Suriye’de uzun yıllar boyunca devam eden iç savaşın ardından ortaya çıkan yeni siyasal yapı, ülkedeki devlet dışı silahlı aktörlerin geleceğini temel meselelerden biri hâline getirmiştir. Bu kapsamda Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) askerî varlığı ile Mazlum Abdi ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara arasındaki ilişki, ülkenin yeniden merkezî bir devlet çatısı altında birleştirilmesi bakımından özel önem taşımaktadır. Sürecin 25 Ağustos 2026’da SDG’nin bağımsız askerî yapı olarak feshedilmesiyle sonuçlanması, Suriye’deki güç dengelerinin yeniden şekillenmesinde tarihî bir dönüm noktasıdır. Bununla birlikte, yaşanan gelişmeyi yalnızca bir “silah bırakma” olarak değerlendirmek yeterli değildir. Esasen, burada söz konusu olan, devlet dışı bir silahlı örgütün askerî, idari ve ekonomik kapasitesinin Şam yönetiminin denetimi altına alınmasıdır.
Mazlum Abdi ile Ahmed Şara arasındaki ilişki, karşılıklı güvene dayanan bir siyasal ittifaktan çok, sahadaki şartların dayattığı pragmatik ve asimetrik bir uzlaşma niteliğindedir. Her iki aktör de farklı siyasal hedeflere sahip olmakla birlikte, çatışmanın sürdürülmesinin doğuracağı maliyetlerin müzakereden daha ağır olacağı sonucuna varmıştır. Şara yönetimi, ülkenin toprak bütünlüğünü ve merkezî devlet otoritesini yeniden tesis etmeyi amaçlarken, Abdi de, SDG’nin askerî varlığının sona ermesi karşılığında Kürt toplumunun siyasal, kültürel ve idari kazanımlarının mümkün olduğunca korunmasına çalışmıştır. Dolayısıyla, taraflar arasındaki ilişki ideolojik bir yakınlaşmadan ziyade, askerî gerçekliklerin siyasal bir anlaşmaya dönüştürülmesi olarak okunmalıdır. Ayrıca Abdi’nin Şara’nın danışmanlığına getirilmesi de bu bağı güçlendirmeye yönelik bir adımdır.
Sürecin temelini, 10 Mart 2025’te Ahmed Şara ile Mazlum Abdi arasında imzalanan 8 maddelik çerçeve anlaşma (10 Mart Mutabakatı) oluşturmuştur. Anlaşmada, bütün Suriyelilerin etnik ve dinî kimlikleri gözetilmeksizin siyasal süreçlere ve devlet kurumlarına katılması, Kürt toplumunun Suriye’nin asli unsurlarından biri olarak tanınması ve anayasal haklarının güvence altına alınması öngörülmüştür. Bunun karşılığında, kuzey ve doğu Suriye’de SDG kontrolünde bulunan sivil ve askerî kurumların, sınır kapılarının, havaalanlarının, petrol ve doğalgaz sahalarının Suriye devletinin yönetimine devredilmesi kararlaştırılmıştır. Anlaşma, ayrıca, ülkenin bölünmesine yönelik girişimlerin reddedilmesini ve çatışmaların sona erdirilmesini içermiştir. (Anlaşmanın tam çerçevesi buradan okunabilir)
Ancak anlaşmanın uygulanması başlangıçta oldukça yavaş ve sorunlu ilerlemiştir. Temel anlaşmazlık, SDG güçlerinin Suriye Ordusu’na hangi yöntemle katılacağı konusunda yaşanmıştır. Mazlum Abdi yönetimi, SDG birliklerinin kendi komuta yapılarını ve bölgesel bütünlüklerini belirli ölçüde koruyarak orduya katılmasını istemiştir. Şam yönetimi ise SDG’nin ayrı bir askerî blok hâlinde varlığını sürdürmesine karşı çıkarak, savaşçıların bireysel olarak Savunma ve İçişleri Bakanlıklarına bağlanmasını savunmuştur. Bu görüş ayrılığı, aslında daha kapsamlı bir siyasal tartışmanın yansımasıdır: Abdi ve Kürt yönetimi adem-i merkeziyetçi bir Suriye modeline sıcak yaklaşırken, Şara yönetimi de Türkiye’ye benzer şekilde güçlü bir merkezî devlet kurulmasını hedeflemiştir.
2025’in sonlarına kadar süren müzakerelere rağmen entegrasyonun tamamlanamaması, taraflar arasındaki askerî gerilimi yeniden arttırmıştır. Ekim 2025’te kapsamlı bir ateşkes konusunda uzlaşılmasına rağmen emir-komuta zinciri, yerel güvenlik birimlerinin durumu ve SDG’nin idari kurumlarının geleceği üzerindeki görüş ayrılıkları devam etmiştir. Ocak 2026’da Şam yönetimine bağlı güçlerin kuzeydoğu Suriye’de ilerlemesi ise güç dengesini önemli ölçüde değiştirmiştir. SDG’nin kontrol ettiği bazı bölgeleri kaybetmesi, Abdi yönetiminin müzakerelerdeki pazarlık gücünü sınırlandırmış ve entegrasyon sürecini hızlandırmıştır. Bunun ardından ateşkes, bireysel askerî entegrasyon ve stratejik bölgelerin devlet denetimine devredilmesine ilişkin yeni düzenlemeler kabul edilmiştir.
25 Ağustos 2026’da Mazlum Abdi tarafından SDG’nin bağımsız askerî güç olarak görevinin sona erdiğinin açıklanması, 17 aya yayılan sürecin en önemli sonucu olmuştur. SDG birlikleri dağıtılarak tamamen silahsızlandırılmak yerine Suriye ordusuna bağlı tugaylara dâhil edilmiştir. Bu nedenle, süreci klasik anlamda bir silahsızlanma, terhis ve topluma yeniden kazandırma programından ayırmak gerekir. SDG mensupları silahlı niteliklerini bütünüyle kaybetmemiş; fakat bağımsız bir örgüte değil, devletin resmî güvenlik yapılanmasına bağlanmıştır. Böylece silahların ve askerî personelin örgütsel aidiyeti değiştirilerek Şam’ın hukukî ve kurumsal otoritesi altına alınmıştır.
Ahmed Şara açısından bu gelişme birkaç önemli kazanım sağlamıştır. Öncelikle Şara, “devlet içerisinde devlet” niteliği taşıyan bağımsız bir askerî yapıyı ortadan kaldırarak meşru silahlı güç kullanma yetkisinin merkezî devlete ait olduğunu göstermiştir. İkinci olarak petrol ve doğalgaz sahaları, sınır kapıları, havaalanları, cezaevleri ve yerel idari kurumların Şam’ın kontrolüne geçmesi, yeni yönetimin ekonomik ve idari kapasitesini güçlendirmiştir. Üçüncü olarak, SDG ile uzlaşılması, Şara’nın uluslararası topluma Suriye’yi askerî çatışmadan ziyade müzakere ve kurumsal entegrasyon yoluyla birleştirebilen yetkin bir lider olduğu mesajını vermesine imkân tanımıştır. Bu durum, Suriye’nin dış dünyayla ilişkilerinin normalleştirilmesi ve ülkenin yeniden inşası açısından da önemlidir. Nitekim ABD tarafından yaptırımların kaldırılmasıyla Suriye’de uluslararası ekonomik sisteme entegrasyon dönemi başlamıştır.
Mazlum Abdi açısından ise anlaşma açık biçimde bir geri çekilme olmakla birlikte bütünüyle teslimiyet olarak değerlendirilmemelidir. Abdi, değişen askerî dengeleri ve Amerikan desteğinin geleceğine ilişkin belirsizlikleri dikkate alarak bağımsız askerî yapıyı korumanın sürdürülebilir olmadığı sonucuna varmıştır. Türkiye’nin SDG/YPG yapılanmasına yönelik güvenlik yaklaşımı ve yeni Suriye yönetimine verdiği destek de Abdi’nin hareket alanını daraltmıştır. Bu şartlar altında Abdi’nin temel stratejisi, askerî özerkliği siyasal ve anayasal güvencelere dönüştürmek olmuştur. Kürt kimliğinin tanınması, vatandaşlık sorunlarının giderilmesi, kültürel hakların genişletilmesi ve Kürtlerin devlet kurumlarına katılımının kabul edilmesi, bu stratejinin başlıca unsurlarıdır.
Türkiye’de PKK’nın silah bırakması ve örgütsel varlığını sona erdirmesine yönelik yürütülen süreç de Suriye’deki gelişmeler üzerinde etkili olmuştur. Ankara, PKK ile SDG/YPG arasında örgütsel ve ideolojik bağ bulunduğunu belirterek, SDG’nin ayrı bir askerî yapı olarak devam etmesini ulusal güvenlik tehdidi olarak değerlendirmiştir. Bu nedenle Türkiye, yalnızca SDG’nin Suriye Ordusu ile iş birliği yapmasını değil, örgütsel kimliğinin tamamen ortadan kalkmasını da talep etmiştir. SDG’nin feshedilmesi Ankara tarafından Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve bölgesel güvenliği güçlendiren önemli bir aşama olarak müspet karşılanmıştır. Bununla beraber, Türkiye’deki silah bırakma süreci ile Suriye’deki entegrasyon sürecinin hukukî ve siyasal bakımdan birbirinden farklı olduğu unutulmamalıdır. Suriye’de silahlı personel büyük ölçüde devlet ordusu bünyesine alınırken, Türkiye’deki süreç, PKK’nın örgütsel ve silahlı kapasitesinin tasfiyesini hedeflemektedir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin tutumu da Abdi–Şara uzlaşmasında belirleyici olmuştur. Washington, uzun yıllar boyunca IŞİD’le mücadelede SDG’yi temel kara gücü olarak desteklemiştir. Ancak yeni dönemde, Trump ABD’si, Suriye’nin merkezî kurumlar altında yeniden birleştirilmesine ve SDG’nin devlet yapısına entegre edilmesine ağırlık vermiştir. Amerikan desteğinin sınırsız olmadığı yönündeki işaretler, Mazlum Abdi’nin Şam ile anlaşmasını zorunlu hâle getiren başlıca faktörlerden biridir. ABD açısından kontrollü entegrasyon, hem SDG mensuplarının tamamen tasfiye edilmesini önlemekte, hem de IŞİD’in yeniden güçlenmesine yol açabilecek bir güvenlik boşluğu oluşması riskini azaltmaktadır.
Buna rağmen, SDG’nin feshedilmesi, Suriye’nin kuzeydoğusundaki bütün sorunların çözüldüğü anlamına gelmemektedir. En önemli mesele, Kürtlere verilen kültürel ve siyasal hakların kalıcı bir anayasal düzenlemeye dönüştürülüp dönüştürülmeyeceğidir. Yerel yönetimlerin sahip olacağı yetkiler, petrol gelirlerinin paylaşımı, entegre edilen askerî birliklerin gerçek emir-komuta ilişkileri ve kadın savaşçıların geleceği gibi konular henüz sürecin kırılgan başlıklarıdır. Şam yönetiminin aşırı merkeziyetçi bir politika izlemesi veya Kürtlerin kazanılmış haklarını sınırlandırması, yeni gerilimlere yol açabilir. Buna karşılık, eski SDG kadrolarının ordu içerisinde ayrı bir güç merkezi gibi hareket etmesi, merkezî yönetimin güvenlik kaygılarını da artırabilir.
Sonuç olarak, Mazlum Abdi ile Ahmed Şara arasındaki ilişki, bir dostluk veya ideolojik yakınlaşma değil, karşılıklı ihtiyaçların şekillendirdiği kontrollü bir güç uzlaşmasıdır. Şara, ülkenin askerî ve idari bütünlüğünü sağlayarak merkezî devletin egemenliğini genişletmiştir. Abdi ise bağımsız silahlı yapıdan vazgeçerken, Kürtlerin kimlik, temsil ve vatandaşlık haklarını yeni Suriye düzeni içinde güvence altına almaya çalışmıştır. Sürecin kalıcı bir barışa dönüşmesi, yalnızca SDG’nin feshedilmesine değil, Şam yönetiminin verdiği siyasal ve anayasal güvenceleri uygulamaya koymaya da bağlıdır. Başarılı olması hâlinde, bu anlaşma, Suriye’nin parçalı askerî yapıdan birleşik bir devlet düzenine geçişinin en önemli örneklerinden biri olabilir. Başarısız olması hâlinde ise, askerî entegrasyon, çözülmemiş etnik ve siyasal sorunların yalnızca geçici olarak üzerini örten bir düzenleme olarak kalacaktır. Ayrıca, bu süreç, Türkiye’deki “Terörsüz Türkiye” girişiminin de yalnızca yerel değil, bölgesel ciddi bir mimari çabasının ve yeni devlet aklının ürünü olduğu göstermekte ve içerideki demode eleştirileri -en azından şimdilik- geçersiz kılmaktadır. Son olarak, ABD’nin tavrı da, Trump yönetiminin Erdoğan yönetimi ve genel olarak Türkiye ile müttefiklik ruhuna uygun davrandığını göstermektedir.

Dr. Oğuzhan MANİOĞLU




























































