Giriş
Geçtiğimiz gün Süleymancılar olarak bilinen grubun lideri olduğu lanse edilen Alihan Kuriş’e yönelik operasyonla bir kez daha gündeme gelen Türkiye’deki tarikat ve cemaatler gerçeği, bugüne kadar daha ziyade siyasi alanın konusu olmuş ve akademik açıdan yeterince irdelenmemiştir. Bu konuda Prof. Dr. Şerif Mardin’in Bediüzzaman Said Nursi Olayı gibi uluslararası çapta ses getirebilmiş ciddi bir bilimsel çalışması olsa da, diğer tarikat ve cemaatleri değerlendiren popüler akademik kitaplarda eksiklikler görülmektedir. Bir diğer önemli sorun ise, Türkiye’deki laik-İslamcı ikilemi nedeniyle bu konunun araştırılmasının yalnızca İslamcı-muhafazakâr kesimle ilişkilendirilmesi ve bu nedenle sınırlı kalmasıdır. Bu bağlamda belirtilmesi gereken ve bu yazıda faydalanacağım ciddi diğer eserler ise, Abdülkadir Gölpınarlı’nın yazdığı 100 Soruda Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler (1969) ve Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler (2019, 9. baskı) kitaplarıdır. Bu çalışmada, Gölpınarlı’nın eserleri ve bazı internet kaynakları doğrultusunda Türkiye’deki tarikat ve cemaat gerçeği özetlenecektir.

Bu konunun duayen isimlerinden Gölpınarlı’nın önemli bir eseri: ‘Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler’
Türkiye’de Tarikat ve Cemaatlerin Yasal Statüsü ve Gelişimi
Türkiye’deki İslami tarikat ve cemaatler, Osmanlı’dan devralınan köklü tasavvufi mirasın üzerine inşa edilmiş; ancak hem Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminde bu gruplar içinde yaşanan dejenerasyon nedeniyle oluşan olumsuz algılar, hem de modern bir devlet kurmak amacıyla Büyük Atatürk’ün yaptığı uluslaşma ve laikleşme yolundaki reformlar kapsamında 1925 yılında çıkarılan Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu nedeniyle yasaklanmışlardır. Bu kanuna rağmen, İslami tarikat ve cemaatler, tek-parti döneminde daha ziyade gizli bir şekilde, sosyolojik birer realite olarak varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Bunda, kuşkusuz, tarikat ve cemaatlere verilen toplumsal destek ile devletin bu konudaki tolerans politikası etkili olmuştur. Bu anlamda, öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, tarikat ve cemaatlerin ülkemizde aslında yasal bir statüsü bulunmamakta; ancak inanç özgürlüğü gibi uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınmış evrensel haklar temelinde (örneğin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 18. maddesi), siyasi parti, şirket, dernek, vakıf ve sivil toplum kuruluşu gibi kurumlar aracılığıyla İslami yapıların faaliyetlerini sürdürmesine devlet tarafından izin verilmektedir.
1950’de ülkemizde düzenlenen ilk demokratik seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) tek-parti iktidarını yıkan ve Adnan Menderes-Celal Bayar gibi kendilerine itimat edilen eski CHP’lilerin kurduğu Demokrat Parti’nin (DP) iktidara gelmesi ve dini yapılar ile kişiler üzerindeki baskıların azalmasıyla birlikte, İslami tarikat ve cemaatler, yavaş yavaş daha görünür hale gelmeye başlamıştır. Menderes’in Said Nursi ile yakınlığı o dönemde ciddi eleştiri ve tepkilere neden olurken, bu süreçle birlikte halkın sözünün daha fazla geçmeye başlamasıyla Türkiye’de adeta “İslami rönesans” dönemi başlamıştır. Bu sürecin devamında, Süleyman Demirel’in Adalet Partisi (AP) döneminde de süren köyden kente göç, hızlı nüfus artışı ve kent çeperlerinde yaşanan ekonomik sorunlar temelinde, tarikat ve cemaatler zamanla sosyoekonomik sorunları olan gençler ve kişilerin hayatlarında müspet rol oynayan önemli toplumsal aktörler haline gelmiştir. Bu dönemlerden itibaren demokrasi Türkiye’de İslamcı gruplara, sağ siyasete ve özellikle tarikat ve cemaatlere yaramış; bilhassa sağ partilerin oy kaygılarının da etkisiyle siyasi iktidarlara istediklerini yaptırmakta pek de zorlanmayan İslami tarikat ve cemaatler, bu şekilde yıllar içerisinde iyice güçlenmiş ve yasalara rağmen ülkemizin siyasal, ekonomik ve toplumsal bir gerçekliği haline gelmişlerdir.
Tarikat ve cemaatler, günümüzde vakıf, dernek, şirket ve eğitim kurumları çatısı altında yasallaşarak büyük sosyoekonomik ve siyasi aktörler haline gelmiş organize yapılardır. Yapılan araştırmalara göre, Türkiye’de 30’dan fazla tarikatın 400’den fazla alt kolu bulunmakta ve yaklaşık 2,6 milyon kişinin bu yapılarla bağlantısı olduğu tahmin edilmektedir. Yakın zamanda yaşanan FETÖ hadisesi ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi nedeniyle bu konuda toplumsal ve siyasi bir duyarlılık oluşsa da, hem insanların İslam inancına yönelmelerindeki müspet rolleri, hem de devletin karşılayamadığı ekonomik sorumlulukları üstlenmeleri nedeniyle, tarikat ve cemaatlerin gücü 21. yüzyılda istikrarlı bir şekilde artmış ve bu konudaki eleştiriler giderek zayıflamıştır. Kuşkusuz, Türkiye’nin 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve Turgut Özal iktidarı döneminden itibaren istikrarlı biçimde dışa açılması ve yaşanan uluslararasılaşma süreciyle de, yurt dışında önemli yatırımlar gerçekleştiren ve diğer Müslüman topluluklarla güçlü bağlar inşa eden İslami tarikat ve cemaatler, daha enternasyonalist bir vizyonla siyaset ve ekonomide ülke içerisindeki daha yerli ve milli grupların önüne geçmeyi başarmıştır.
Bu noktada devletin belirlemesi gereken ideal demokratik tavır şu olmalıdır: Tarikat ve cemaatlerin şeffaf, tüzel ve kurumsal temelde yasal olarak örgütlenmeleri talep edilmeli ve devletten ziyade özel sektörde ve sivil toplum alanında etkin olmaları sağlanmalıdır. Bunun sebebi ise muhafazakâr-İslami yaşam tarzına olumsuz yaklaşan ideolojik bir tercihin sonucu değil; kendi içsel hiyerarşisi ve dinamikleri olan bu organize yapıların devletin işleyişinde yaratabileceği sorunlara karşı alınan bir önlemdir.
Terminoloji
Bu noktada, konuya aşina olmayan okurlarımız için Gölpınarlı’dan alıntılayarak bazı terminolojik bilgiler vermekte fayda vardır. Mezheb veya mezhep, Arapça kökenli bir sözcük olup “gidilen yol” anlamına gelir. Hz. Peygamber döneminde olmayan mezhepler, zamanla İslam tarihinde yaşanan çeşitli siyasi ve sosyolojik gelişmelerin sonucu olarak ortaya çıkmış ve çeşitli itikadi ve siyasi farklılıklar temelinde asırlardır toplumsal bir gerçeklik haline gelmiştir. Bu anlamda, İslam dünyasında iki ana mezhep bulunmaktadır: Sünnilik ve Şiilik.
Sünnilik ve Şiilik, Hz. Muhammed’in 632 yılındaki vefatından sonra ortaya çıkan devlet yönetimi (Hilafet) ve liderlik konusundaki siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle ortaya çıkmıştır. İlk ayrılıklar Hz. Osman’ın şehit edilmesi, Cemel ve Sıffın savaşları gibi erken dönem siyasi olaylarla şekillenmiş; zamanla da bu farklılıklar, Kerbela Olayı gibi tarihsel vakaların etkisiyle, inanç ve fıkıh temelli iki ana gelenek haline gelmiştir. İslam dünyasının yaklaşık yüzde 90’ını oluşturan ana eksen olan Sünnilik veya Ehl-i Sünnet mezhebi, Hz. Muhammed ve sahabenin yolunu izleyen çoğunluktur. Sünnilik; inançta 2, amelde ise 4 hak mezhebe ayrılır.
İnanç temelindeki iki mezhep Mâtürîdîlik ve Eş’arîlik‘tir. Mâtürîdîlik, İmâm Mâtürîdî’nin görüşlerine dayanır. Aklın rolüne daha fazla önem verir. Genellikle Hanefiler bu inanç kolundadır. Eş’arîlik ise, Ebü’l-Hasan el-Eş’arî’nin görüşlerini izler. Nakli (vahyi) akıldan üstün tutar. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlerin çoğu bu anlayıştan yanadır.
Amel (fıkıh) açısından ise Sünnilikte 4 mezhep vardır:
1-) Hanefîlik, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin yoludur. Türkiye, Orta Asya, Balkanlar, Hindistan ve Pakistan’da yaygındır.
2-) Şâfiîlik, İmâm Şâfiî’nin görüşleridir. Mısır, Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Endonezya ve Malezya’da sık görülür.
3-) Mâlikîlik, İmâm Mâlik’in mezhebidir. Kuzey Afrika ve Batı Afrika’da yaygındır.
4-) Hanbelîlik, Ahmed bin Hanbel’in görüşleridir. Daha çok Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde görülür.
Şia (Şiilik) ise İslam dininin diğer önemli mezhebidir. Hz. Peygamber’in ardından liderliğin (imamet) Hz. Ali ve soyuna ait olduğunu savunan İslâm kolu olan Şiilik, bilhassa İran ve Farsi toplumlarda çok yaygın ve baskındır. Tarih süreçte imam sayısına ve görüşlere göre, Şiilik, 3 ana kola ayrılmıştır: İsnâaşeriyye (Oniki İmamcılar), İsmaililik (Yediciler) ve Zeydilik.
1-) İsnâaşeriyye (Oniki İmamcılık / Caferilik): En kalabalık Şii koludur. Hz. Ali’den sonra gelen 12 imamı kabul eder. Son imam Muhammed el-Mehdi’nin gaybubette (gizlilikte) olduğuna inanılır. Fıkhi görüşleri Caferilik olarak bilinir; İran, Irak ve Azerbaycan’da yaygındır.
2-) İsmailiyye (Yedicilik): Cafer el-Sadiq’ten sonra imameti büyük oğlu İsmail’e veya onun soyuna bağlayan koldur. Tarihte Fatimiler Devleti ve Haşhaşiler bu inanca dayanmıştır. Günümüzde daha çok Nizari koluyla Hindistan, Pakistan ve Batı ülkelerinde varlığını sürdürür.
3-) Zeydilik: Hz. Zeynelâbidîn’in oğlu Zeyd bin Ali’yi imam kabul eden gruptur. İtikadi ve fıkhi açıdan Ehl-i Sünnet’e en yakın Şii mezhebidir. Günümüzde daha çok Yemen’de taraftarı vardır.
Tarikat ise, mezhepten daha farklı bir anlamda kullanılır. Tarikat, usûl yani dini inanç, amel ve muamelât hakkında ayrı bir sisteme sahip değildir. Tarikat, kulu Allah’a ulaştıran zevk, neşe, irfan, aşk ve cezbe yoludur. Bu yolu tutan kişi, sûfilere göre varlığını Allah’a verir; herşeyde onun kudret ve hikmetini görür. En kısa ifadeyle, mezhep ilim yoludur, tarikat ise irfan yolu. Tarikatların esası ise tasavvuftur.
Tarikat ile cemaat arasındaki farkları anlamak da bu noktada önemlidir. İslami terminolojide, cemaat, kelime anlamı olarak “toplamak ve bir araya getirmek” demektir. Terim olarak, ortak bir inanç, fikir, ibadet veya amaç etrafında bir araya gelen Müslüman toplulukları ifade eder. Cemaat, fıkhi anlamıyla namazı bir imamın arkasında birlikte kılan müminler topluluğudur. Genel ve Şer’i anlamda ise, Hz. Muhammed’in ve ashabının yolundan giden, Müslümanların birlik ve beraberliğini temsil eden ana ümmet gövdesidir. Sosyolojik-tasavvufi anlamıyla ise, cemaat, belirli bir âlimin, şeyhin, fikrin veya hizmet hareketinin etrafında kümelenen organize İslami gruplardır. Tarîkatların başında silsilesi ve icâzetnâmesi olan bir şeyh bulunur. Cemaatlerin başında yalnızca dinî bir lider bulunur. Tarîkatlarda bazı eğitim usulleri vâsıtasıyla müridin belli manevî mertebelere ulaşması esastır. Cemaatlerde ise böyle manevî mertebeler yoktur.
Tarikat ve Cemaatler: Bilinenlerin Özeti
Abdülkadir Gölpınarlı’nın aktardığına göre, Sûfiler için, 12 temel tarikat vardır: Kadirilik, Rıfailik, Bedevilik, Desûkiyye (Desukilik), Sâdiyye (Sa’dilik), Şâzeliyye (Şâzilik), Halvetilik, Mevlevilik, Bektaşilik, Bayramilik, Celvetilik, Nakşibendilik. Ancak zamanla birçok başka tarikat da ortaya çıkmış ve geniş toplumsal kesimlere ulaşmıştır.
Türkiye’de en yaygın tabana sahip olan cemaat ve tarikatlar ise şunlardır:
Nakşibendilik (Nakşibendiyye): Türkiye’de en geniş mensup ve kol sayısına sahip, Sünni-tasavvufi geleneğin en büyük halkası olan köklü ve tarihî bir harekettir. Kökenleri, 14. yüzyılda Orta Asya’da Buhara yakınlarında yaşayan Bahaeddin Nakşibend’e dayanan, İslam dünyasının en köklü ve yaygın tasavvufi yollarından birisidir. Aslında, bu tarikat, daha eski bir gelenek olan ve 12. yüzyılda sistemleşen Hâcegân silsilesinin devamı ve gelişmiş halidir. Ayrıca, Yusuf el-Hemedânî, Abdülhalik Gücdevânî ve Bahaeddin Nakşibend gibi tarihsel önderleri olan kapsamlı ve felsefi derinliği olan bir harekettir. Adıyaman merkezli Menzil Cemaati (Nakşiliğin Hâlidilik koluna dayanır ve çok geniş bir ekonomik ve sosyal ağa sahiptir); İstanbul merkezli İsmailağa Cemaati (Çarşamba semtinde merkezi bulunan, fıkhi ve medrese eğitimine ağırlık veren, giyim tarzı ve idari yapısıyla bilinen güçlü bir koldur); İstanbul merkezli İskenderpaşa Cemaati (Fatih’te bulunan İskenderpaşa Camii merkezli, bürokrasi, iş dünyası ve siyasette etkili olan mutedil/entelektüel bir Nakşi koludur, uzun süre Milli Görüş hareketinin kurucu lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın şeyhi olan Mehmet Zahid Kotku tarafından yönetilmiştir); yine İstanbul merkezli Erenköy Cemaati (Erenköy merkezli, daha çok eğitim, vakıf ve hayır işleriyle ön plana çıkan bir diğer Nakşi halkasıdır) ve Hakkani Kolu (Kuzey Kıbrıs’ta Lefke ilçesinde karizmatik imam Şeyh Nazım Kıbrısi ile özdeşleşen ve çok sayıda yabancı müridi bulunan etkili bir koldur) en önemli Nakşi hareketleridir.
Nurcular (Nurculuk): İttihat ve Terakki döneminde ilk kez tanınan Said Nursî’nin Risale-i Nur külliyatına dayanan, geleneksel tekke yapısından ziyade bir fikir ve okuma cemaati olarak yapılanan yeni bir akımdır. İçerisinde Yazıcılar ve Okuyucular (metinlerin orijinal yazımına ve okunma usullerine göre kendi içinde ayrılan geleneksel gruplar), Yeni Asya Grubu (siyasi ve demokratik çizgide yayın yapan meşhur kol) ve Fethullahçı Yapı (FETÖ) (2016 yılındaki darbe girişiminin ardından devlet kurumlarından tasfiye edilen ve terör örgütü ilan edilen illegal yapılanma) gibi farklı kolları bulunmaktadır. Türkiye menşeli olmasına karşın kısa sürede İslam dünyasında birçok ülkede örgütlenmiş ve bu bağlamda özellikle Fethullah Gülen kolu, bir dönem uluslararası siyasette bile etkili bir özne haline gelmiştir.
Kadirilik (Kadiriyye): Abdülkâdir-i Geylânî tarafından 12. yüzyılda Bağdat’ta kurulan ve zamanla pek çok kola ayrılan köklü bir tasavvuf yoludur. Türkiye’de ve Anadolu’da öne çıkan, tarihi kökenleri veya günümüzdeki faaliyetleri ile bilinen başlıca Kadiri kolları şunlardır: Eşrefiyye (Kurucusu İznikli Eşrefoğlu Rumi‘dir. 15. yüzyılda Hacı Bayram-ı Veli’nin müridi olan Eşrefoğlu Rumi’nin Anadolu’ya taşıyıp yaymasıyla Kadiriliğin en köklü yerli kollarından biri haline gelmiştir.); Rûmiyye (İsmail Rûmî Kolu) (Anadolu, İstanbul ve Rumeli bölgelerinde Kadiriliğin yayılmasında çok büyük rol oynayan koldur.); Halisiyye (Kerküklü Abdurrahman Halis Talebânî tarafından kurulmuştur. Türkiye’ye Urfa üzerinden -Dede Osman Avni Baba vesilesiyle- girmiş, Doğu Anadolu’dan batıya yayılarak günümüzde de en faal Kadiri kollarından biri kabul edilmiştir.); Galibiler (Galibiyye) (Günümüzde Türkiye’de etkin olan, kökeni ve esasları itibarıyla Kadiri-Rufai çizgide şekillenmiş modern yapılanmalardandır.); İcmalciler (Prof. Dr. Haydar Baş’ın öncülük ettiği, görüşlerini ve kültürel faaliyetlerini bu silsileye dayandıran gruptur.) ve Tillocular (Siirt/Tillo merkezli manevi gelenekle bilinen, Güneydoğu Anadolu’da varlık gösteren bir Kadiri koludur.).
Süleymancılar: Kökeni Nakşibendiyye tarikatının Müceddidiyye koluna dayanan, Süleyman Hilmi Tunahan’ın görüşleri temelinde gelişen; özellikle Kuran kursları, yurt hizmetleri ve yaygın eğitim faaliyetleri üzerinden örgütlenen köklü ve kapalı bir cemaat yapısıdır. Tunahan sonrasında Kemal Kaçar, Arif Ahmet Denizolgun ve Alihan Kuriş gibi liderler başa geçmiştir. Süleymancılar, Avrupa’da bilhassa Almanya’da İslam Kültür Merkezleri Birliği (VIKZ) gibi çatı kuruluşlar aracılığıyla da örgütlenmiştir. Kuriş’in tutuklanmasının ardından haklarındaki hukuki süreçler devam etmektedir.
Rufailik: Ahmed er-Rifâî tarafından 12. yüzyılda Irak’ta kurulan, Ehl-i Sünnet çizgideki cehrî (sesli) zikri ve fütüvvet gelenekleriyle bilinen köklü bir İslâm tasavvuf yoludur. Anadolu ve İstanbul’da da zamanla yayılan tarikatın kolları, esasen farklı itikadi veya fıkhi ekollerden ziyade, tarikatı farklı bölgelerde yayan veya temsil eden önemli halife ve seyyidlerin isimlerine dayanır. Türkiye’de Sayyâdiyye (Sayyâdîlik), Harîriyye, İmâdiyye ve Keyyâliyye gibi farklı kolları vardır.
Halvetilik: Kökeni Ömer el-Halvetî’ye dayanan ve Osmanlı döneminde Anadolu ile Balkanlar’da çok geniş bir yayılım alanı bulan en büyük tasavvufi yollardan biridir. Çok sayıda alt kola ayrıldığı için tasavvuf tarihinde “tarikat fabrikası” olarak anılır. Türkiye ve Osmanlı coğrafyasında öne çıkan ana kolları ve şubeleri şunlardır: Cemâliyye, Rûşeniyye, Ahmedîye, Şemsîye ve Uşşakîlik. Ayrıca bir dönem İstanbul-Karagümrük merkezli olarak sanat camiasına hitap eden ve çok sayıda ünlü müridi bulunan -tarihsel olarak temellerini Nureddin Cerrahi’nin attığı- Cerrahi tarikatı (Cerrâhiyye-Cerrahiler) da çok etkili olmuş ve bu gruba dahil edilen bir yapıdır. Cem Karaca, Mazhar Alanson, Gökhan Özoğuz ve Ahmet Özhan gibi sanat dünyasından çok sayıda kişiyle anılan bu yol, postnişinlik görevindeki Ömer Tuğrul İnançer ismiyle tanınmaktadır.
Mevlevilik: Melevilikte ayrı, bağımsız “kollar” veya mezhepsel bölünmeler yoktur; tarikat, merkezî bir teşkilatlanma ile Konya’daki Âsitâne-i Aliyye-Mevlânâ Dergâhı’na bağlı şubeler (mevlevihaneler) şeklinde yürütülmüştür. Türkiye coğrafyasındaki yapılanma coğrafi merkezler ve Asitane adı verilen ana dergâhlar üzerinden şekillenmiştir. Konya Mevlânâ Dergâhı, İstanbul Mevlevihaneleri (Galata, Yenikapı, Kasımpaşa ve Beşiktaş/Bahariye), Afyonkarahisar Mevlevihanesi, Gelibolu (Çanakkale) Mevlevihanesi, Manisa Mevlevihanesi, Kütahya Mevlevihanesi ve Antalya Mevlevihanesi şeklinde yapılandırılmıştır. 1925 Kanunu nedeniyle, Mevlevihaneler, günümüzde musiki ve terbiye ocağı olarak faaliyet göstermektedir.
Sonuç
Sonuç olarak, İslam toplumlarındaki bir gerçeklik olduğu yadsınamayacak olan İslami tarikat ve cemaatler, toplumların tarihsel mirasları, itikadi eğilimleri ve toplumsal ihtiyaçları temelinde oluşmuş organik yapılardır. Bu yapıları devleti tehdit eder noktaya geldikleri aşamada devlet gücüyle kısıtlamak ve yasaklamak mümkündür. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk dönemi veya 15 Temmuz/FETÖ sürecinde olduğu gibi, bu, bazen devletin ve milletin birliği ve dirliği adına bir zorunluluk haline de gelebilir. Ancak bu durumlar dışında, tek-parti dönemindeki yasaya rağmen, ülkemizde ve diğer tüm Müslüman toplumlu devletlerde İslami hareket ve yapıların varlığı olağan ve alışılagelmiş bir durumdur.
Bu bağlamda, devletin düzeni adına kendi içlerinde güçlü hiyerarşileri olan bu tip yapıların, devlet dışarısında şeffaf örgütlenmelerini talep etmek ve bu yönde politikalar geliştirmek makul bir öneridir. Lakin toplumda başka organize grupların (mason locaları, askeri örgütlenme vs.) da olduğu düşünülürse, toplumda önemli bir nüfusa karşılık gelen bu tip yapıların devlette de temsili kaçınılmazdır. Nitekim demokratik bir devlet olan ABD’de de Hıristiyan dindar organize gruplar (en bilineni Mormonlar ve Evanjelist hareket) devlet kademelerinde, özellikle Cumhuriyetçi Parti iktidarlarında, yaygın şekilde yer alabilmektedir.
Bu bağlamda, Türkiye’de asıl konuşulması gereken husus, bu konuda bir dengenin var olması ve hiçbir kesim veya grubun diğerini yok edebilecek kadar aşırı güce sahip olamamasıdır. Bu konularda laik ve Atatürkçü kesimlerin tek-parti dönemini çağrıştıran söylemleri ise bence zamanın ruhuna uygun değildir; zira bireysel özgürlüklerin bu kadar arttığı ve herkesin cep telefonuyla kendi dünyasını inşa ettiği bir çağda, insanları zorla dönüştürmek ve inançlarını değiştirmek mümkün değildir. Yapılması gereken, bunun diğer toplumsal gruplar ve devletle sorun yaşamasını engellemek olmalıdır. Dahası, Türkiye örneğinde görüldüğü üzere, toplumun tarihinde, mayasında ve kökünde olan bir şeyi yok saymaya ve unutturmaya çalışmak gerçekçi değildir; bunun yerine, o inanç ve eğilimi modern yaşamla bütünleştirmeye çalışmak için fikir üretmek ve bu konuyu akademik anlamda incelemek, bence daha akılcı bir tavır olacaktır.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
KAYNAKÇA
- Gölpınarlı, Abdülkadir (1969), 100 Soruda Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler, Gerçek Yayınevi.
- Gölpınarlı, Abdülkadir (2019), Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler, İnkılâp Kitabevi.
- TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/.




























































