten çıkması için uyarıldı. Bu uyarılardan sonuç alınamayınca, Irak’a ilk askeri müdahale, BM Güvenlik Konseyi’nin kararının ardından, Şubat 1991’de “yerine getirildi”. Bu müdahaleyle sadece Irak Kuveyt’ten çıkarılmadı; Saddam’a bağlı kuvvetler, ABD müdahalesinde iş birliği yapan Barzani ve Talabani güçlerine karşı operasyona başlayınca, Irak’ta çoğunluğu Kürt olan sığınmacılar (yaklaşık 500 bin kişi) Türkiye’ye sığındı. Türkiye BM Güvenlik Konseyi’nden yardım isteyince, öncelikle 36. paralelin üstü, Irak’a “uçuşa yasak bölge” haline getirildi. Bu yasak ardından 32. paralelin altına genişletildi. Böylece, Saddam rejimi, 1991-2003 arasında, Bağdat ve çevresiyle otoritesi sınırlı bir çerçeveye dönüştü. 36. paralelin üstünün “güvenliği”, İncirlik üssünde konuşlanan, uluslararası askeri güç-Çekiç Güç’e verildi. Çekiç Güç’ün, 1992’de Türkiye sınırları içinde, Cudi Dağı zirvesinde, PKK terör örgütüne attığı “yardım paketleri”, dün gibi hatırdadır. 1991’deki kara harekâtından sonra, paraleller arasındaki Irak’ta, kuzeyde Sünni Kürt, güneyde Şii Arap bölgesi olgunlaştırıldı. Türkiye’ye yönelik PKK terör örgütü saldırıları, 1992’de neredeyse Şırnak’ı hedef alarak, bölük düzeyine ulaştı, Türk Silahlı Kuvvetleri, NATO doktrinlerindeki tümen sistemlerinin merkeze alınması uygulamasını hızlandırdı, mobilize birlikler kuruldu ve bugün terörle mücadele edebilen müstesna düzenli ordulardan biri olarak, kendisini ortaya koydu.

Irak özelinde, 1992’de kuzeyde Kürt Parlamentosu kuruldu ve Kürt dinarı para birimi olarak kabul edildi. Saddam yıkılana dek, sınır ötesi operasyonlar, Türkiye tarafından ifade edilirken, terör örgütü ve örgütlerinin eylemlerinin geometrik olarak artması, ABD vesayetindeki otorite boşluğu sayesinde ete kemiğe büründü. 2003’teki ABD müdahalesi ise, tahrip edilmiş BM düzenini de aşarak, BM Güvenlik Konseyi kararına gereksinim duyulmadan gündeme geldi. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra, ABD açısından “tek kutuplu dünya düzeni”nde, asimetrik bir savaş başlatıldı. Oğul Bush’un “ya bizden yanasınız, ya da teröristlerden” sözünden de anlaşılacağı gibi, asimetrik mücadelenin ilk aşaması, Afganistan’da, 11 Eylül’ün sorumlusu El Kaide terörünü himaye eden Taliban rejimine karşı ortaya konuldu. 20 yıl süren işgalin ardından, yönetim tekrar Taliban’a devredilerek, BM Güvenlik Konseyi’nin görevlendirmesiyle başlayan NATO operasyonu, “hayalet avcılığı” ile sona erdi. Irak’ta ise, 20 Mart 2003’te, 11 Eylül’e atıfla, “kitle imha silahları”nın varlığı savıyla, karadan, denizden, havadan işgal başlatıldı. ABD’nin o günkü doktrini, “önleyici savaş” veya “önleyici vuruş”tu. Herhangi bir uluslararası örgüt kararı ve uluslararası hukuk kuralı gözetilmeden, ileride tehdit oluşturabilecek bir devlet ya da terör örgütüne karşı, tek taraflı, ABD tarafından durumdan vazife çıkarılarak kendi kendine verilen yetki, zaten içeriği boşalmış uluslararası düzeni, daha da anlamsız hale getirdi.

Önce İngilizce yazılan, sonra Arapça ve Kürtçe’ye çevrilen Irak Anayasası, 2005’te zorlama bir referandumla, gevşek bir federasyon kurdu. 1930’larda Irak bağımsızlığını ilan ederken ifade ettiği Arap, Kürt ve Türkmenler asli unsurken, bu anayasada Türkmenler azınlık konumuna getirildi. Zaten ABD askeri operasyonlarıyla, Türkmen şehirleri, yaşanamaz hale getirilmişti. 4 idari unsur, başkent, bölgeler, yerel yönetimler ve merkezi olmayan iller kapsamında ele alınırken, bölgelerden sadece Kürt Bölgesel Yönetimi’ne atıf yapıldı. 2005 Irak Anayasası yazılırken Türkiye neredeydi? Şunu da soralım, Özal Cumhurbaşkanı olarak, neden Körfez Krizi’nin başlangıcında 1990 Ağustos ayında, “1 koyup 20 almaktan”, Irak’ı ABD ile birlikte işgal etmekten dem vuruyordu. Bu yüzden dönemin Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etmişti. Peki 20 Mart 2003, yani İkinci Körfez Savaşı öncesi, çiçeği burnundaki AK Parti iktidarı, neden 1 Mart tezkeresini TBMM’ye getirmişti? Bu vesileyle CHP eski Genel Başkanı merhum Deniz Baykal, dönemin CHP yönetimi, TBMM grubu ve tezkereye “hayır” diyen AK Parti milletvekillerini, hayırla yad ediyorum. Türkiye topraklarından bu işgal gerçekleşmiş olsaydı, anti-emperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla kurulan, Atatürk liderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti, bunu öncelikle Türk milletine anlatamazdı.

İki aşiret lideri”nden, Türk kırmızı pasaportundan, devlet sahibi olmaya yönlendirilen Barzani ve Talabani ikilisinden, Barzani, Irak anayasasına göre kurulan Kürt Bölgesel Yönetimi’nin hâkimi oldu. 2005 Irak Anayasası’nda, Şii Arap ve Sünni Kürt koalisyonu öngörülürken, Şii Araplar, Irak rejiminin fiili adresi haline geldi, İran’ın oksimoron bir biçimde, Irak topraklarındaki siyasi, kültürel nüfuzu arttı. Dengeleri iyice bozan, Suriye’deki “gecikmiş Arap Baharı” oldu. Esad rejiminden kaçan ve Türkiye başta olmak üzere, bölge ülkelere dağılan Sünni Arap sığınmacılar sayesinde, Suriye’nin kuzeyindeki demografik denge değişti. Stratejik göç mühendisliği ile, PKK/PYD terör yapılanması, Suriye’de terör devletçiği kurma düzeyine geldi. 2011-2016 arasındaki politikadan çark edilerek, 2016’dan itibaren Suriye’ye düzenlenen askeri operasyonlar, Türkiye’nin sınırları boyunca bir terör devletçiğinin tahkimini engellemese de, sınırın biraz daha derinliklerine kaydırdı.

20 Mart 2003 ABD’nin Irak işgali ve Mart 2011 Suriye olayları birlikte okunmalıdır. Merhum Başbakan Bülent Ecevit, 1990’da gazeteci sıfatıyla Saddam’la mülakata gittiğinde, neo-liberal yazar-çizer takımı, onu “çağdışılık“la suçlamıştı. Halbuki onun derdi, Irak’ın parçalanmasına yönelik formülleri engellemek, Türkiye’yi içine alacak bir girdabı, şimdiden öteleyebilmek idi. Ecevit’i de, 2002’de Başbakanken yaptığı ikazlarla birlikte, rahmetle anıyorum. O gün Saddam diktatördü, bugün de Esad diktatör. Ancak Suriye’nin parçalanması, IŞİD teröründen, PKK/PYD terörüne, öte yandan her tür kimliğin siyasallaşmasına uzanan, bölgeyi, klan, kabile devletçiklerine bölen bir “Büyük Ortadoğu” tasarımını çağrıştırıyor. O yüzden zaten istihbari bağlamda süren Esad yönetimi ile diyaloğun siyasal düzeyde de ilerlemesi gerekiyor.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın temaslarından sonra, Irak rejiminin PKK terörünü yasaklı kapsama alması, olası bir yaz operasyonunda iş birliği sinyali vermesi kayda değerdir. Bununla birlikte, kaybolan yıllar, terörün can aldığı on binlerce sivil, şehitlerimiz, Irak’ta katledilen milyonlar, keza Suriye’deki kaos, bütünleşik olarak iyi okunmalıdır. Türkiye, gerçekten de Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve devlet olarak kalmasını samimiyetle savunmaktadır. Bu coğrafyanın BOP, GOKAP gibi kan ve gözyaşı getiren çılgın planlara değil, Atatürk’ün öncülüğündeki anti-emperyalist ulusal kurtuluş azmi ve ulus devletlere ihtiyacı var. Öncelikle bizlerin anlaması ve unutmaması dileğiyle…

Doç. Dr. Deniz TANSİ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.