İran İslam Cumhuriyeti’nin Dini (Yüce) Lideri Ayetullah Seyid Ali Hamaney’e yönelik suikast, eğer İran’ın psikolojik, siyasi ve sosyal çöküşüne yol açacak şekilde tasarlanmışsa, pratikte ters etki yarattı. Tahran, Kum ve sonraki rotalar gibi yerlerde milyonlarca insanın cenazelere katıldığına dair raporlar, bu olayın İran’ın siyasi yapısının hemen zayıflamasına yol açmadığını, aynı zamanda ulusal bütünlük, dini kimlik ve siyasi direnişin bir sahnesi haline geldiğini gösterdi. Reuters, cenaze törenini “İran’ın ABD ve İsrail baskısına karşı direnişinin bir göstergesi” olarak nitelendirdi ve bunun yeni bir bölgesel düzenin oluşumunun bir parçası olarak değerlendirildiğini belirtti.
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in bu hesaplamada yaptıkları temel hata, İran’ın siyasi-dini liderliğini bireye indirgemekti. İdeolojik sistemlerde, özellikle dini veya devrimci destekle olanlarda, Yüce (Dini) Lider’in fiziksel olarak ortadan kaldırılması mutlaka meşruiyetin kaybına veya sistemin çöküşüne yol açmaz. Aksine, böyle bir hamle Yüce Lider’i siyasi bir aktörden tarihsel bir direniş sembolüne dönüştürebilir. Max Weber’in siyasi sosyolojisi açısından siyasal meşruiyet, a-) geleneksel, b-) karizmatik ve c-) yasal-akılcı (seçim temelli) olmak üzere üç temel unsura dayanabilir. İran örneğinde, bu üç kaynak bir ölçüde iç içe geçmiştir: Şii geleneği, devrimci liderliğin karizması ve İslam Cumhuriyeti’nin hukuki ve demokratik alt yapısı.
Bu açıdan bakıldığında, milyonluk cenaze töreni sadece bir yas ritüeli değil, sokaklarda yaşanan sembolik bir plebisit niteliğindeydi. Motivasyonları farklı olsa bile, büyük katılım, İran’da toplum, dini kimlik ve devlet arasındaki bağlantının hâlâ son derece güçlü olduğunu dünyaya gösterdi. The Guardian, ayrıca milyonlarca insanın Tahran’da olduğunu ve törenin ulusal dayanıklılık ile dış baskıya karşı muhalefetin bir gösterisine dönüştüğünü bildirdi.
Bu olayın ABD ve İsrail için uluslararası sonuçları ağırdır. Birincisi, Müslüman dünyanın büyük bir kısmında ve Küresel Güney’de bu ülkelerin kamuoyu imajını daha da zedeledi; çünkü İran’ın muhalifleri için bile dini-siyasi bir liderin suikastı uluslararası siyasetin geleneksel kurallarının ihlali olarak görülebilir. İkincisi, İran’ın kendini izole bir aktör olarak değil, saldırganlığın kurbanı olarak konumlandırmasına ve yabancı egemenliğe karşı direnişin sembolünü yeniden tanımlamasına olanak tanıdı. Üçüncüsü, Washington ve Tel Aviv’in bölgedeki bazı hükümetler üzerinde uyguladığı baskının siyasi maliyeti arttı.
Olaydan sonraki günlerde, birçok uluslararası analist, gazeteci ve araştırmacı olayın sonuçlarını farklı açılardan inceledi. Robert Fantina, İran’ın Dini Lideri’nin terörle katledilmesinin sadece İslam Cumhuriyeti’ni zayıflatmakla kalmadığını, aynı zamanda Batı’yı küresel kamuoyu önünde siyasi terör kullanımının meşruiyeti konusunda ciddi sorularla karşı karşıya bıraktığını savundu. Benzer anlatılarda, İran İslam Cumhuriyeti’nin politikalarının, İran’ın yabancı müdahale ve bağımsızlık savunması tarihsel deneyimine dayanarak şekillendiği vurgulandı; bu durum görmezden gelindiğinde, ABD ve İsrail’in hesaplamalarında hatalara yol açmıştır.
Yayınlanan anlatılarda, ayrıca, ABD hükümetinin İran Devrim Muhafızları Birliği’nin (IRGC) kapasitesini ve daha da önemlisi İran toplumunun büyük bir kısmının ulusal bağımsızlık kavramına duygusal ve tarihsel bağını hafife aldığı söylenmektedir. Yani ABD-İsrail ikilisinin yaptığı temel hata, İran’ın askeri kapasitesini yanlış hesaplamak değil, bu ülkenin güçlü sosyal ve kültürel sermayesini görmezden gelmekti.
Reuters ve Financial Times gibi bazı önemli uluslararası basın kuruluşlarının raporları, cenazenin yalnızca ulusal bir ritüel değil, ABD ile İsrail’e yönelik siyasi bir mesaj da olduğunu öne sürdü. Bu anlatılarda, büyük katılım devam eden iç uyumun bir göstergesi ve İran’ın siyasi ya da sosyal çöküşüne yol açması beklenen stratejik bir başarısızlığın işareti olarak görüldü.
Bu bağlamda, Robert Pipe’ın analizi dikkat çekiyor. Pipe, belirleyici değişimin sadece askeri arenada veya Hürmüz Boğazı’nda değil, aynı zamanda cenazeye katılan “büyük nüfus denizinde” de olduğunu vurgular. Bu açıdan bakıldığında, İran’ın gerçek gücü, sadece askeri caydırıcılık değil, sosyal seferberlik ve ulusal dayanışma kapasitesinde yatmaktadır; bu da bölgesel ve uluslararası aktörlerin stratejik hesaplamalarını etkileyebilir.
Medya aktivisti Mario Noufel’in haberleri, Batı’nın İran toplumuna dair yaygın anlatısının sahadaki gerçeklerle örtüşüp örtüşmediğini sorgulamıştır. Bu tür tepkiler, cenaze görüntülerinin birçok yabancı gözlemcinin İran’ın iç bütünlüğünün kapsamına ilişkin bazı varsayımlarını yeniden gözden geçirmesine neden olduğunu gösteriyor.
Öte yandan, Yunan kökenli gazeteci Leonidas Vatikiodis ise İran-Irak Savaşı gazisiyle yaptığı konuşmayı anlatıyor ve tarihsel hafıza, savaş deneyimi ile ülkenin kaderine karşı sorumluluk duygusu arasındaki bağlantıyı yansıtıyor. Bu tür anlatılar, İran toplumunun bir kesimi için Yüce Lider’in cenazesinin yalnızca dini veya siyasi bir tören olmadığını, aynı zamanda tarihsel yabancı tehditlere karşı direniş anlatısının devamı olduğunu gösteriyor. India Today ağının muhabiri, ayrıca cenaze törenini Şii direniş kültürünün bir yansıması ve Aşura’nın mesajının devamı olarak tanımladı; bu anlatı, birçok gözlemcinin gözünde dini kavramların kritik anlarda siyasi ve sosyal sermayeye nasıl dönüştürülebileceğini gösteriyor.
Ayrıca, Ashok Swain, Ayetullah Hamaney’nin cenazesindeki milyonlarca İranlının analizinde, Dini Lider’in terörle şehit edilmesinin rejimi zayıflatmakla kalmadığını, aynı zamanda iç bütünlüğünü ve meşruiyetini arttırdığını belirtmektedir. Bu değerlendirme hakkında farklı görüşler olsa da, siyasi meşruiyet teorileri açısından bu olasılık incelenebilir.
Max Weber, meşruiyetin (otorite) üç ana kaynaktan kaynaklandığını düşünür: geleneksel meşruiyet, karizmatik meşruiyet ve hukuki-akılcı meşruiyet. İran İslam Cumhuriyeti’nde bu üç unsur büyük ölçüde iç içe geçmiştir. Bir ideolojik sistemin lideri yabancı eylemler sonucunda öldürüldüğünde, kişiliği siyasi bir yetkiliden tarihsel bir direniş sembolüne dönüşebilir. Böyle bir durumda, cenaze gibi kamusal ritüeller sadece yas ritüelleri değildir; siyasi meşruiyet ve kolektif kimliğin yeniden üretilmesine katkıda bulunur.
David Easton’ın teorisi açısından meşruiyet sadece vatandaşların günlük tatminine değil, aynı zamanda kriz zamanlarında toplumun “derin desteğine” de bağlıdır. Toplumun büyük bir kısmı dış tehditler karşısında siyasi sistem etrafında harekete geçirilirse, bu krizlerde kendini gösteren bir meşruiyet rezervinin işareti olabilir.
Dolayısıyla, suikast operasyonunun amacı İslam Cumhuriyeti’ni zayıflatmak, iç meşruiyetini azaltmak ve güç dengesini ABD ile İsrail lehine kaydırmaksa, yayımlanan raporlar ve analizler en azından sonucun bazı açılardan tam tersi olabileceği ihtimalini ortaya koymaktadır. Bütünlüğün çökmesi yerine, sosyal dayanışma güçlendi, sembolik sermayenin gerilemesi yerine direniş kavramı daha belirgin hale geldi ve pazarlık gücünün azalması yerine, İran kendini dünyanın kamuoyunun bir kısmı olarak sunması gereken bir ülke olarak konumlandırabildi. En ağır siyasi darbeden sonra bile, hâlâ sosyal seferberlik ve yönetimin sürekliliği kapasitesine sahip.
Bu eğilim uzun vadede devam ederse, Yüce Lider’in suikastı bir siyasi sistemin son noktası olarak değil, İslam Cumhuriyeti’nin meşruiyetinin, ulusal kimliğinin ve jeopolitik konumunun uluslararası sistemde yeniden tanımlanmasının yeni bir aşamasının başlangıcı olarak değerlendirilebilir.
Güç dengesi açısından asıl değişim sadece askeri alanda değil, aynı zamanda psikolojik, sosyal ve diplomatik alanlarda da yaşanıyor. İran’ın bu olaydan sonraki gücü, füzeler, Hürmüz Boğazı veya askeri güçle değil, toplumsal seferberlik ve anlam üretme kapasitesiyle ölçülür. Bir hükümet, böylesine ağır bir darbeden sonra sokakları kaos yerine bir uyum ortamına dönüştürebilirse, rakiplerine net bir mesaj gönderir: Dış baskı mutlaka iç çöküşe yol açmaz.
David Easton’ın teorisinde, siyasi meşruiyet sisteme “dağınık veya derin destek“in bir parçasıdır; yani kriz zamanlarında siyasi sistemi destekleyen bir güven, sadakat ve kabul deposudur. Bu tür destekler, eleştiri veya memnuniyetsizlik eksikliği anlamına gelmez, aksine toplumun kritik anlarda iç anlaşmazlıklar ile dış tehditler arasında ayrım yaptığını gösterir.
Buna göre, Ayetullah Hamaney’in cenazesine milyonlarca insanın katılımı, İran’ın uluslararası meşruiyetini arttırmaya yardımcı olabilir; bu, resmî Batı onayı yoluyla değil, hayatta kalma, bütünlük ve kimlik temsili kapasitesinin bir göstergesi olarak etkilidir. Küresel siyasette meşruiyet sadece uluslararası kuruluşlarda üretilmez; sokaklar, ritüeller, tarihsel hafıza ve direnme yeteneği de önemli meşruiyet kaynaklarıdır.
İran’ın kıyamet sonrası bakış açısı muhtemelen üç özellikle karakterize edilecek: daha dayanıklı bir dış politika, Batı ile daha sert pazarlık ve Müslüman dünyasında artan sembolik rol. Dini (Yüce) Lider’in suikastı, bir söylemin sona ermesi yerine, şehitlik, cenazeler ve ulusal direnişin jeopolitik varlıklar haline geldiği yeni bir aşamaya taşımış olabilir.
Sonuç olarak, ABD ve İsrail’in amacı güç dengesini İran’ın lehine kaydırmak ise, erken kanıtlar bunun kolayca tersine çevrilebileceğini gösteriyor. Bir karakteri oyundan çıkardılar ama bir toplumsal birlik sembolünü güçlendirdiler; güçlü askeri darbeler vurdular ama İran için siyasi, duygusal ve medeniyet temelli yeni bir sermaye yarattılar. Bu, İran siyasetindeki özgün anlamların etkisini görmezden gelmek demek…

Prof. Dr. Ghadir GOLKARIAN




























































