ALMANYA EURO’DAN VE SCHENGEN’DEN ÇIKARSA…

upa-admin 08 Eylül 2026 124 Okunma 0
ALMANYA EURO’DAN VE SCHENGEN’DEN ÇIKARSA…

Giriş

Avrupa siyasetinde zaman zaman öyle açıklamalar yapılır ki, bunları yalnızca bir siyasi partinin seçim vaadi, bir liderin söylemi veya iç politikaya yönelik bir mesaj olarak değerlendirmek yetersiz kalır. Çünkü bazı siyasi söylemler, dile getirildikleri ülkenin sınırlarını aşarak uluslararası sistemin geleceğine ilişkin çok daha büyük soruları gündeme getirir. Almanya için Alternatif’in (AfD) eşbaşkanı Alice Weidel’in, partisinin federal düzeyde iktidara gelmesi durumunda Almanya’nın eurodan ayrılmasını savunması ve Schengen düzenine, sınır politikalarına ve göçe ilişkin radikal değişiklikler öngörmesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Burada başlangıçta önemli bir hususun altını çizmek gerekiyor: Almanya, bugün eurodan veya Schengen’den çıkma kararı almış değildir. Tartışılan konu, AfD’nin iktidara gelmesi hâlinde gerçekleştirmeyi savunduğu siyasi dönüşümdür. Bu ayrımı yapmak özellikle sosyal medya çağında önemlidir. Çünkü siyasi bir vaat, birkaç saniyelik bir video içerisinde sanki ertesi gün uygulanacak bir devlet kararıymış gibi sunulabilmektedir. Oysa siyaset bilimi açısından “bir siyasi aktörün talebi” ile “devlet politikası” birbirinden tamamen farklı kategorilerdir.

Bununla birlikte, bu açıklamaları “zaten iktidarda değiller” diyerek önemsizleştirmek de büyük bir hata olur. Çünkü asıl önemli olan yalnızca bu politikaların yarın uygulanıp uygulanmayacağı değildir. Asıl dikkat edilmesi gereken, birkaç yıl önce Almanya siyasetinin marjında bulunan bazı düşüncelerin bugün milyonlarca seçmenin desteğini alabilecek ölçüde normalleşmeye başlamasıdır. Ve bana göre Avrupa açısından asıl alarm veren gelişme tam olarak budur.

Almanya neden bu kadar önemli?

Almanya sıradan bir Avrupa devleti değildir. Almanya, Avrupa Birliği’nin ekonomik ağırlık merkezlerinden biri olmasının yanı sıra, Avrupa bütünleşmesinin tarihsel taşıyıcılarından biridir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan Avrupa düzeninin temel düşüncelerinden biri, Almanya ve Fransa başta olmak üzere Avrupa devletlerinin ekonomik ve siyasal olarak birbirlerine bağlanmasıydı.

Bu nedenle, Avrupa bütünleşmesi yalnızca ekonomik bir proje olarak ortaya çıkmadı. Aynı zamanda savaşlarla parçalanmış Avrupa kıtasında kalıcı barışın kurumsallaştırılması girişimiydi. Kömür ve çelikle başlayan ekonomik iş birliği zaman içerisinde ortak pazara, Avrupa Birliği’ne, Schengen alanına ve ortak para birimi euroya kadar uzandı. Bu sistemin merkezindeki ülkelerden biri ise daima Almanya oldu.

Dolayısıyla, Almanya’nın Avrupa bütünleşmesinin temel sütunlarından uzaklaşmasının tartışılmaya başlanması bile yalnızca Alman iç politikasının meselesi değildir. Bu, doğrudan doğruya Avrupa projesinin geleceğinin tartışılması anlamına gelir. Çünkü Avrupa’nın ekonomik motorlarından biri ortak para birimini sorgulamaya başlıyorsa, Avrupa’nın merkez ülkelerinden biri sınırların yeniden kalıcı biçimde güçlendirilmesini savunuyorsa ve Avrupa’nın en güçlü devletlerinden birinde ulusal egemenliğin Brüksel karşısında yeniden tesis edilmesini isteyen siyasi hareketler güç kazanıyorsa, artık karşımızda geçici bir seçim tartışmasından daha büyük bir dönüşüm bulunmaktadır.

Asıl tartışma euro değil, egemenliktir

İlk bakışta mesele euro gibi görünebilir. Ancak bana göre tartışmanın merkezindeki gerçek kavram paradır değil, egemenliktir. Avrupa Birliği esas itibarıyla egemenliğin belirli alanlarda paylaşılması üzerine kurulmuştur. Üye devletler ulusal egemenliklerinden tamamen vazgeçmezler; ancak ticaret, rekabet, para politikası, sınırların yönetimi ve çeşitli hukuki alanlarda karar verme yetkisinin bir bölümünü ortak kurumlarla paylaşırlar.

Euro bunun en güçlü örneklerinden biridir. Bir devletin kendi para biriminden vazgeçmesi yalnızca ekonomik bir tercih değildir. Para basma yetkisi tarihsel olarak devlet egemenliğinin en güçlü sembollerinden biridir. Almanya markından vazgeçip euroya geçtiğinde ekonomik olduğu kadar siyasal bir tercihte de bulunmuştur. Dolayısıyla bugün “eurodan çıkalım” demek yalnızca başka bir para birimine geçelim demek değildir. Bu söylemin arkasında şu düşünce bulunmaktadır: Ulusal karar alma yetkisini yeniden ulusal devlete döndürelim.

Benzer durum Schengen için de geçerlidir. Schengen, yalnızca pasaport kontrolünün kaldırılması değildir. Avrupa vatandaşlarının gündelik yaşamlarında Avrupa bütünleşmesini somut olarak deneyimledikleri en önemli mekanizmalardan biridir. Bir Alman vatandaşının Fransa’ya, Hollanda’ya, Belçika’ya veya Avusturya’ya sınır kontrolüne takılmadan geçebilmesi, Avrupa fikrinin günlük hayattaki en görünür sonuçlarından biridir. Dolayısıyla, sınırların yeniden güçlendirilmesini savunmak da teknik bir güvenlik politikası tartışmasından ibaret değildir. Bu, aynı zamanda Avrupa’nın nasıl bir siyasi alan olması gerektiğine ilişkin ideolojik bir tartışmadır.

Yeni siyasi fay hattı: Sağ-sol ayrımının ötesinde

Uzun yıllar Avrupa siyasetini anlamak için kullanılan temel ayrım sağ ve soldu. Sosyal demokratlar, muhafazakârlar, liberaller ve daha sonra yeşiller arasındaki rekabet Avrupa siyasetinin temel eksenini oluşturuyordu. Ancak bugün bu ayrımın yanına giderek daha güçlü başka bir fay hattı ekleniyor: Ulusüstü bütünleşme mi, ulusal egemenlik mi?

Bir tarafta Avrupa Birliği’nin daha fazla bütünleşmesini savunanlar bulunuyor. Diğer tarafta ise Brüksel’in yetkilerinin azaltılmasını, sınırların daha güçlü kontrol edilmesini, göç politikalarının ulusal hükümetler tarafından belirlenmesini ve ekonomik kararların yeniden ulusal başkentlere dönmesini isteyen hareketler güç kazanıyor. AfD, bu dönüşümün Almanya’daki en görünür temsilcilerinden biridir.

Fakat Avrupa genelindeki tabloya baktığımızda meselenin yalnızca Almanya’ya özgü olmadığını görüyoruz. Avrupa’nın farklı ülkelerinde egemenlik, göç, sınırlar, kimlik ve Avrupa Birliği kurumlarının yetkileri üzerine benzer tartışmalar yürütülüyor. Dolayısıyla, AfD’nin yükselişi Avrupa genelinde ortaya çıkan daha geniş bir siyasal dönüşümün Almanya’daki tezahürü olarak da okunmalıdır.

AfD neden yükseliyor?

Burada üzerinde özellikle durulması gereken soru şudur: “AfD neden giderek daha fazla seçmenden destek alıyor?” Bu soruya verilecek en kolay cevap, bütün seçmenleri ideolojik bir etiket altında toplamaktır. Fakat akademik açıdan en kolay cevap her zaman en açıklayıcı cevap değildir. Bir siyasi hareket milyonlarca insanın desteğini alıyorsa, yalnızca o partinin ne söylediğine değil, seçmenin neden o söyleme yöneldiğine de bakmak gerekir.

Ekonomik güvensizlik, enflasyon ve hayat pahalılığı, enerji maliyetleri, sanayinin geleceğine ilişkin kaygılar, göç politikaları, güvenlik tartışmaları, konut sorunu, sosyal devlet üzerindeki baskılar ve geleneksel siyasi partilere duyulan güvensizlik birbirinden bağımsız meseleler değildir. Bunların tamamı seçmenin siyasal davranışını şekillendirebilir.

Bu nedenle, Avrupa’da popülist ve egemenlikçi hareketlerin yükselişini yalnızca liderlerin kullandığı sert söylemler üzerinden okumak eksik kalacaktır. Asıl soru, o söylemlerin neden toplumsal karşılık bulduğudur. Siyaset biliminin görevi de tam burada başlamaktadır. Bir seçmene “Neden böyle oy veriyorsun?” diye kızmak yerine, “Bu seçmeni buraya getiren ekonomik, toplumsal ve siyasal koşullar nelerdir?” diye sormamız gerekir. Çünkü siyasal davranış boşlukta oluşmaz.

Göç meselesi artık Avrupa siyasetinin merkezinde

AfD tartışmasının göçten bağımsız ele alınması da mümkün değildir. Almanya, son yıllarda Avrupa’nın göç tartışmasının merkezindeki ülkelerden biri oldu. Burada göç konusunun son derece dikkatli değerlendirilmesi gerekiyor. Göçmenlerin tamamını güvenlik problemi olarak görmek hem bilimsel, hem toplumsal açıdan yanlış olur. Aynı şekilde göç politikalarının yarattığı entegrasyon, kamu hizmetleri, konut, eğitim ve sosyal uyum sorunlarının konuşulmasını otomatik biçimde yabancı düşmanlığı olarak değerlendirmek de sağlıklı değildir.

Demokratik siyasetin görevi bu iki uç yaklaşım arasında rasyonel bir politika alanı oluşturabilmektir. Fakat merkez partiler bu alanı oluşturmakta başarısız olduğunda, göç tartışmasının kontrolü daha radikal siyasi aktörlere geçmektedir. Bugün Avrupa siyasetinde yaşanan sorunlardan biri de budur. Toplumların kaygıları uzun süre siyasal sistem tarafından yeterince temsil edilmediğinde, seçmen daha sert cevaplar veren siyasi hareketlere yönelebilmektedir. Bu nedenle, AfD’nin yükselişini anlamaya çalışırken yalnızca AfD’ye bakmak yeterli değildir. Aynı zamanda Almanya’nın geleneksel siyasi partilerinin neden belirli seçmen gruplarını kaybettiğini de sormak gerekir.

Eurodan çıkmak gerçekten bu kadar kolay mı?

Siyasi söylem ile ekonomik gerçeklik arasındaki mesafe burada oldukça büyüktür. Bir mitingde “eurodan çıkacağız” demek kolaydır. Ancak Avrupa’nın en büyük ekonomilerinden birinin ortak para sisteminden ayrılması son derece karmaşık ekonomik, hukuki ve siyasi sonuçlar doğuracaktır. Bankacılık sisteminden şirket sözleşmelerine, devlet borçlarından vatandaşların tasarruflarına, ihracattan ithalata kadar çok geniş bir ekonomik alanın yeniden düzenlenmesi gerekir. Almanya’nın ekonomik yapısı Avrupa iç pazarıyla son derece derin biçimde bütünleşmiştir. Alman şirketlerinin Avrupa’daki üretim zincirleri, tedarik ağları ve ticari ilişkileri düşünüldüğünde, böyle bir dönüşümün yalnızca “eski para birimine dönmek” kadar basit olmadığı açıktır.

Ayrıca Almanya’nın eurodan çıkmasının yalnızca Almanya üzerinde değil, ortak para biriminin tamamı üzerinde yaratacağı güven sorunu da hesaba katılmalıdır. Çünkü euro yalnızca ekonomik büyüklük üzerine değil, aynı zamanda güven üzerine kuruludur. Piyasalar gelecekte hangi ülkelerin sistem içerisinde kalacağı konusunda şüphe duymaya başladığında bunun ekonomik etkileri siyasi karar alınmadan bile ortaya çıkabilir. Bu nedenle bu tür açıklamalar yalnızca seçim kampanyasının söylemleri değildir; beklentileri etkileyebilecek ekonomik mesajlardır.

Schengen’den uzaklaşmanın görünmeyen maliyeti

Benzer şekilde sınırların yeniden kalıcı biçimde kontrol edilmesi de yalnızca “sınır güvenliği” açısından değerlendirilemez. Her gün Avrupa sınırlarından binlerce kamyon, çalışan, turist ve öğrenci geçmektedir. Özellikle Almanya gibi Avrupa’nın merkezinde bulunan bir ekonomi açısından sınır geçişlerinin yavaşlaması lojistik maliyetlerinden üretim zincirlerine kadar çok geniş sonuçlar doğurabilir. Schengen’in ekonomik değeri çoğu zaman fark edilmez. Çünkü başarılı sistemlerin avantajları gündelik hayatın doğal parçası hâline geldiğinde görünmez olur. İnsanlar sınırda beklemedikleri günü ekonomik kazanım olarak hesaplamazlar. Bir şirket, kamyonunun üç ayrı sınırda saatlerce beklememesini her gün Avrupa bütünleşmesinin faydası olarak düşünmez. Fakat bu sistem ortadan kalktığında maliyet birden görünür hâle gelir. Dolayısıyla, Schengen meselesini değerlendirirken güvenlik ile ekonomik hareketlilik arasında ciddi bir denge kurulması gerekir.

Avrupa Birliği açısından domino etkisi

Almanya gibi bir ülkenin Avrupa bütünleşmesinin temel kurumlarını sorgulamaya başlamasının bir başka önemli sonucu psikolojik ve siyasi domino etkisi olabilir. Avrupa Birliği yalnızca anlaşmalarla ayakta duran bir yapı değildir. Aynı zamanda ortak geleceğe ilişkin siyasi iradeyle ayakta durmaktadır. Eğer Avrupa’nın en güçlü ülkelerinden birinde “Bu sistemden çıkmak bizim için daha iyi olabilir” düşüncesi kitlesel destek kazanmaya başlarsa, başka ülkelerdeki benzer hareketler açısından da önemli bir meşruiyet alanı oluşabilir. Bu nedenle Almanya’daki tartışma Almanya’yla sınırlı değildir. Paris bunu izler. Roma izler. Varşova izler. Viyana izler. Brüksel ise çok daha dikkatli izler. Çünkü Almanya’daki siyasi merkezin yön değiştirmesi, Avrupa’daki güç dengelerini doğrudan etkileyebilir.

Türkiye açısından neden önemli?

Bütün bunların Türkiye’yi ilgilendirmediğini düşünmek de mümkün değildir. Almanya, Türkiye’nin en önemli ekonomik ve siyasi muhataplarından biridir. Bunun yanında Almanya’da milyonlarca Türkiye kökenli insan yaşamaktadır. Dolayısıyla, Almanya’daki göç politikalarının sertleşmesi, vatandaşlık ve entegrasyon tartışmalarının değişmesi veya Schengen sistemine ilişkin radikal kararların gündeme gelmesi Türkiye açısından doğrudan sonuçlar yaratabilir. Ticaret, turizm, vize politikaları, iş gücü hareketliliği ve Almanya’daki Türk toplumunun siyasi ve toplumsal konumu bu dönüşümden etkilenebilecek alanlardan yalnızca birkaçıdır.

Bu nedenle Türkiye’de Almanya’daki siyasi gelişmeleri yalnızca “Avrupa’da aşırı sağ yükseliyor” başlığıyla takip etmek yeterli değildir. Daha derin bir stratejik okuma yapılmalıdır. Almanya’nın Avrupa politikasında yaşanabilecek yapısal bir dönüşüm, Türkiye-AB ilişkilerinin gelecekteki çerçevesini de değiştirebilir.

Merkez siyasetin krizi

Bana göre tartışmanın belki de en önemli taraflarından biri budur. Radikal siyasi hareketlerin yükselişi kadar, merkez siyasetin neden zayıfladığına bakmamız gerekiyor. Demokratik sistemlerde seçmenin önemli bir kısmı mevcut siyasi partilerin sorunlarına çözüm üretmediğine inanmaya başladığında siyasi boşluk oluşur. Ve siyasette boşluk uzun süre boş kalmaz. Birileri mutlaka doldurur. Bu nedenle, Avrupa’nın geleneksel partileri açısından asıl mesele AfD seçmenini yalnızca eleştirmek değil, o seçmenin neden kendilerinden uzaklaştığını anlayabilmektir.

Ekonomik kaygılara cevap verilemiyorsa, göç politikası konusunda toplumla güven ilişkisi kurulamıyorsa, vatandaş siyasi kararların kendisinden uzak ve teknokratik kurumlar tarafından alındığını düşünüyorsa, sistem karşıtı söylemlerin güçlenmesi şaşırtıcı değildir. Burada Avrupa Birliği açısından da ciddi bir demokratik meşruiyet sorusu ortaya çıkmaktadır.Vatandaş Avrupa kurumlarının kendi günlük sorunlarına çözüm ürettiğine inanıyor mu? Yoksa Brüksel’i giderek daha uzak bir bürokratik merkez olarak mı görüyor? Bu sorunun cevabı Avrupa bütünleşmesinin geleceği açısından eurodan bile daha önemlidir.

Avrupa’nın önündeki esas soru

Bugün tartışmanın merkezinde Alice Weidel bulunabilir. Yarın başka bir siyasi lider bulunacaktır. İsimler değişebilir. Partiler değişebilir. Seçim sonuçları değişebilir. Fakat altında yatan yapısal tartışma ortadan kalkmayacaktır. Avrupa’nın önündeki temel mesele şudur: Ulus-devlet ile ulusüstü Avrupa arasında nasıl bir denge kurulacaktır? Avrupa daha fazla bütünleşmeye mi gidecek? Yoksa üye devletler yetkilerini yeniden ulusal başkentlere mi çekmeye başlayacak? Ortak para güçlenecek mi? Yoksa ekonomik egemenlik tartışmaları mı büyüyecek? İç sınırlar açık kalacak mı? Yoksa güvenlik ve göç gerekçeleriyle sınırlar yeniden siyasi önem mi kazanacak? Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız sorular değildir. Hepsi aynı büyük dönüşümün parçalarıdır.

Sonuç: Mesele yalnızca AfD değil, Avrupa’nın geleceğidir

Ben bu nedenle Alice Weidel’in açıklamalarını yalnızca bir Alman siyasetçinin sert söylemleri olarak değerlendirmiyorum. Bana göre bu açıklamalar, Avrupa’nın içerisinde büyüyen daha derin bir siyasal sorgulamanın göstergelerinden biridir. Bugün AfD iktidarda olmayabilir. Almanya yarın eurodan çıkmayabilir. Schengen yarın sona ermeyebilir. Fakat siyaset biliminde bazen gerçekleşen olaylardan önce, hangi fikirlerin artık konuşulabilir hâle geldiğine bakmak gerekir. Çünkü siyasi dönüşümler çoğu zaman önce düşünce dünyasında başlar. Daha sonra söyleme dönüşür. Ardından siyasi programa girer. Sonra seçmen desteği kazanır. Ve uygun koşullar oluştuğunda devlet politikasına dönüşebilir. Bu nedenle asıl mesele “Almanya yarın eurodan çıkacak mı?” sorusu değildir. Bence sormamız gereken daha önemli soru şudur: Almanya’da ve Avrupa’nın geri kalanında neden giderek daha fazla insan böyle bir ihtimali tartışmaya değer buluyor?

Bu sorunun cevabını bulmadan Avrupa’daki siyasi dönüşümü anlamamız mümkün değildir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın temel hedefi sınırları aşmak, ekonomik bağımlılık yaratarak savaş ihtimalini azaltmak ve ortak kurumlar aracılığıyla kıtanın geleceğini birlikte inşa etmekti. Bugün ise Avrupa yeniden sınırları, ulusal kimliği, egemenliği ve devletin yetkilerini tartışıyor. Belki de içinde bulunduğumuz dönemin en büyük siyasi paradoksu budur: Avrupa, tarihinin en ileri bütünleşme seviyelerinden birine ulaştığı anda, aynı zamanda bu bütünleşmenin sınırlarını da hiç olmadığı kadar güçlü biçimde sorgulamaya başlamıştır.

Bu nedenle Almanya’daki gelişmeleri yalnızca Berlin’den okumamak gerekir. Berlin’de başlayan bir siyasi değişimin Paris’te, Brüksel’de, Roma’da, Varşova’da ve elbette Ankara’da karşılığı olacaktır. Çünkü Avrupa projesinin merkezindeki ülke değişmeye başladığında, Avrupa’nın geri kalanının aynı kalması beklenemez. Ve belki de önümüzdeki on yılın en önemli Avrupa tartışması “Birliğe hangi ülkeler katılacak?” sorusu olmayacaktır. Çok daha temel bir soruyla karşı karşıya kalabiliriz: Avrupa toplumları ortak bir siyasi gelecek içerisinde daha fazla bütünleşmek mi istiyor, yoksa ulusal egemenliğin yeniden güçlendiği bir Avrupa’ya mı yöneliyor?

Bu soruya verilecek cevap yalnızca euronun veya Schengen’in geleceğini belirlemeyecek. Aynı zamanda bizim bildiğimiz anlamıyla Avrupa fikrinin geleceğini de belirleyecektir.

Dr. Hande ORTAY

Akademisyen, KTO Karatay Üniversitesi

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.