Giriş
Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin Falkland/Malvinas Adaları’nın geleceği için “Hong Kong benzeri bir çözüm modeli” önermesi, 1982’de Arjantin ile Birleşik Krallık (İngiltere) arasında savaşa neden olan egemenlik uyuşmazlığını yeniden uluslararası gündeme taşımıştır. Milei’nin açıklamaları, ilk bakışta Arjantin’in adaları yeniden ele geçirmek üzere harekete geçtiği izlenimini doğursa da, gerçekte Buenos Aires yönetiminin mevcut stratejisi doğrudan askerî müdahaleden çok diplomatik baskı, ekonomik yaptırım, enerji siyaseti ve uzun vadeli müzakereye dayanmaktadır.
Öncelikle önemli bir yanlış anlaşılmayı ortadan kaldırmak gerekir: Milei, Hong Kong’da herhangi bir faaliyette bulunmamakta veya Hong Kong’un mevcut yönetimine ilişkin bir girişimde bulunmamaktadır. Arjantin Devlet Başkanı, İngiltere’nin Hong Kong’u 1997’de Çin’e devretmesini Falkland Adaları’nın geleceği için örnek göstermektedir. Milei’ye göre, İngiltere ile Arjantin arasında uzun vadeli bir anlaşma yapılabilir; ada sakinlerinin yaşam biçimini, ekonomik haklarını ve belirli ölçüde özerkliğini koruyan bir geçiş döneminin ardından egemenlik Arjantin’e devredilebilir. Başka bir ifadeyle, Milei, adaların kısa vadede ve zor kullanılarak ele geçirilmesini değil, İngiltere’nin gelecekte gerçekleşecek bir egemenlik devrini bugünden kabul etmesini istemektedir.
“Hong Kong modeli” ne anlama geliyor?
Hong Kong, 19. yüzyılda İngiltere’nin kontrolüne girmiş, bölgenin önemli bir bölümü ise 1898’de Çin’den 99 yıllığına kiralanmıştı. İngiltere ile Çin arasında 1984’te imzalanan Çin–İngiliz Ortak Bildirisi uyarınca Hong Kong, 1 Temmuz 1997’de Çin’e devredildi. “Tek ülke, iki sistem” ilkesi kapsamında Hong Kong’un ekonomik ve idari düzeninin 50 yıl boyunca büyük ölçüde korunması öngörüldü.
Milei’nin Falkland Adaları için önerdiği yaklaşım da görünüşte buna benzemektedir: Egemenlik nihai olarak Arjantin’e geçecek, fakat ada halkı uzun bir süre kendi yönetim biçimini, ekonomik sistemini ve İngiltere ile olan kültürel bağlarını koruyacaktır. Böylece, Arjantin tarihsel egemenlik talebini gerçekleştirecek, İngiltere ise ada halkının haklarının korunmasını güvence altına alacaktır.
Ancak iki örnek arasında belirleyici farklılıklar bulunmaktadır. Hong Kong’un önemli bir kısmı süreli bir kira anlaşmasına dayanıyordu ve bu sürenin 1997’de sona ereceği önceden biliniyordu. Falkland Adaları için ise egemenliğin belirli bir tarihte Arjantin’e devredilmesini gerektiren benzer bir anlaşma bulunmamaktadır. İngiltere, adalar üzerindeki egemenliğini tartışmaya açmayı kabul etmemektedir. Arjantin ise adaları “işgal altında bulunan ulusal topraklar” şeklinde değerlendirmektedir.
İkinci önemli farklılık, Falkland Adaları’nda yaşayan halkın siyasal tercihidir. Mart 2013’te gerçekleştirilen referandumda seçmenlerin yüzde 99,8’i adaların Birleşik Krallık’a bağlı, kendi kendini yöneten bir denizaşırı toprak olarak kalması yönünde oy kullanmıştır. Londra yönetimi, bu sonucu halkların kendi kaderini tayin hakkının açık bir göstergesi olarak kabul etmektedir. Buenos Aires ise, ada halkını egemenlik uyuşmazlığında ayrı ve bağımsız bir taraf olarak tanımamakta, İngiltere tarafından yerleştirilen nüfusun Arjantin’in tarihsel ve coğrafi hak iddiasını ortadan kaldıramayacağını savunmaktadır.
Bu nedenle, Milei’nin önerisi teorik olarak bir uzlaşma modeli gibi görünse de, pratikte temel bir engelle karşılaşmaktadır: İngiltere, ada halkının rızası olmadan egemenlik devrini müzakere etmeyeceğini; ada halkı ise Arjantin yönetimine geçmek istemediğini açıklamaktadır.
Milei neden şimdi harekete geçti?
Milei’nin açıklamalarını yalnızca Arjantin’in tarihsel Malvinas politikasıyla açıklamak yeterli değildir. Bu çıkışın iç politika, enerji kaynakları, askerî kapasite ve ABD–İngiltere ilişkileri olmak üzere dört temel boyutu bulunmaktadır.
İlk olarak, Malvinas meselesi, Arjantin siyasetindeki ideolojik ayrımları aşan güçlü bir millî dava niteliğindedir. Sağ ve sol partiler ülkenin adalar üzerindeki egemenlik iddiasını büyük ölçüde desteklemektedir. Ekonomik reformlarının toplumsal maliyeti, siyasal tartışmalar ve yaklaşan seçim süreci dikkate alındığında Milei’nin Malvinas söylemini güçlendirmesi, toplumun farklı kesimlerini ortak bir milliyetçi hedef etrafında birleştirme arayışı olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle, açıklamalar dış politikaya olduğu kadar Arjantin iç kamuoyuna da yöneliktir.
İkinci olarak, adaların çevresindeki enerji kaynakları uyuşmazlığın ekonomik değerini arttırmaktadır. Kuzey Falkland Havzası’ndaki Sea Lion petrol sahasının geliştirilmesi, adaların ekonomik açıdan daha güçlü ve Londra’dan mali bakımdan daha bağımsız hâle gelmesine imkân sağlayabilir. Böyle bir gelişme, Arjantin’in gelecekte adalar üzerinde etkili olma ihtimalini daha da azaltacaktır. Bu nedenle, Buenos Aires yönetimi, egemenlik sorununu yalnızca bayrak ve tarih meselesi olarak değil, enerji kaynakları ve deniz yetki alanları üzerinden de değerlendirmektedir.
Milei, Arjantin’in izni olmadan bölgede petrol faaliyeti yürüten şirketlere uygulanan yaptırımların hızlandırılacağını açıklamıştır. Özellikle İsrail merkezli Navitas Petroleum ile İngiliz Rockhopper Exploration’ın faaliyetleri Arjantin’in hedefindedir. Buenos Aires, bu faaliyetlerin ihtilaflı bölgede tek taraflı değişiklik yapılmamasını isteyen Birleşmiş Milletler kararlarına aykırı olduğunu savunmaktadır. Bu yaklaşım, Arjantin’in doğrudan İngiliz askerî varlığıyla karşılaşmak yerine yatırımcıları ve enerji şirketlerini caydırmaya çalıştığını göstermektedir.
Üçüncü olarak, Milei yönetimi, Arjantin’in Güney Atlantik’teki askerî ve stratejik varlığını güçlendirmek istemektedir. Tierra del Fuego’da yeni bir deniz üssü kurulması planı; Güney Atlantik, Antarktika ve çevredeki deniz yolları üzerinde daha görünür bir Arjantin varlığı oluşturmayı amaçlamaktadır. Ancak bir askerî üs kurulması ile Falkland Adaları’nı işgal etmeye hazırlanmak aynı anlama gelmemektedir. Üs projesi daha çok egemenlik iddiasının kalıcılaştırılması, deniz alanlarının gözetlenmesi ve Arjantin’in Antarktika politikasının desteklenmesi bağlamında değerlendirilmelidir.
Son olarak, Milei, ABD Başkanı Donald Trump yönetimiyle kurduğu yakınlığı diplomatik bir fırsata dönüştürmeye çalışmaktadır. Trump’ın ABD’nin Falkland Adaları konusundaki tutumunu yeniden değerlendirebileceğini ima eden açıklamaları Buenos Aires’te büyük beklenti oluşturmuştur. Milei, Arjantin’i Batılı değerlerle uyumlu, ABD açısından güvenilir ve Güney Atlantik bakımından stratejik bir ortak olarak sunmaktadır.
Bununla birlikte, ABD’nin Arjantin lehine kesin bir egemenlik pozisyonu alması kolay değildir. Washington, adaların İngiliz yönetimi altında bulunduğunu fiilen kabul etse de, tarihsel olarak nihai egemenlik konusunda daha dikkatli bir çizgi izlemiştir. Ayrıca, İngiltere, ABD’nin NATO’daki en önemli ortaklarından ve istihbarat alanındaki en yakın müttefiklerinden biridir. Dolayısıyla, Trump’ın açıklamaları, Arjantin’e açık bir güvenlik garantisi verilmesinden çok Londra’ya savunma harcamaları ve diğer dış politika konularında baskı uygulama amacı taşıyor olabilir.
Yeni bir Falkland Savaşı çıkar mı?
Kısa vadede 1982’ye benzer bir savaş çıkma ihtimali oldukça düşüktür. Bunun birkaç temel nedeni bulunmaktadır. Her şeyden önce, Arjantin, adaları işgal edebilecek ve sonrasında İngiltere’nin karşı harekâtına karşı uzun süre elinde tutabilecek askerî kapasiteye henüz sahip değildir. Arjantin Silahlı Kuvvetleri’nin modernizasyon girişimleri bulunsa da, deniz, hava ikmal, keşif, hava savunma ve müşterek harekât kapasitesi bakımından İngiltere karşısında önemli sınırlılıkları bulunmaktadır. İngiltere ise, adalarda askerî personel, hava savunması ve savaş uçaklarından oluşan sürekli bir caydırıcılık düzeni bulundurmaktadır. 1982’deki sürpriz işgal koşullarının yeniden oluşturulması bu nedenle son derece zordur.
İkinci olarak, askerî müdahale Milei’nin ekonomik programıyla çelişecektir. Arjantin ekonomisini dış yatırımlara açmayı, Batılı finans çevrelerinin güvenini kazanmayı ve ABD ile ilişkileri geliştirmeyi hedefleyen bir yönetimin İngiltere’ye karşı savaşa başlaması ağır ekonomik yaptırımlar, sermaye çıkışı ve uluslararası yalnızlaşma yaratabilir. Böyle bir savaş, Milei’nin ekonomik istikrar ve Batı’yla bütünleşme politikalarının çökmesi anlamına gelecektir.
Üçüncü olarak, Milei’nin kendisi de Arjantin’in savaşı değil, uzun vadeli müzakereyi tercih ettiğini belirtmektedir. “Hong Kong modeli” ifadesinin kullanılması da esasen bu yaklaşımı göstermektedir. Milei’nin amacı askerî bir tarih vermek değil, egemenlik devrinin gelecekte gerçekleşeceği bir diplomatik sürecin bugünden başlatılmasını sağlamaktır.
Dördüncü olarak, adalarda yaşayan nüfusun açık tercihi, askerî müdahalenin uluslararası meşruiyetini son derece zayıflatacaktır. Arjantin, coğrafi bütünlük ve sömürgeciliğin sona erdirilmesi ilkelerine dayanırken, İngiltere de kendi kaderini tayin hakkını öne çıkarmaktadır. Buenos Aires’in güç kullanması hâlinde ada halkının iradesine karşı hareket eden taraf olarak görülmesi mümkündür. Bu da, Arjantin’in Birleşmiş Milletler ve Latin Amerika ülkeleri nezdindeki diplomatik desteğine zarar verebilir.
Bununla birlikte, savaş ihtimalinin düşük olması, gerilimin önemsiz olduğu anlamına gelmemektedir. En olası senaryo doğrudan savaş değil, “gri bölge” rekabetinin yoğunlaşmasıdır. Arjantin, petrol şirketlerine ve yöneticilerine yönelik yaptırımları genişletebilir, uluslararası mahkemelerde veya bölgesel örgütlerde yeni girişimler başlatabilir, Güney Atlantik’teki devriye faaliyetlerini arttırabilir ve İngiltere’nin bölgedeki enerji faaliyetlerini gayrimeşru göstermeye çalışabilir. İngiltere ise, askerî varlığını güçlendirebilir, Falkland yönetiminin petrol projelerini destekleyebilir ve ada halkının kendi kaderini tayin hakkını daha güçlü biçimde gündeme getirebilir.
Asıl risk, planlı bir işgalden çok yanlış hesaplama veya karşılıklı askerî hareketlerin kontrolden çıkmasıdır. Balıkçılık sahaları, petrol platformları veya deniz yetki alanları çevresinde Arjantin ve İngiliz unsurları arasında meydana gelebilecek bir müdahale, alıkoyma ya da taciz olayı siyasi krize dönüşebilir. Milliyetçi söylemin yükselmesi de hükümetlerin geri adım atmasını zorlaştırabilir. Ancak böyle bir kriz çıksa bile tarafların ekonomik ve askerî maliyetler nedeniyle doğrudan savaştan kaçınması daha muhtemeldir.
Sonuç
Milei’nin “Hong Kong modeli”, Arjantin’in Falkland/Malvinas politikasında askerî bir saldırı ilanından ziyade yeni bir diplomatik çerçeve oluşturma girişimidir. Arjantin Devlet Başkanı, İngiltere’nin gelecekteki bir egemenlik devrini kabul etmesini; ada halkının hakları, ekonomik sistemi ve yerel yönetiminin ise uzun bir geçiş dönemi boyunca korunmasını istemektedir. Fakat Hong Kong’un tarihsel ve hukuki koşulları Falkland Adaları’ndan farklıdır. İngiltere’nin müzakereye kapalı tutumu ve ada halkının Arjantin yönetimini açık şekilde reddetmesi, bu modelin uygulanmasını şimdilik gerçekçi olmaktan çıkarmaktadır.
Milei’nin sertleşen söyleminde iç politik hesaplar, yaklaşan seçimler, petrol kaynakları, Güney Atlantik’in stratejik değeri ve Trump yönetimiyle kurulan yakınlık birlikte etkili olmaktadır. Yeni deniz üssü ve enerji şirketlerine yönelik yaptırımlar gerilimi yükseltse de bunlar tek başına savaş hazırlığı olarak görülmemelidir.
Bu nedenle, bence yakın gelecekte yeni bir Falkland Savaşı beklenmemelidir. Daha muhtemel gelişme; egemenlik söylemi, ekonomik yaptırımlar, enerji projeleri, deniz yetki alanları ve uluslararası diplomasi üzerinden yürütülen uzun süreli bir Arjantin–İngiltere rekabetidir. Milei’nin esas hedefi adaları bugün askerî güçle almak değil, uluslararası dengelerin gelecekte değişebileceği beklentisiyle Arjantin’in egemenlik iddiasını canlı, görünür ve maliyet yaratabilir hâle getirmektir.

Dr. Oğuzhan MANİOĞLU




























































