TÜRKİYE-LİBYA DENİZ YETKİ ALANLARI MUTABAKATININ ONAYLANMASI: DOĞU AKDENİZ’DE YENİ DENGELER VE OLASI SENARYOLAR

upa-admin 23 Ekim 2026 75 Okunma 0
TÜRKİYE-LİBYA DENİZ YETKİ ALANLARI MUTABAKATININ ONAYLANMASI: DOĞU AKDENİZ’DE YENİ DENGELER VE OLASI SENARYOLAR

Giriş

Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisi’nin 20 Ekim 2026’da, Türkiye ile Libya arasında 2019’da imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakatı kabul etmesi, Doğu Akdeniz’de yıllardır süren deniz hukuku ve enerji rekabetine yeni bir boyut kazandırmıştır. Bu karar, yalnızca Türkiye ile Libya arasındaki ikili ilişkilere dair teknik ya da hukukî bir gelişme değildir. Aynı zamanda, Libya’daki rakip siyasal merkezlerin Türkiye ile ilişkilerinde yaşanan değişimi, Doğu Akdeniz’deki bölgesel ittifakların kırılganlığını ve Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde çözülmemiş başlıkların yeniden gündeme gelme ihtimalini ortaya koymaktadır.

Kararın zamanlaması da dikkat çekicidir. Türkiye ile Fransa’nın savunma ve güvenlik alanında iş birliğini derinleştirmeyi amaçlayan bir yol haritası üzerinde uzlaşmasının hemen ardından Libya’daki gelişmenin yaşanması, Doğu Akdeniz’deki eski rekabet kalıplarının ne ölçüde değiştiği sorusunu gündeme getirmiştir. 2019–2021 döneminde Türkiye ile Yunanistan arasındaki deniz yetki alanları ve enerji araştırmaları gerilimi, Fransa’nın Atina’ya verdiği siyasi ve askerî destekle daha geniş bir bölgesel krize dönüşmüştü. Ancak bugün Paris ile Ankara arasında savunma diyaloğu kuruluyor; Yunanistan ve Kıbrıs ile yaşanan sorunlar ise devam ediyor. Bu nedenle, artık temel soru, 2026’daki gelişmenin 2020’deki türden bir askerî ve diplomatik tırmanmayı yeniden üretip üretmeyeceğidir.

Bu yazı, Libya Temsilciler Meclisi’nin kararının anlamını, AB’nin ve Yunanistan’ın tepkisini, Türkiye-Fransa ilişkilerindeki yeni dönemin sınırlarını ve Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin mevcut seyrini birlikte ele alarak önümüzdeki döneme ilişkin olası senaryoları değerlendiriyor. Burada “Hafter hükümetinin onayı” ifadesi yerine, daha doğru ve kurumsal açıdan daha açık olan “Hafter’in nüfuz sahibi olduğu doğu Libya’daki Temsilciler Meclisi’nin kararı” ifadesini kullanmak gerekir. Çünkü Libya’nın doğusunda askerî ve siyasî gücü elinde bulunduran Halife Hafter, Libya’nın uluslararası düzeyde tanınan Devlet Başkanı ya da anlaşmayı imzalayan hükümetin Başkanı değildir. Karar, doğudaki Temsilciler Meclisi’nin kurumsal kararıdır; Hafter’in siyasî ve askerî nüfuzu nedeniyle bu kararın arkasında doğu Libya’daki güç dengelerinin yattığı söylenebilir.

2019 mutabakatı ve 2026’daki kararın anlamı

Türkiye ile Libya’nın Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında 2019’da imzalanan deniz yetki alanları mutabakatı, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı iddialarını Libya ile kurduğu bir sınırlandırma hattı üzerinden temellendirme girişimiydi. Mutabakat, Türkiye ve Libya’nın kıyı projeksiyonlarını esas alan bir deniz sınırı anlayışına dayanıyor; Yunanistan ise Girit ve diğer Yunan adalarının deniz yetki alanı oluşturma kapasitesinin bu sınırlandırmada yeterince dikkate alınmadığını savunuyordu. Dolayısıyla, anlaşmazlığın merkezinde yalnızca iki ülkenin kıyıları arasındaki çizginin nereden geçeceği değil, adaların kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge oluşturma etkisinin ne ölçüde olacağına ilişkin farklı hukukî yorumlar da bulunuyor.

Mutabakatın imzalanması 2019’da bölgesel siyaseti hızla etkiledi. Atina, Ankara’nın hamlesini Yunanistan’ın deniz yetki alanlarını ve adaların haklarını devre dışı bırakan bir adım olarak değerlendirdi. Türkiye ise, anlaşmanın uluslararası hukuk ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde iki ülkenin karşılıklı haklarını koruduğunu savundu. Bu karşıt yorumlar, 2020’de Oruç Reis araştırma gemisinin faaliyetleri ve Yunan-Türk deniz unsurlarının aynı bölgede bulunmasıyla deniz sahasında somut bir gerilime dönüştü. 2026’daki Temsilciler Meclisi kararı ise 2019 mutabakatının yeni bir anlaşma olarak imzalanması anlamına gelmiyor. Türkiye Dışişleri Bakanlığı mutabakatın 2019’dan beri yürürlükte olduğunu vurgularken, doğu Libya’daki meclisin kabulünü Libya içindeki siyasi desteğin genişlemesi olarak değerlendirdi.

Bu ayrım önemlidir. 2026’daki karar, mutabakatın Libya içinde daha geniş bir siyasi zemine oturduğuna dair bir mesaj veriyor. Daha önce anlaşmaya karşı çıkan doğu Libya’daki Temsilciler Meclisinin tutum değiştirmesi, Türkiye’nin Libya’da yalnızca Trablus yönetimiyle ilişki kuran bir aktör olmaktan uzaklaşarak ülkenin doğusundaki güç merkezleriyle de temas kurduğunu gösteriyor. Associated Press’in haberine göre, meclis, Türkiye ile ilişkilerin kesilmesi yönündeki 2020 tarihli kararını da geri aldı; hem doğudaki aktörler, hem Trablus yönetimi son kararı olumlu karşıladı. Böylece, anlaşmanın Libya siyasetindeki kabul zemini genişlemiş görünse de, Libya’nın iki ayrı yönetim merkezi ve bölünmüş kurumları ortadan kalkmamıştır.

Bu durum Türkiye açısından birkaç farklı anlam taşıyor. Birincisi, Ankara’nın Libya’daki diplomatik manevra alanı genişliyor. İkincisi, Türkiye ile doğu Libya arasındaki temasların gelişmesi, geçmişteki karşıtlığın yerini daha pragmatik bir ilişki biçiminin aldığını gösteriyor. Üçüncüsü, deniz yetki alanları mutabakatının yalnızca Trablus’taki yönetimin tercihi olmadığını, Libya’nın doğusundaki önemli bir siyasi kurum tarafından da kabul edildiğini gösteren bir argüman kurulmasına imkân veriyor. Bununla birlikte, bu gelişme, Libya’nın bölünmüş yapısını çözmüyor; doğudaki meclisin kararı, ülkenin tüm kurumlarının birleştiği ve tek bir ulusal iradenin ortaya çıktığı anlamına gelmiyor.

Ayrıca meclis kararının üçüncü ülkeler üzerindeki etkisini sınırlı değerlendirmek gerekir. Türkiye ile Libya arasındaki ikili bir mutabakatın Libya’nın doğusunda kabul edilmesi, Yunanistan’ın veya Kıbrıs’ın bu mutabakatı tanımasını zorunlu kılmaz. Bir anlaşmanın taraflar arasındaki siyasi meşruiyetinin güçlenmesi ile üçüncü devletlerin deniz yetki alanlarına ilişkin iddialarının ortadan kalkması farklı meselelerdir. Bu nedenle, karar, Türkiye’nin diplomatik anlatısını güçlendirebilir, ancak Doğu Akdeniz’deki hukukî ve siyasi uyuşmazlığı tek taraflı biçimde çözemez.

AB’nin ve Yunanistan’ın tepkisi

Avrupa Birliği’nin tepkisi hızlı ve belirgin oldu. Avrupa Konseyi Başkanı António Costa ile Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Temsilciler Meclisi’nin kararını “derin üzüntüyle” karşıladıklarını açıkladı. AB liderleri, mutabakatın üçüncü devletlerin egemen haklarını ihlal ettiğini, deniz hukukuna aykırı olduğunu ve hükümsüz olduğunu savunarak Yunanistan ve Kıbrıs’la dayanışma mesajı verdi. AB Yüksek Temsilcisi adına yapılan açıklamada, mutabakatın üçüncü ülkeler üzerinde hukukî sonuç doğuramayacağı da belirtildi. Böylece, AB, 2019’dan beri sürdürdüğü çizgiyi korudu: Türkiye-Libya mutabakatını tanımıyor ve bu konuda Yunanistan ile Kıbrıs’ın itirazlarına siyasi destek veriyor.

AB açıklamalarının tonu sert olsa da, henüz bir yaptırım kararı alınmamış veya Türkiye’ye yönelik yeni bir cezalandırıcı tedbir ilan edilmemiştir. Avrupa Komisyonu sözcüsü, gelişmenin etkilerinin üye devletlerle birlikte değerlendirildiğini belirtirken, önceliğin diyalog, gerilimin azaltılması ve bölgesel istikrar olduğunu vurguladı. AB’nin Türkiye ile temaslarında konuyu gündeme getirmesi beklenebilir; ancak ilk aşamada bu tepkinin siyasi ve diplomatik düzeyde kalması daha olası görünüyor. Burada önemli olan, AB’nin “mutabakat hükümsüzdür” şeklindeki açıklamasının kendi siyasi ve hukukî pozisyonunu ifade etmesi; tartışmanın bütün tarafların kabul ettiği bağlayıcı bir uluslararası yargı kararıyla sonuçlandığı anlamına gelmemesidir.

Atina’nın tepkisi ise daha doğrudan ve daha sertti. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, Libya Temsilciler Meclisi kararının mutabakatın “hukuka aykırı, hükümsüz ve temelsiz” niteliğini değiştirmediğini savundu. Atina’nın temel iddiası, Türkiye ile Libya’nın söz konusu deniz alanında karşılıklı veya bitişik kıyılara sahip olmadığı, bu nedenle yapılan sınırlandırmanın Yunan adalarının deniz yetki alanı haklarını göz ardı ettiği yönünde. Yunanistan ayrıca uluslararası ortaklarına bilgi verdiğini ve egemenlik haklarını korumak için gerekli tedbirleri alacağını açıkladı. Bu dil, karara yalnızca hukukî bir itiraz değil, aynı zamanda gelecekteki adımlar açısından siyasi bir uyarı niteliği de taşıyor.

Kararın ardından, Atina ile Kahire’nin Yunanistan-Mısır deniz yetki alanı anlaşmasının doğuya doğru genişletilmesi ihtimalini görüşmeye başlaması da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Yunanistan ve Mısır’ın 2020’de imzaladığı anlaşma, Türkiye-Libya mutabakatıyla örtüşen alanlar ve karşıt deniz yetki alanı yorumları bakımından daha geniş bir bölgesel rekabetin parçasıydı. Atina-Kahire görüşmeleri, Libya kararına verilecek olası karşılığın ilk aşamada diplomatik ve hukukî kanallar aracılığıyla yürütülebileceğini gösteriyor. Bu tür adımlar, doğrudan askerî bir tırmanma anlamına gelmez; ancak tarafların birbirlerinin deniz yetki alanı tezlerini sınırlandırmaya çalışması, bölgede yeni karşılıklı itirazlar ve diplomatik nota trafiği doğurabilir.

Kıbrıs da tartışmanın önemli unsurlarından biri. Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye-Libya mutabakatını hukuka aykırı ve geçersiz gördüğünü açıkladı; AB de Yunanistan’la birlikte Kıbrıs’a dayanışma mesajı verdi. Bu nedenle, mesele, Türkiye-Yunanistan ikili ilişkileriyle sınırlı değil. AB üyeliği nedeniyle Kıbrıs’ın itirazı, Yunanistan’ın pozisyonunu Avrupa düzeyinde desteklemesine imkân veriyor. Türkiye-Libya mutabakatının kabulü, Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan arasında olduğu kadar Türkiye ile AB arasındaki siyasi temasların da gündeminde kalacaktır.

2019–2021 dönemine benzerlik: Denizde yanlış hesaplama riski

Bugünkü gelişmenin 2019–2021 dönemini hatırlatmasının temel nedeni, tartışmanın yeniden deniz yetki alanları, enerji araştırmaları ve askerî unsurların sahadaki varlığı etrafında şekillenmesidir. 2020’de Oruç Reis’in araştırma faaliyetleri sırasında Türk ve Yunan savaş gemilerinin aynı deniz sahasında bulunması, sözlü ve diplomatik gerilimin operasyonel bir krize dönüşebileceğini göstermişti. Ağustos 2020’de Yunan ve Türk fırkateynleri arasında çarpışmayla sonuçlanan olay, teknik bir deniz temasının ne kadar hızlı bir şekilde siyasi bir kriz başlığına dönüşebileceğinin bir örneğiydi. SIPRI’nin dönem değerlendirmesi, araştırma gemisinin faaliyetlerinin ve bu faaliyetlere eşlik eden savaş gemilerinin Doğu Akdeniz’deki gerginliğin merkezinde yer aldığını vurguluyordu.

O dönemde gerilimi arttıran unsurlar yalnızca Türkiye ile Yunanistan arasındaki ikili anlaşmazlıklar değildi. Fransa, Yunanistan’la yakın ilişkileri doğrultusunda Doğu Akdeniz’de askerî varlığını arttırmış, bölgeye savaş gemisi ve savaş uçakları göndereceğini duyurmuştu. Fransa ile Türkiye arasındaki siyasi ilişkiler de Libya’daki karşıt pozisyonlar ve denizde yaşanan olaylar nedeniyle ciddi biçimde gerilmişti. NATO görevi kapsamında Fransız Courbet fırkateyni ile Türk gemileri arasında 2020’de yaşanan karşılaşma, tarafların olayın niteliği ve sorumluluğu konusunda farklı açıklamalar yaptığı bir kriz olarak kayda geçti. Fransa, Türk gemilerinin Courbet’i radar kilidine aldığı iddiasında bulunurken Türkiye bu suçlamayı reddetti. Olay, Türkiye-Fransa ilişkilerindeki güvensizliği arttırdı ve Paris’in Ankara’ya karşı daha sert bir tutum sergileyeceği endişesini güçlendirdi.

Bununla birlikte, 2026’daki koşullar 2020’deki koşullarla tamamen aynı değildir. Türkiye ile Yunanistan arasında siyasi diyalog kanalları açık kalmıştır. İki ülke lideri Şubat 2026’da Ankara’da yaptıkları görüşmelerde Ege ve Doğu Akdeniz’deki sorunları ele almış, anlaşmazlıkların diyalog ve uluslararası hukuk çerçevesinde görüşülmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu temaslar, temel anlaşmazlıkların çözüldüğü anlamına gelmez. Deniz sınırları, adaların deniz yetki alanları, hava sahası ve Kıbrıs gibi başlıklar varlığını sürdürüyor. Ancak liderler ve diplomatik kurumlar arasında görüşme kanallarının bulunması, bir krizin yanlış anlamalar nedeniyle hızla büyüme ihtimalini azaltabilir.

Aynı zamanda iki ülke arasındaki yumuşamanın sınırları da görülüyor. 2026’da Türkiye’nin Ege ve Akdeniz’de deniz parkları oluşturma planları, Kıbrıs ile Yunanistan arasında geliştirilmesi düşünülen denizaltı elektrik bağlantısı ve bu bağlantının araştırılması için yapılacak faaliyetler yeni tartışma başlıkları doğurdu. Yunanistan ile Kıbrıs’ın enerji ve altyapı iş birliği, Türkiye tarafından deniz yetki alanlarına ilişkin hak ve iddialarıyla bağlantılı olarak değerlendiriliyor. Böylece, Ankara ile Atina arasında üst düzey diyalog devam ederken, sahada ve kamuoyunda yeni anlaşmazlık konuları ortaya çıkabiliyor. Bu durum, “ilişkiler normalleşti” ifadesinin ihtiyatla kullanılması gerektiğini gösteriyor: normalleşme, uyuşmazlıkların çözülmesinden çok, uyuşmazlıkların daha düşük bir gerilim düzeyinde yönetilmesi anlamına geliyor.

Fransa ile savunma iş birliği neyi değiştiriyor?

Türkiye ile Fransa’nın 2026 Ekim ayında savunma ve güvenlik alanında bir yol haritası imzalaması, mevcut gelişmeler açısından önemli bir gelişme olarak öne çıkıyor. Açıklanan çerçevede düzenli savunma istişareleri, hibrit tehditlere karşı iş birliği, istihbarat paylaşımı, hava savunması alanında temaslar ve askerî sistemlerin birlikte çalışabilirliğinin geliştirilmesi gibi başlıklar yer alıyor. Türkiye Millî Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına dayanan haberlerde, iki ülkenin savunma alanındaki mevcut temaslarını daha kurumsal bir zemine taşıma ve düzenli hâle getirme hedefi vurgulanıyor. Bu nedenle, yol haritası, Türkiye-Fransa ilişkilerinde 2020’deki sert çatışma atmosferine kıyasla belirgin bir değişimi yansıtıyor.

Ancak bu gelişmeye gereğinden fazla anlam yüklemek de doğru olmaz. Savunma yol haritası, iki ülke arasında karşılıklı savunma yükümlülüğü doğuran bir ittifak belgesi değildir. Fransa’nın Yunanistan’la ilişkilerini sona erdirdiğini, Atina’nın Doğu Akdeniz’deki tezlerinden vazgeçtiğini veya Türkiye ile Fransa’nın Libya ve deniz yetki alanları konusunda aynı pozisyonda olduğunu göstermez. Fransa, Ankara ile savunma alanında daha fazla temas kurarken, Yunanistan’la savunma ilişkilerini ve Kıbrıs’la siyasi dayanışmasını sürdürebilir. Başka bir deyişle, Türkiye-Fransa yakınlaşması Paris’in Doğu Akdeniz’de artık Türkiye’yi destekleyeceği anlamına gelmiyor; yalnızca taraflar arasındaki iletişim ve iş birliği için daha fazla kanal açıldığını gösteriyor.

Bu çerçevede, Fransa’nın yeni rolü, 2020’de olduğu gibi doğrudan Yunanistan’ın askerî destekçisi olarak öne çıkmasından ziyade, Ankara ile Atina arasında gerilim yükseldiğinde farklı taraflarla iletişim kurabilen bir aktör olma ihtimalini güçlendiriyor. Ancak bu ihtimalin gerçekleşmesi, Fransa’nın savunma iş birliği yol haritasını somutlaştırmasına ve Doğu Akdeniz’deki krizlerde taraflardan biri gibi görünmekten kaçınmasına bağlı. Paris’in bölgesel politikası aynı zamanda Yunanistan, Kıbrıs, Mısır ve diğer ortaklarla ilişkilerinden etkilenmeye devam edecektir. Bu nedenle yol haritası, gerilim riskini ortadan kaldıran bir güvence değil; kriz yönetiminde kullanılabilecek ek bir diplomatik imkândır.

Önümüzdeki döneme ilişkin senaryolar

Kontrollü diplomatik ve hukukî gerilim: Kısa vadede en olası senaryo, gerilimin diplomatik ve hukukî kanallarda sürmesi, ancak denizde doğrudan bir karşılaşmaya dönüşmemesidir. Yunanistan ve Kıbrıs, mutabakatı tanımadıklarını belirterek AB nezdinde destek aramayı ve Libya tarafına yönelik diplomatik girişimleri sürdürmeyi tercih edebilir. Türkiye ise, Temsilciler Meclisi kararını, mutabakatın Libya içindeki siyasi dayanağının genişlemesi olarak sunar ve anlaşmanın 2019’dan beri yürürlükte olduğunu vurgulamaya devam eder.

AB’nin mevcut açıklamaları, birlik içinde Türkiye-Libya mutabakatına yönelik güçlü bir itiraz bulunduğunu gösteriyor; ancak Komisyon sözcüsünün somut bir tedbir açıklamaması, kısa vadede yaptırımların kaçınılmaz olmadığına işaret ediyor. Bu senaryoda, Yunanistan, Mısır ve Kıbrıs’tan diplomatik açıklamalar ve uluslararası kurumlara başvurular gelir; Türkiye ise karşı açıklamalarla yanıt verir. Taraflar, deniz sahasında yeni ve tartışmalı bir sondaj veya araştırma faaliyetine başlamadığı sürece gerilim yönetilebilir düzeyde kalabilir. Bununla birlikte, siyasî söylemin sertleşmesi ve karşılıklı kamuoyu baskısı, tarafların geri adım atmasını zorlaştırabilir.

Yunanistan-Mısır hattında diplomatik ve hukukî karşı hamleler: İkinci senaryoda, Atina ile Kahire’nin 2020’deki deniz yetki alanı anlaşmasını genişletme veya yeni bir koordinasyon çalışması yürütme çabaları somutlaşır. Yunanistan, bu girişimleri uluslararası hukuka ve deniz hukukuna uygun bir karşılık olarak sunarken, Türkiye bunları kendi deniz yetki alanı iddialarını sınırlandırmaya yönelik siyasi bir hamle olarak değerlendirebilir. Böyle bir durumda, taraflar, BM’ye bildirimler, diplomatik nota alışverişi, enerji şirketlerine ruhsat verme veya araştırma faaliyetlerinin koordinatlarını yayımlama gibi adımlarla pozisyonlarını güçlendirmeye çalışabilir.

Bu senaryonun önemli özelliği, karşı hamlelerin doğrudan askerî olmak zorunda olmamasıdır. Deniz yetki alanlarının nasıl tanımlanacağına dair diplomatik ve hukukî mücadele, sahadaki askerî gerilim yükselmeden de uzun süre devam edebilir. Ancak tarafların birbirlerinin iddialarını fiilen sınamaya başlaması, araştırma gemileri ve savaş gemilerinin aynı bölgede bulunması riskini arttırır. Bu yüzden, Yunanistan-Mısır arasındaki görüşmeler yalnızca iki ülke arasındaki ikili ilişkiler açısından değil, Türkiye’nin deniz sahasındaki faaliyetlerine nasıl yanıt verileceği açısından da izlenmelidir. 22 Ekim’de bu yönde görüşmelerin gündeme gelmiş olması, bu senaryonun artık soyut bir ihtimal olmadığını gösteriyor.

Sınırlı deniz krizi ve yanlış hesaplama: Üçüncü senaryo, yeni bir araştırma veya sondaj faaliyetinin tartışmalı bir alanda başlatılması ve buna savaş gemileriyle eşlik edilmesi hâlinde ortaya çıkabilir. Yunanistan, kendi deniz yetki alanı içinde gördüğü bir faaliyete karşı diplomatik nota ve deniz devriyesiyle yanıt verebilir; Türkiye ise Libya mutabakatı veya kendi deniz yetki alanı tezleri doğrultusunda faaliyet yürütüldüğünü belirterek sahadaki gemilerine refakat sağlayabilir. Bu tür bir durumda, tarafların başlangıçta doğrudan bir çatışma niyeti olmayabilir. Ancak yakın mesafeli manevralar, telsiz uyarıları, radar takibi veya bir geminin diğerinin faaliyetini engelleme girişimi, krizin hızla büyümesine yol açabilir.

2020 deneyimi bu açıdan önemli bir uyarı niteliğindedir. O dönemde, NATO, Türkiye ve Yunanistan arasında deniz ve hava sahasında yaşanabilecek kazaların ve olayların önüne geçmek için askerî ayrıştırma mekanizmasının kurulmasına öncülük etmişti. Mekanizma, iki ülke arasında güvenli bir iletişim hattı oluşturmayı ve olayların kontrolden çıkmasını önlemeyi amaçlıyordu. Bugün benzer bir mekanizmanın ve askerî iletişim kanallarının varlığı, olası bir deniz krizinin yönetilmesinde önemli bir rol oynayabilir. Fakat NATO’nun böyle bir mekanizması, deniz yetki alanlarının nasıl sınırlandırılacağına ilişkin temel uyuşmazlığı çözemez. İşlevi, anlaşmazlığı ortadan kaldırmaktan ziyade, bir olayın silahlı çatışmaya dönüşmesini önlemektir.

Bu senaryoda, Türkiye-Fransa ilişkileri de dikkatle izlenmelidir. 2020’de Fransa’nın askerî varlığını artırması ve Yunanistan’a görünür destek vermesi, krizin boyutunu büyütmüştü. 2026’daki savunma yol haritası, Fransa’nın aynı şekilde hızlı ve açık bir askerî pozisyon almasını daha az olası hâle getirebilir; ancak böyle bir ihtimali tamamen ortadan kaldırmaz. Eğer bir deniz olayı yaşanır ve Yunanistan bunu kendi egemenlik haklarına yönelik bir müdahale olarak tanımlarsa, Paris’in Atina’ya siyasi destek vermesi beklenebilir. Buna karşılık, Türkiye ile Fransa arasında açık bir askerî karşılaşma veya sert bir karşılıklı suçlama yaşanması, bugün kurulan savunma diyaloğunu zorlaştırır. Bu nedenle, Fransa’nın krizin ilk günlerindeki açıklamaları ve sahadaki askerî hareketliliği, gerilimin bölgeselleşip bölgeselleşmediğini anlamak için önemli göstergeler olacaktır.

Libya’da Türkiye’nin doğu-batı ilişkilerini genişletmesi: Dördüncü senaryo, Türkiye’nin Temsilciler Meclisi kararı sonrasında Libya’nın doğusundaki ilişkilerini daha da geliştirmesidir. Böyle bir süreçte Türkiye, deniz yetki alanları mutabakatını Libya’nın yeniden inşası, enerji, altyapı, ticaret ve güvenlik alanlarındaki iş birliğiyle birlikte ele alabilir. Doğu Libya’daki aktörlerle ilişkilerin gelişmesi, Türkiye’nin ülkenin batısındaki yönetimle sınırlı kalmayan bir siyaset izlemesine ve doğu-batı arasındaki siyasi bölünmenin aşılmasına katkı sunmasına imkân verebilir.

Ancak bu yaklaşımın kalıcı sonuçlar doğurabilmesi, Libya’daki kurumsal bölünmenin derinleşmesine değil, ortak kurumların kurulmasına katkı sağlamasına bağlıdır. Türkiye’nin doğu Libya ile yakınlaşması, Trablus’la ilişkilerin zayıflaması veya taraflardan birini diğerine karşı destekleme şeklinde algılanırsa, Libya içindeki rekabeti arttırabilir. Bu durumda, Ankara, her iki yönetimle de ilişki kuran bir aktör olmaktan çıkarak Libyalı taraflar arasındaki güç mücadelesinin bir parçası hâline gelebilir. Bunun tersine, Türkiye’nin hem Trablus, hem doğu Libya’yla çalışması, mutabakatın uygulanmasını Libya’nın ortak siyasi iradesine ve kurumsal bütünlüğüne bağlayan bir tutuma dayanırsa daha istikrarlı sonuçlar üretebilir.

AB’nin dış müdahaleye karşı Libya’daki siyasi sürecin korunması gerektiğini vurgulaması da bu boyuta işaret ediyor. Libya’nın iki yönetim merkezine sahip olması, dış aktörlerin ayrı ayrı taraflarla anlaşma yapmasını kolaylaştırıyor; ancak bu durum, ülkenin yeniden birleşmesini zorlaştırma riski de taşıyor. Türkiye’nin doğu Libya’yla ilişkilerini genişletmesi bu nedenle tek başına olumlu ya da olumsuz olarak nitelendirilemez. Belirleyici olan, bu ilişkilerin Libya’da ortak kurumlar ve siyasi uzlaşma yönünde mi, yoksa mevcut güç merkezlerinin ayrı ayrı güçlendirilmesi yönünde mi kullanılacağıdır.

Gerilimin karşılıklı pazarlık aracına dönüşmesi: Beşinci senaryo, tarafların mutabakatı ve karşıt deniz yetki alanı iddialarını daha geniş bir müzakere sürecinde pazarlık unsuru olarak kullanmasıdır. Türkiye, Libya’daki siyasi desteğin genişlemesini Yunanistan ve AB ile daha kapsamlı bir Doğu Akdeniz diyaloğu için elini güçlendiren bir gelişme olarak sunabilir. Yunanistan ise, mutabakatın tanınmadığı yönündeki tutumunu korurken, enerji iş birliği, deniz güvenliği veya iki ülke arasındaki diğer meselelerde müzakereye açık olduğunu gösterebilir. Böyle bir senaryoda, tarafların hukukî görüşlerini hemen değiştirmesi beklenmez; ancak ihtilafı yönetmek amacıyla araştırma faaliyetlerinin sınırlandırılması, bilgilendirme mekanizmaları veya geçici temas düzenlemeleri konusunda uzlaşmaları mümkün olabilir.

Bu ihtimalin önünde ciddi engeller var. Yunanistan, Libya kararının geri alınmasını veya mutabakatın geçersiz sayılmasını talep etmeye devam edebilir. Türkiye ise, 2019’dan beri yürürlükte olan bir anlaşmayı geri çekme veya Libya’daki yeni siyasi desteği yok sayma yönünde bir adım atmayacaktır. Buna rağmen, deniz sınırlarının nihai çözümü kısa vadede mümkün olmasa bile, sahada gerilimi azaltacak geçici düzenlemeler yapılabilir. Tarafların 2026’da açık tuttuğu liderler düzeyindeki diyalog, bu tür bir yönetim mekanizmasının kurulabileceği bir zemin sunuyor. Fakat bu zemin, ancak her iki taraf da iç kamuoyuna “haklarından vazgeçmediğini” gösterebildiği ölçüde kullanılabilir.

Senaryoların olasılığı ve izlenmesi gereken göstergeler

Mevcut veriler ışığında en olası görünüm, yakın vadede diplomatik ve hukukî gerilimin sürmesi, ancak bunun doğrudan askerî çatışmaya dönüşmemesidir. Bunun nedeni, Libya Meclisi2nin kararının şu ana kadar denizde yeni bir sondaj veya araştırma faaliyetini başlatmamış olması; AB’nin açıklamalarında somut yaptırım yerine diyalog ve istikrar vurgusu yapması; Türkiye ve Yunanistan arasında liderler ve askerî kurumlar düzeyinde iletişim kanallarının bulunmasıdır. Buna karşılık, Yunanistan-Mısır arasında deniz yetki alanlarının doğuya genişletilmesi yönündeki görüşmeler, gerginliğin yalnızca sözlü açıklamalarla sınırlı kalmayabileceğini gösteriyor.

Önümüzdeki dönemde şu gelişmeler yakından izlenmelidir:

  • Türkiye veya Libya’nın mutabakatla ilişkilendirilen deniz sahalarında yeni arama, sondaj ya da ruhsatlandırma faaliyeti başlatması;
  • Yunanistan-Mısır deniz yetki alanı görüşmelerinin somut bir anlaşma veya koordinat duyurusuna dönüşmesi;
  • Yunanistan ve Kıbrıs’ın AB veya BM nezdinde yeni diplomatik girişimlerde bulunması;
  • Türkiye ile Fransa arasındaki savunma yol haritasının düzenli görüşmeler ve somut iş birliği adımlarıyla uygulanıp uygulanmaması;
  • Libya’nın doğusu ile batısı arasında mutabakatın uygulanmasına dair kurumsal eşgüdüm kurulup kurulmayacağı;
  • Deniz ve hava sahasındaki askerî temaslarda NATO’nun ayrıştırma kanallarının kullanılıp kullanılmadığı;
  • Atina ile Ankara arasındaki liderler düzeyindeki diyaloğun sürüp sürmediği ve teknik temasların yeni kriz başlıklarını kapsayıp kapsamadığı.

Bu göstergelerden özellikle ilk ikisi, diplomatik gerilimin sahadaki rekabete dönüşüp dönüşmeyeceğini anlamak açısından belirleyici olacaktır. Bir mutabakatın siyasi olarak kabul edilmesi ile o mutabakatın tartışmalı bir alanda fiilen uygulanması aynı şey değildir. Risk, ikinci aşamada, yani siyasi kararların gemi hareketleri, araştırma faaliyetleri veya karşılıklı deniz devriyeleriyle görünür hâle gelmesinde ortaya çıkar.

Sonuç

Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisi’nin 2019 Türkiye-Libya deniz yetki alanları mutabakatını kabul etmesi, Türkiye açısından önemli bir diplomatik kazanım ve Libya’daki ilişki ağının genişlemesi anlamına geliyor. Ancak bu karar, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları anlaşmazlığını sona erdirmiyor. AB, Yunanistan ve Kıbrıs mutabakata itirazlarını sürdürüyor; Atina ile Kahire’nin olası karşı hamleleri de tartışmayı daha geniş bir bölgesel rekabet alanına taşıyabilir. Dolayısıyla, gelişmenin başlıca etkisi, Türkiye’nin Libya içindeki siyasi desteğinin artması ve karşıt aktörlerin kendi pozisyonlarını yeniden teyit etmesidir.

2019–2021 döneminde yaşanan Türkiye-Yunanistan ve Türkiye-Fransa gerilimleriyle benzerlikler özellikle deniz yetki alanları, enerji araştırmaları ve savaş gemilerinin sahadaki varlığı bakımından belirgindir. O dönem, teknik bir deniz temasının diplomatik bir krize ve askerî tırmanma endişesine dönüşebileceğini göstermişti. Bugünkü koşullar ise bazı açılardan farklıdır: Türkiye ile Yunanistan arasında siyasi diyalog kanalları açıktır; Türkiye ile Fransa, savunma alanında kurumsal iş birliğini geliştirme yönünde adım atmıştır. Bu farklılıklar, benzer bir krizin önlenmesini garanti etmez; ancak tarafların gerilimi yönetmek için kullanabileceği ek mekanizmalar sağlar.

Bu nedenle en gerçekçi değerlendirme, “2020’de yaşananlar aynen tekrarlanacak” demek de, “Türkiye-Fransa yakınlaşması ve Yunanistan’la diyalog sayesinde sorun ortadan kalktı” demek de değildir. Yakın vadede diplomatik ve hukukî rekabetin devam etmesi daha olasıdır. Askerî tırmanma ihtimali, mutabakatın deniz sahasında fiilen uygulanması, Yunanistan-Mısır’ın karşı hamlelerinin somutlaşması ve askerî unsurların aynı bölgelerde karşı karşıya gelmesi hâlinde artacaktır. Türkiye-Fransa savunma iş birliği gerilimin seyrini yumuşatabilecek bir iletişim kanalı açsa da Paris’in Yunanistan ve Kıbrıs’la ilişkilerini değiştirmiş değildir.

Sonuçta asıl belirleyici olan, Temsilciler Meclisi kararının nasıl yorumlandığından çok, bu kararın ardından tarafların hangi somut adımları atacağıdır. Ankara’nın Libya’daki yeni siyasi desteğini Libya’nın doğu ve batısı arasında ortaklığı güçlendirmek için kullanması, Atina ve Kahire’nin karşılıklarını diplomatik kanallarda tutması ve Türkiye-Yunanistan arasındaki askerî iletişimin açık kalması, gerilimi kontrol altında tutabilir. Buna karşılık, tarafların deniz sahasında iddialarını fiilen test etmeye başlaması, 2019–2021 döneminde yaşanan risklerin yeniden ortaya çıkmasına neden olabilir. Şu aşamada benzer bir askerî krizin mümkün olduğu söylenebilir; ancak mevcut gelişmeler böyle bir krizi kaçınılmaz kılmaz.

Dr. Oğuzhan MANİOĞLU

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.