AKKUYU BİR ENERJİ PROJESİ Mİ, RUSYA’NIN ELİNDEKİ POTANSİYEL BİR SİYASİ KOZ MU?

upa-admin 21 Ağustos 2026 122 Okunma 0
AKKUYU BİR ENERJİ PROJESİ Mİ, RUSYA’NIN ELİNDEKİ POTANSİYEL BİR SİYASİ KOZ MU?

Giriş

Türkiye’nin ilk nükleer güç santrali Akkuyu, uzun yıllardır daha çok enerji ihtiyacı, elektrik üretimi ve Rusya ile ekonomik ilişkiler üzerinden tartışılıyor. Ancak projenin çok daha az konuşulan başka bir boyutu var: Bir ülkenin stratejik enerji altyapısında yabancı bir devlet şirketine, özellikle de Rusya’ya, uzun süreli ve çok katmanlı biçimde bağımlı hâle gelmesi siyasi kriz dönemlerinde nasıl bir sonuç doğurur?

Bu sorunun cevabı, “Rusya, Akkuyu’yu Türkiye’ye karşı kullanır” demek kadar basit değil. Nitekim bugüne kadar bunun gerçekleştiğini gösterecek doğrudan bir kanıt da bulunmuyor. Fakat bağımlılık ilişkileri yalnızca kullanıldıkları anda önemli hâle gelmez. Asıl mesele, ihtiyaç duyulduğunda kullanılabilecek bir baskı kapasitesinin var olup olmadığıdır. Ayrıca Akkuyu Nükleer Santrali’nin yapım aşamasında yaşanan krizler de hesaba katıldığında ve bu krizlerin çözümlerinde Türkiye ve Rusya Devlet Başkanlarının karşılıklı görüşmelerle sorunu aştıkları düşünüldüğünde, Akkuyu’nun ciddi bir siyasi risk yaratacağı gözden kaçırılmamalı.

Akkuyu’nun jeopolitik önemi tam olarak burada başlıyor…

Nükleer santral yalnızca elektrik üretmez

Bir doğalgaz anlaşmasında tedarikçi değiştirmek zor olabilir; ancak teknik olarak mümkündür. Nükleer enerji projelerinde ise ilişki çok daha karmaşıktır. Reaktör teknolojisi, nükleer yakıt, mühendislik hizmetleri, bakım, yedek parçalar, eğitim, finansman ve işletme onlarca yıl devam eden bir tedarik zinciri oluşturur. Dolayısıyla, santralin inşa edilmesiyle ilişki bitmez; aksine asıl bağımlılık bundan sonra başlar.

Akkuyu’yu diğer birçok nükleer projeden ayıran unsur ise “Build-Own-Operate“, yani “yap-sahip ol-işlet” modelidir. Rosatom, yalnızca santralin teknolojisini sağlayan şirket değildir; projenin mülkiyet ve işletme yapısında da merkezî bir konumdadır. Bu yapı, Türkiye açısından önemli bir avantaj da sağlar. Milyarlarca dolarlık başlangıç yatırımının ve inşaat riskinin büyük bölümü Rus tarafı tarafından üstlenilmektedir. Ancak ekonomik riskin tedarikçiye aktarılması, stratejik bağımlılığın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tam tersine, finansman, teknoloji, yakıt, bakım ve işletme aynı aktörün etrafında yoğunlaşıyorsa ilişkiyi değiştirme maliyeti yükselir. Söz konusu Rusya olduğunda ise bunun maliyeti siyasi bedeller gerektirebilir.

Jeopolitikte önemli olan da tam olarak bu maliyetidir.

Dokuz nükleer proje bize ne söylüyor?

Bu soruyu yalnızca Akkuyu üzerinden değerlendirmek yanıltıcı olabilir. Bu nedenle, yaptığım araştırmada Akkuyu’yu 8 farklı yabancı tedarikçili nükleer projeyle karşılaştırdım. Belarus’taki Ostrovets, Bangladeş’teki Rooppur, Mısır’daki El-Dabaa, Pakistan’daki Karachi K-2/K-3, Macaristan’daki Paks II, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Barakah, İngiltere’deki Hinkley Point C ve Finlandiya’daki Hanhikivi 1 aynı karşılaştırma içine alındı.

Buradaki temel soru basitti: Bir nükleer projenin siyasi açıdan kırılgan olmasını ne belirliyor? Bunu ölçmek için 4 unsur birlikte değerlendirildi.

İlki bağımlılık: Ev sahibi ülke yabancı tedarikçiye ne kadar bağlı?

İkincisi kriz yoğunluğu: Tedarikçi ülkeyle siyasi ilişkiler ne kadar gergin?

Üçüncüsü alternatif kapasite: İlişki bozulduğunda başka seçenekler var mı?

Dördüncüsü ise kurumsal tampon: Devletin düzenleyici, hukuki ve sözleşmesel kurumları bu bağımlılığı ne ölçüde sınırlandırabiliyor?

Ortaya çıkan sonuç oldukça dikkat çekici… Ostrovets (Belarus), Rooppur (Bangladeş) ve Akkuyu (Türkiye) yüksek kırılganlık grubunda yer alıyor. Üstelik her üç nükleer santal de Rusya’nın kontrolünde. Bunun yanında, Akkuyu, Rusya ile ilişkiler bakımından en yoğun ikili siyasetin içinde yer alıyor. Üstelik Belarus’un uzun vadede Rusya ile politik bir sorun yaşayacağı düşünülemez, Bangladeş ise Rusya ile siyasi kriz yaşayabilecek bir konuma sahip değil. Fakat Türkiye, özellikle Ukrayna, Avrupa ve NATO ilişkileri bakımından birinci derece risk grubunda yer alıyor.

Akkuyu’yu farklılaştıran iki sayı

Dokuz proje arasında Akkuyu’nun tedarikçiye bağımlılık değeri 0,750 ile en yüksek seviyede. Daha önemlisi, Türkiye-Rusya ilişkilerindeki kriz yoğunluğu da 0,347 ile diğer bütün ülke çiftlerinden belirgin biçimde yüksek. Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, Akkuyu’nun jeopolitik özelliği daha açık hâle geliyor. Sorun, yalnızca Rus teknolojisinin kullanılması değil. Sorun, yalnızca Rosatom’un projedeki mülkiyet yapısı da değil.

Asıl mesele, yüksek teknik ve ekonomik bağımlılığın aynı zamanda oldukça dalgalı bir Türkiye-Rusya siyasi ilişkisi içinde bulunmasıdır. Suriye, Libya, Karabağ, Ukrayna, NATO, yaptırımlar ve bölgesel nüfuz rekabeti gibi birçok başlıkta Ankara ile Moskova zaman zaman iş birliği yaparken çoğu zaman da ise karşı karşıya geliyor. Aslında Türkiye-Rusya ilişkilerinin anlaşamamazlık üzerine kurulu bir anlaşma düzeyinde olduğu biliniyor.

Dolayısıyla, Akkuyu, istikrarlı ama aynı zamanda kırılgan bir siyasi ortaklık içindeki teknik bağımlılık değil; dönemsel olarak ciddi krizler üretebilen iki devlet arasındaki uzun vadeli stratejik altyapı bağıdır. Araştırmada Akkuyu’yu diğer projelerden ayıran temel unsur da budur.

2015 jet krizi bize ne gösterdi?

Bu noktada 24 Kasım 2015’te yaşanan uçak krizi önemli bir doğal test sunuyor. Türkiye’nin Rus savaş uçağını düşürmesinin ardından iki ülke ilişkileri çok kısa sürede ağır bir siyasi krize dönüştü. Rusya, Türkiye’ye ekonomik yaptırımlar uyguladı; turizm, ticaret ve diplomatik temaslar ciddi biçimde etkilendi.

Peki Akkuyu ne oldu? Proje doğrudan feshedilmedi. Bu durum son derece önemli. Çünkü tek başına bu örnek bile “Rusya elindeki bütün ekonomik araçları her siyasi krizde otomatik olarak kullanır” varsayımını geçersiz kılıyor. Devletler, her zaman sahip oldukları bütün baskı araçlarını kullanmaz. Çünkü karşı tarafın maliyetinin yanında kendi maliyetlerini de hesaplarlar. Rosatom’un Akkuyu’ya yaptığı yatırım, gelecekteki elektrik satışlarından elde edeceği gelir ve uluslararası nükleer pazardaki güvenilir tedarikçi itibarı Rusya açısından da önemli maliyetler yaratmaktadır.

Dolayısıyla, Akkuyu tamamen tek yönlü bir bağımlılık değildir. Ancak 2015 krizinin gösterdiği ikinci bir gerçek daha var: Akkuyu gibi stratejik projeler iki ülke arasındaki siyasi ilişkilerden tamamen bağımsız teknik adalar değildir. Kriz sırasında proje ortadan kalkmadı; fakat siyasi ilişkinin genel bağlamından da tamamen ayrı kalmadı. Üstelik bu krizin üzerine Ukrayna Savaşı’nda Türkiye’nin belirlediği tavır da Rusya’nın Akkuyu üzerindeki politikasını belirleyecek düzeydedir.

Hanhikivi neden farklı?

Finlandiya’daki Hanhikivi projesi ise ters yönde oldukça öğretici bir örnek. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra Finlandiya, Rosatom bağlantılı projeyi sona erdirebildi. Burada ilk bakışta “Finlandiya Rusya’ya bağımlı değildi” sonucuna varılabilir. Fakat mesele bundan daha karmaşıktır.

Finlandiya da Rus nükleer teknolojisine dayalı uzun vadeli bir proje geliştirmişti. Fark, devletin çıkış kapasitesindeydi. Rusya, bu projenin Ukrayna Savaşı’ndan sonra Rusya tarafından siyasi bir koz olarak kullanılacağının farkındaydı. Bu nedenle projeyi feshetti.

Güçlü düzenleyici kurumlar, alternatif enerji seçenekleri, Avrupa Birliği sistemi, güvenlik incelemeleri ve sözleşmeden çıkmanın maliyetini üstlenebilecek kurumsal kapasite Finlandiya’nın hareket alanını genişletti. Benzer şekilde İngiltere’deki Hinkley Point C ve BAE’deki Barakah projelerinde de yabancı teknoloji kullanılmasına rağmen alternatif kapasite ve kurumsal tamponlar kırılganlığı azalttı.

Buradan çıkan sonuç önemlidir: Yabancı nükleer teknoloji kullanmak tek başına siyasi bağımlılık anlamına gelmez. Belirleyici olan, bağımlılığın yönetilip yönetilemediğidir. Türkiye’de bu bağımlılığı azaltacak kurumsal düzenlemeler maalesef yeterli düzeyde değil.

Rusya, Akkuyu’yu siyasi silah olarak kullanabilir mi? Bu soruya bugün için “evet” demek bilimsel olarak fazla ileri gider. Çünkü gerçekleşmiş siyasi baskı ile siyasi baskı kapasitesini birbirinden ayırmak gerekir. Araştırmanın sonuçları Rusya’nın Akkuyu üzerinden Türkiye’nin belirli bir dış politika kararını değiştirdiğini göstermiyor. Fakat başka bir şeyi gösteriyor: Türkiye ile Rusya arasında ciddi bir siyasi kriz ortaya çıktığında, Akkuyu çevresindeki yüksek teknik, finansal ve işletmesel bağımlılık Moskova’ya potansiyel bir pazarlık alanı sağlayabilir.

Bu alanın kullanılıp kullanılmaması ayrı bir siyasi karardır. Fakat söz konusu Rusya olduğunda tarihsel veriler bunun politik bir koz olarak kullanılabildiğini destekliyor. Jeopolitik risk zaten çoğu zaman burada ortaya çıkar. Bir devletin elindeki araç yalnızca kullanıldığında değil, karşı taraf onun kullanılabileceğini bildiğinde de pazarlık davranışını etkileyebilir.

Türkiye Akkuyu’dan vazgeçmeli mi?

Buradan “Türkiye Akkuyu’yu durdurmalı” sonucu çıkarmak da yanlış olur. Türkiye’nin büyüyen elektrik talebi, enerji ithalatına bağımlılığı ve düşük karbonlu üretim ihtiyacı düşünüldüğünde nükleer enerjinin enerji karmasına girmesi rasyonel bir tercih olarak değerlendirilebilir.

Sorun nükleer enerji değildir. Sorun tek tedarikçide yoğunlaşan ve ikamesi güç olan bağımlılıktır. Bu nedenle, Türkiye açısından asıl stratejik hedef Akkuyu’yu tartışmak değil, Akkuyu sonrasını planlamak olmalıdır. Alternatif yakıt tedarik kanallarının geliştirilmesi, Türk mühendis ve teknik personel kapasitesinin artırılması, bakım ve teknik bilgi bağımlılığının zaman içinde azaltılması, sözleşmesel çıkış mekanizmalarının güçlendirilmesi ve nükleer düzenleyici kurumların siyasi etkiden bağımsız şekilde çalışabilmesi bu açıdan kritik önemdedir.

Aynı şekilde Türkiye’nin ikinci ve üçüncü nükleer santral projelerinde farklı ülkeler ve teknolojilerle çalışması yalnızca ekonomik rekabet değil, jeopolitik çeşitlendirme meselesidir. Enerji kaynağını çeşitlendirmek ile tedarikçi ülkeyi çeşitlendirmek aynı şey değildir. Türkiye, doğalgazdaki Rusya bağımlılığını azaltmaya çalışırken, nükleer enerjide yeni ve uzun vadeli bir Rusya bağımlılığı üretirse, enerji karmasını çeşitlendirmiş fakat stratejik tedarikçisini çeşitlendirememiş olur.

Sonuç

Akkuyu’nun Türkiye için yaratacağı elektrik üretimi önümüzdeki yıllarda daha fazla konuşulacak. Ancak santralin ürettiği megavat kadar önemli başka bir mesele daha var: Türkiye’nin bu santral üzerindeki stratejik hareket serbestisi. Dokuz nükleer proje üzerinden yapılan karşılaştırma bize tek bir sonuç vermiyor; ama güçlü bir uyarı sunuyor. Bağımlılık tek başına siyasi baskı değildir. Fakat yüksek bağımlılık, yüksek siyasi gerilim, sınırlı alternatifler ve yetersiz kurumsal tamponlarla birleştiğinde stratejik kırılganlık ortaya çıkar.

Akkuyu’nun dikkat çekici tarafı, bu unsurlardan özellikle ilk ikisinin aynı projede güçlü biçimde birleşmesidir. Bu nedenle, önümüzdeki dönemde sorulması gereken soru “Akkuyu Türkiye’yi Rusya’ya bağımlı hâle getiriyor mu?” değildir. Türkiye, zaten belirli ölçülerde bağımlı olacaktır. Asıl soru şudur: Türkiye, bu bağımlılığın siyasi krize dönüşebileceği gün için yeterli alternatif ve kurumsal kapasiteyi bugünden oluşturuyor mu? Nitekim ilerleyen dönemde özellikle Ukrayna-Rusya Savaşı’nda Türkiye’nin dış politikası, Akkuyu özelinde sorunların yaşanabileceğini göstermektedir.

Dr. Hüseyin SALTAN

Çatışma ve Güvenlik Uzmanı

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.