KİTAP ÖZETİ: “TÜRKİYE’DE MİLİTARİZM: ZİHNİYET, PRATİK VE PROPAGANDA”

upa-admin 25 Mayıs 2016 1.401 Okunma 0
KİTAP ÖZETİ: “TÜRKİYE’DE MİLİTARİZM: ZİHNİYET, PRATİK VE PROPAGANDA”

Yazar: Güven Gürkan Öztan.

Künye: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2014, 240 sayfa, ISBN: 978-605-395-291-2,

Bu adresten alınabilir; http://www.idefix.com/Kitap/Turkiyede-Militarizm/Guven-Gurkan-Oztan/Arastirma-Tarih/Politika-Arastirma/Turkiye-Politika-/urunno=0000000586295.

TÜRKİYE'DE MİLİTARİZM

Kitap kapağı

Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan Türklerin modernleşme çabaları, daha çok asker ve ordu ile özdeşleşerek günümüze kadar gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş evresinde devletin kurucu unsurlarının ordu mensuplarından oluşması ve yeni kurulan Cumhuriyet’in ulus-devlet modelini benimsemesi sonucunda, ülkenin siyasal kültüründe “ordu-millet” kavramı benimsenmiş ve ordu (Türk Silahlı Kuvvetleri-TSK), kendisini devletin bekası için çalışan en önemli kurum haline getirmiştir. Bu bağlamda, Güven Gürkan Öztan’ın “Türkiye’de Militarizm” adını verdiği eserinde çokça bahsettiği “milliyetçi-militarizm” kavramını vurgulamak yerinde olacaktır.

Güven Gürkan Öztan, temelde kurulan yeni Cumhuriyet’in modernleşme ülküsünün en çok Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından sahiplenildiğini söylemektedir. Halkı modern toplum haline getirmek için Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendisine böyle bir görev atfettiğinden bahseden yazar, ordunun çeşitli propaganda aygıtları ile toplum ile kendisini özdeşleştirdiğinden bahsederek, Türkiye’de ‘milliyetçi-militarist’ söylemin yarattığı algıyı tarihsel bağlamda incelemektedir.

Birinci Bölüm: Militarizm Çalışmaları ve Türkiye’de Militarizm

Yazar, “Militarizm Çalışmaları ve Türkiye’de Militarizm” adını verdiği birinci bölümde, militarizmi tanımlama sorunundan bahseder. Yazar, militarizmin kavramsal olarak 19. yüzyılın son çeyreğine kadar dayandığını, fakat akademide bu konuda ortak bir fikir birliğinin henüz oluşmadığından söz etmektedir. Öztan, militarizmin diğer “izm”ler kadar etkili olamadığını; zira ideologları ve kutsal kitapları bulunmadığını, fakat buna rağmen çok sayıda takipçisi olduğundan bahseder.

Marksist ve liberal akımlara göre militarizmi inceleyen yazar, Marksist teoride militarizmin ancak kapitalizmin gelişimi dışında sermaye, ordu ve ulus-devlet arasındaki ilişkinin anlaşılabilmesi ile aydınlanabileceğini söylemektedir. Lenin’in “Savaş ve Sosyalizm” adlı risalesine atıf yaparak, Fransız İhtilali’nden sonra sosyalizmin kendisine militarizm çizgisinde geniş bir alan bulduğundan bahseder. Bunun yanında, gerilla olarak tanımlanan silahlı devrimci grupların varlığına dikkat çeker. Örneğin, Küba’da başlatılan gerilla mücadelesine halkın da destek vermesi sonucunda emperyalistlerin ülkeden kovulması ve ulaşılan başarı, yazarın tabiri ile ‘gelenek kurucu’ bir konumdadır.

Liberal teoride ise, en başlıca tanımlama askeriyenin kendi profesyonel sınırları dışına çıkmaması ve güç kullanımı konusunda aşırılıktır. Yazar, bu kavramların liberal teorisyenler açısından incelediğinde demokrasi, özgürlükler ve liberal çoğulculuk önünde engel olduğundan bahsetmektedir.

Militarizm, etki alanını arttırmak için çeşitli milliyetçilik formları ile kendisini özdeşleştirir ve birçok yapıda kendisini gösterir. Burada resmi müfredattan edebiyata, musikiden milliyetçi ve ırkçı yayınlara kadar uzanan geniş bir spektrum söz konusudur.

Milliyetçi söylemlerde karşımıza sıklıkla insan doğası ve Sosyal Darwinizm çıkmaktadır. Niccolo Machiavelli ve Thomas Hobbes gibi düşünürlerin insanın doğasının her koşulda kötü olduğu yönündeki görüşleri, militarist düşünceler için önemli bir dayanak olmuştur. Machiavelli, insan doğasının her koşulda kötü olduğunu ve insanlara asla güvenilemeyeceğinden bahseder.[1] Yazar, bu konuda Skjelsbaek’e dayandırdığı atfında, militarizmin uluslararası ilişkilere karamsar baktığını söyler. Modern anlamda militarizm, bir ideoloji olarak insan doğasının saldırgan ve bencil olduğunu kabul eder. Yazar, bunu söylemesinin ardından Sosyal Darwinizm üzerinden insanların zayıf ve güçlü yapılarından bahseder. Sosyal Darwinizm, basitçe güçlünün zayıf olanı elediği doğal bir geçiştir. Ordu ya da militarist düşünürler, insan doğasının temelde kötü olduğu fikrini kabul ettiklerinden dolayı, ordunun sürekli hazır ve güçlü olması gerektiğini savunmuşlardır.

Bütün bunların ışığında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “Güçlü Ordu Güçlü Millet” söylemini rahatlıkla militarizme bir örnek olarak gösterebiliriz. Militarist oluşumların bir diğer argümanı ise, ülkenin sürekli düşman tehdidi altında olduklarını söylemeleri ve bunu samimiyetle düşünmeleridir. Militaristler, insan doğasının temelde kötü olduğunu düşündükleri için, her daim tehdit algılamakta ve savunmaya geçerek orduyu hazır tutmaktadırlar. Yazar, yaptığı başka bir atfında, bireyin ancak bir askeri liderin arkasından gittiği takdirde hayatına bir anlam katabileceğini söyleyenlere karşılık olarak, küresel barış savunucularının devletleri zayıflatan ve güçsüzleştiren politikalar izlediğini söyler. Öztan, bu söylemi eleştirel bir bakış açısı sunarak, buna Marx’ın “meta fetişizmi” adını verdiği teorisine benzer güç fetişizmi benzetmesini yapmıştır. Militarizm, varlığını sağlamlaştırmak için kitlelere ulaşmak zorundadır. Hannah Arendt’in şiddet aygıtları adını verdiği yaklaşımına[2] benzer şekilde, militarizmin de kendisine dost ve düşmanlar belirleyerek varlığını korumaya aldığından bahseder.

Militarizm, faşizme doğru da yönelebilir, bunu Carl Schmitt üzerinden okuduğumuzda, iktidarların egemenliklerini sağlama almaları ve tehditleri bertaraf etmeleri için öncelikle kendilerine ait kitleleri koruyup karşılarına düşman gruplar oluşturmaları gerektiğini söyler.[3] Carl Schmitt’in dost-düşman ayrımını verdiği bu yaklaşım, militarist düşüncenin en temel taşlarından birisidir. Yazar, bunu düşman ve işbirlikçi olarak okumaktadır. Militarist oluşumlarda erkeklik güç ile özdeşleşirken, dişilik korkaklıkla özdeşleşmiştir. Türk askeri erkeği temsil ederken, karşısındaki düşman kadın yani aciz olanı temsil etmektedir. Yazar, 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrasında Demokrat Partili mebusların ve sabık Başbakan Adnan Menderes’in gazetelerde kadınsı figürleri yayınlanırken, darbeyi gerçekleştiren askerlerin daha erkeksi gösterilerek Demokrat Partililerin militarist söylemle güçsüz gösterildiklerini anlatır. Bu propaganda tarzı, bize Machiavelli ve doğu siyasetname yazarlarından Ferüdiddin’i hatırlatmaktadır. Her iki düşünür de, kaderi (Fortuna) kadına benzetmişlerdir. Zira kadın güvenilmez olandır, aciz olandır.[4] Burada militarist söylem, Demokrat Partilileri kadınsı göstererek, hem onların aciz, hem de güvenilmez olduklarını göstermeyi amaçlamıştır. Yazar, düşman imgesinin gerekli olduğunu, zira militarist düşüncenin varlığını iç ve dış düşman ile sağlayabileceğini söylemektedir. Daha öncesinde Carl Schmitt atfında yaptığımız şekilde, militarist söylemler ya da düşünceler her zaman düşmana ve dosta ihtiyaç duyarlar.

Peki militarist öğeler kendilerine dost nasıl belirliyorlar? Burada karşımıza Kıbrıs Barış Harekatı ya da Kore Savaşı çıkmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri, kültür olarak siyasal bir ideolojiye ait olmamıştır. Sol veya sağ olarak nitelendirilen ideolojiler, TSK için daima araç olmuştur. Bunu, 1960 yılında daha sol bir ordu, ya da 1980 yılında daha muhafazakar bir ordu ile görmekteyiz. Anlatmaya çalıştığım, Türk Silahlı Kuvvetleri hem Kore Savaşı, hem de Kıbrıs Barış Harekatı’nda Milli Türk Talebe Birliği ile resmi olmasa bile müzikal ya da edebi anlamda bir gönül bağı kurmuştu. Yazar, bizlere MTTB’nin eylemleri ve propagandalarının Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından nasıl önemsendiğini göstermektedir. Ancak 28 Şubat müdahalesi dönemine geldiğimizde, eski dost, artık bir düşman olarak karşımıza çıkmıştır. Soğuk Savaş’ın sona ermesi sonrasında komünizm tehlikesinin geçmesi ile birlikte, TSK, irticaya karşı yapılanmaya gitmiş ve MTTB gibi eskinin milliyetçi-dindar oluşumlarına düşman olmuştur. Yazarın bahsettiği düşman ve işbirlikçi tanımlamasından bunları anlıyoruz.

İkinci Bölüm: Türkiye’de Milli Kimlik İnşası Sürecinde Militarist Eğilimler ve Tesirleri

İkinci bölümde, ulus kimlik inşası süreci ve ulus kimliğin, devletin bekası ile olan ilişkisini anlatmaktadır. Ulus devlet ya da ulus devlet inşası, 1879 yılı Fransız İhtilali’ne dayanmaktadır. Feodal ordu sistemi, genel olarak paralı askerlere ve komutanlara dayalıydı. Fransız İhtilali, feodal ordu sistemini değiştirdi ve yerine ulus devletin ordusunu getirdi. Yani zorunlu askerlik ile ulus toprakları içerisinde yaşayan tüm erkekler o ulusun birer koruyucusu olmuştu. Michael Mann, bu konuda teknolojinin gelişmesi ve ordularda uygulanan disipline atıf yapmıştır. Michael Mann, burada Max Weber’in teorilerini kullanarak, gelişen kapitalizm içerisinde ‘altyapısal iktidar’ adını verdiği kavramla, devletlerin sahip oldukları topraklardaki tüm yaşayanlara ve aygıtlara hükmettiğini, daha sonra da buna bir standart bir düzen getirdiğinden bahseder. Fransız İhtilali öncesinde, ordular sadece savaş zamanı oluşturulurken[5], devrim sonrasında kurulan ulus devlet orduları, her daim savaşa hazır mekanizmalara dönüşmüştür. Gürkan Öztan da, buna benzer atıflar yaparak, militarizmin kaderinin Fransız İhtilali ile şekillendiğinden bahseder. Ulus devlet, artık kendi milliyetçi ordularını ve ulus bilincini kurmuştur. Bundan sonra, her yurttaşın devletine bir görevi vardır. Devlet, herşeyin ve herkesin üstündedir. Bir erkeğin devletine verebileceği en önemli şey, devleti uğruna canını vermesidir. Bu “devletin bekası” kavramla, devletin devamlılığı için insanların kendilerini feda etmeleri meşru bir hale gelmiştir. Tüm propaganda aygıtlarıyla topluma nakledilen bu tutum erkeklik ile askerlik arasında bir bağ kurmuştur. Gellner’e göre, milliyetçilik ile siyasi birimin birbiriyle uyumlu olmaları şarttır.[6]

Bütün bunları incelediğimizde, karşımıza milliyetçilik ve militarizmi oluşturan aygıtların uyumlu olarak çalıştığı ve sistemin düzen getirdiğidir. Yazarın, bir evladın bir ailenin içinde doğduğunu, fakat daha sonra aileden çıkarak tüm ulusun evladı olduğunu söylemesi, bizlere milliyetçi teorilerin doğalcı yaklaşımını hatırlatmaktadır. Doğalcı yaklaşım da, bize, insanların önce bir aileye, ama aynı zamanda da bir topluluğun içine doğduğunu söyler.[7] Türkiye’de askerlik, daima erkeklik ile özdeşleşmiştir. Türk güçlüdür, o halde ordusu ve askeri de güçlüdür algısı, militarist propagandada oldukça önemli yer tutmaktadır. Yazara göre; “Türkler mutlak iyi, karşısında olanlar mutlak kötüdür”, “Türk olup karşı taraftan olanla ortak hareket eden ise Türk değildir” algısı, karşımıza Türklük fetişizmini çıkarmaktadır.

Militarist düşünce, öncelikle mutlak iktidar ister. Asla sorgulanamaz ve asla eleştirilemez, bunun için de milliyetçi propaganda aygıtları ile topluma nüfuz eder. Bunun sonrasında, askeriye ve ordu eleştirildiğinde devlet eleştirilmiş algısı halk tarafından anlaşılır ve eleştirenler genelde “vatana ihanet” gibi suçlamalarla karşılaşırlar. Yazarın bir başka değindiği nokta, askere giderek toyluktan kurtulan erkekler ve onlara yol gösteren subaylardır. Yazar, kitabın başında bize Türkiye’de modernleşmenin savunucusu olarak Türk Silahlı Kuvvetler örneğini vermişti. Bu durumda, ordu, devletin ilerlemesini sağlayacak kurumsa, askerlik de sadece askeri işlerin görüldüğü kurum değil, aynı zamanda toplumun şekillendirildiği bir yerdir. Bütün bunlar ışığında, yazar, bize askere giden erkeklerin toy olarak gittiklerini ve askerlik görevlerini yerine getirirken gerçekten erkek olduklarını aktarır. Öyleyse, toplumda erkek olmanın ya da bir işe girip aile kurmanın öncelikli şartı askere gitmektir. Askere gidilmezse ne iş, ne de bir aile kurulabilir, gidilmediği takdirde ise kişi toplumun sosyal tabakasından dışlanır ve istenmez. Bu yüzden, Türkiye’deki militarist propagandada, ideal yurttaş aynı zamanda ideal askerdir kavramı sürekli karşımıza çıkmaktadır. Sosyal Darwinizm’den etkilenen militarist düşünce, Türk toplumunun askerlik görevinde çok güçlü olması gerektiğini, gerekirse ülkesi için ölebileceği gibi çeşitli toplumsal sloganları oluşturur. Bunların en önemlisi ise, şehit cenazelerinin gelişi ile ailelerin ‘vatan sağ olsun’ demeleridir. Çünkü o aileler de asker ocağına gitmiş ve aynı sistemden geçerek toyluktan kurtulup erkek olmuştur.

Şu ana kadar yazar, bize militarist söylemin erkeksi yüzünü anlattı. Peki, militarist söylemin kadınlar üzerinde nasıl bir duruşu vardı? Türkiye’de kadın duruşu, modern Türkiye açısından Milli Mücadele dönemi ile özdeşleşir. Türk kadını zekidir, çalışkandır, erkeği cephede savaşırken onun için siper kazar, askeri malzeme taşır. Peki bu kadın figürü ne anlam ifade ediyor ya da kimleri anlatıyordu? Militarist söylemin meşrulaştırdığı ve övdüğü kadın figürü, aslında eğitimli ve şehirli kadın değil, cepheye mermi taşıyan Anadolu kadınıydı. Anadolu kadını, bu toprakların kahrını çekmiş ve ülkesine bağımsızlık kazandırmıştı. Peki bu kadın figürünün şimdiki görevi ne olacaktı? Atatürk’ün hayal ettiği kadın figürü, şu sözüyle anlaşılabilir; “Dünyada hiçbir milletin kadını, milletini kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım diyemez”. Atatürk’ün Rousseau’dan etkilendiği, kurduğu ve şekillendirdiği Cumhuriyet’ten de anlaşılmaktadır. Atatürk’ün, Rousseau’nun “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Temeli” adlı eserinde Cenevreli kadınlara yaptığı seslenişten etkilendiği çok açık görülmektedir. Zira burada sözlerinde, Rousseau da, geleceği ve erkekleri, yani erkek olan devleti, Cenevreli kadınlara emanet etmektedir.[8] Türkiye’deki militarist düşünce de, Milli Mücadele döneminde ülkesi için çalışan kadının ideal Türk kadını olduğunu söylerken, Anadolu kadınının modern Türkiye’nin mimarı olacağını betimlemektedir. İdeal kadın, şehirdeki kadın değil, Anadolu topraklarında önce ülkesini kurtaran, daha sonrasındaysa iyi tahsil görerek ülkesi için çalışan kadındır. Türkiye’de olan yansıma, Ayten Aplman’ın “Türkiyem” şarkısı ile ideal Türk kadını ve ideal Türk insanı motifidir.

Üçüncü Bölüm: Kore Savaşı

Yazar, üçüncü bölümde, Türkiye’nin Soğuk Savaş ikliminde Kore Savaşı’na katılmasını ve Kore’ye asker göndermesini ele almıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra, bilindiği üzere dünya iki kutuplu bir hal almıştır. Bir tarafta Doğu Bloku, diğer tarafta Batı Bloku yer almıştır. Türkiye Cumhuriyeti, bu yıllardan itibaren Batı Blok’unda yer almayı tercih etmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası yükselen Sovyet tehditlerine karşı, Türkiye, NATO üyesi olmak için çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Bunun en önemli sebebi, Stalin yönetimindeki Sovyet Rusya’nın Türkiye’den toprak talepleri olmuştur.[9] Sovyet istilasından korkan Türkiye, Batı Blok’unda yer almak için önce İngiltere, daha sonrasında Batı Bloku’nun öncü devleti olan Amerika Birleşik Devletleri ile iyi ilişkiler kurmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi, 1945 sonrası Batı ile iyi ilişkiler kurma yönünde bir dış politika izlerken, Türkiye’nin çok partili siyasi hayata geçmesinin ardından iktidara gelen Demokrat Parti de, Cumhuriyet Halk Partisi ile aynı dış politikayı izledi.

Türkiye, 1950 yılında Birleşmiş Milletler komutası altında Kore’ye asker göndermeyi kabul etti. Bunun en önemli sebebi, dünyada yükselen komünizm tehlikesine karşı Batı’nın yanında yer alarak, Batı korumasına yanaşmaktı. Türkiye, daha NATO kurulurken üye olmak istemiş, fakat her defasında NATO’nun kuzey ülkeleri tarafından kurulduğu ve coğrafi bir birlik olduğunun belirtilmesi ile üyeliği istenmemişti. Türkiye, uzun diplomatik uğraşlar vererek 1952 yılında NATO’ya kabul edildi. Türkiye, yükselen komünist tehlikeye karşı Kore’ye asker göndererek, aslında kızıl güç ile savaşıyordu. Türkiye içinde de halka Kore’ye asker göndermenin anlatılması ve bu savaşın kamuoyunda meşrulaştırılması gerekiyordu. Bunun için, başta Milli Türk Talebe Birliği olmak üzere birçok antikomünist sivil toplum kuruluşu ve oluşumlarla ortak hareket edildi. Türk halkının mazlum milletlere yardım etmesi gerektiğinden başlayarak, Türkiye’nin Kuzey Kore ile savaşı meşrulaştırılmaya çalışıldı. Kore Savaşı’ndan birçok asker şehit ve gazi olarak Türkiye’ye döndüğünde ise, militarist söylem kendisini sinemada göstermeye başladı. Kore’de savaşan Türk tugayının adı olan “Şimal Yıldızı” adıyla bir film çekilerek, halk nezdinde savaş meşrulaştırıldı. Türklerin kahramanlıkları anlatıldı ve halkta oluşabilecek tepkilerin önüne geçildi. Kore Savaşı, Türkiye’yi militarist düşüncenin merkezlerinden ve Batı Bloku ülkelerinden birisi haline getirirken, anti-komünist yapılanma da Türkiye’de kendisini önemli bir şekilde hissettirmeye başladı.

Dördüncü Bölüm: Türkiye’de Silahlı Kuvvetler, İdeoloji Ve Anti-Komünizm Propagandası

Yazar, bu bölümde anti-komünizm faaliyetleri çerçevesinde TSK’nın halk üzerinde gerçekleştirdiği propagandalara değinmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri, ülkedeki sol yapılanma ya da düşüncelere karşı bu dönemde kitlesel bir savaş başlattı. Demokrat Parti de anti-komünist olmasına rağmen, asker, 27 Mayıs 1960 tarihinde darbe yapmış ve yönetimi ele almıştır. Daha sonrasındaysa, 1961 anayasası ile Türkiye’de sendikal haklar başta olmak üzere çeşitli düzenlemeler gerçekleşmiştir. Fakat bu düzeni sarsan ilk olay, 1961 yılında sendikacılar tarafından kurulan Türkiye İşçi Partisi (TİP) oldu. Mehmet Ali Aybar başkanlığındaki TİP, Amerika Birleşik Devletleri ile yapılan bütün ikili anlaşmaların iptal edilmesini savunurken, Türkiye’nin de bir an evvel NATO’dan çıkmasını istiyordu. O dönemlerde Kemalizm’in sol bir görüş olarak kabul görmesi ile, Doğan Avcıoğlu başkanlığında bir dizi aydın, Kemalizm’in yeniden yorumlanması gerektiğini savunmuştur. Doğan Avcıoğlu’nun yazdığı “Türkiye’nin Düzeni” adlı kitap, Harp Okulları’nda başucu kitabı haline gelirken, ordu içerisinde Kemalist sol (sol Kemalist) yapılanma oluşmaya başlamıştır. Silahlı Kuvvetler, zamanla bunu bir tehlike olarak görerek, Harp Okulları’nda geniş çaplı propaganda başlatmış ve birçok solcu ve sol Kemalist subayı ordudan uzaklaştırmıştır. Silahlı Kuvvetler, halkta artan sol düşüncelere karşı “Komünistler işçilerimizi nasıl kandırıyor” başlıklı bir broşür de dağıtmıştır. Silahlı Kuvvetler, NATO üyesi bir ülkenin ordusu olduğu için, tüm NATO ülkeleri gibi anti-komünist yapılanmaya uygun bir zemine sahipti. Fakat bence, TSK’nın bu dönemdeki tavrı aceleci ve tepkiseldi. Zira Türkiye’de, insanların (halkın) doğru düşünemeyen ve kolay kandırılabilir olacağı zannı bir önkabul olarak belirlenmişti. Oysa, komünizme karşı olmak akıllı olmak ise, Türk halkı dünyanın en zeki milletlerinden birisi kabul edilmelidir!..

Beşinci Bölüm: Milli Dava Olarak Kıbrıs Meselesi ve Militarizm

1878 yılında Osmanlı İmparatorluğu’ndan İngiltere’ye kiralanan ve daha sonrasında Lozan ile tüm hakları devredilen Kıbrıs adası, 1950’li yıllardan sonra Türk siyasi hayatında bir sorun olarak ortaya çıkmıştı. Yazar, Kıbrıs’ta gelişen durumun arka planını yansıtmadan, direk Türkiye’de olayın nasıl bir milli dava haline getirildiğini anlatmaktadır. Yazar, kendisine göre belki haklıdır ama adada yaşanan olaylar incelenmeden, Türkiye’de toplumda neden bu gibi bir infial oluşturduğu asla anlaşılamaz. Aslına bakılırsa, Kıbrıs Rum ve Türk toplumlarının savaşı, İngilizlerin denge politikalarından dolayı oluştu. İngiliz yönetiminin adada faaliyet göstermesi ardından kurulan Kavanin Meclisi’nde 9 Rum, 6 İngiliz ve 3 Türk temsilci bulunmaktaydı. Rumların 1878 yılından itibaren ‘Enosis’ fikrini söylem haline getirmelerinden dolayı, İngilizler temsilde Türkleri, Rumlara karşı bir koz olarak kullanmaktaydı. Bütün bu politikalar sonucunda, Rum ile Türk toplumları arasında geri dönülemez bir ayrılık başladı. 1931 yılında Rumların isyanlarının başlaması, İngilizleri adada sert tedbirler almaya ve meclisi feshetmeye yöneltti. Bütün bunların sonrasında, 1950’li yıllara gelindiğinde, Başpiskopos Makarios tarafından ‘Peon’ ve 1953 yılında ‘EOKA’ teşkilatı Yunan Albay Grivas tarafından kuruldu ve daha sonrasında İngilizlere ve Türklere karşı şiddet olayları başladı.[10]

Olayların genel olarak temelleri buraya dayanmaktadır. Yazar, Türkiye içerisinde Kıbrıs’ın nasıl bir “milli dava” haline geldiğini analiz ettiğinde ise, Milli Türk Talebe Birliği’nin gösterilerine değinir ve özellikle Kıbrıs Türktür Türk Kalacak Cemiyeti’nin faaliyetlerinden bahseder. Basında “ya taksim ya ölüm” manşetleri, “adaya Türk müdahalesi” gibi birçok söylem, halkı bu yıllarda tek vücut olarak Kıbrıs davası etrafında topladı. Londra ve Zürich Konferansları sonrasında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, adaya barış getirmemiş ve 1963 yılında EOKA örgütü tarafından Akritas Planı devreye sokulmuştur. Akritas Planı, aslında Kıbrıs’taki Türkleri imha planıydı. Türklerin 1959 yılında TMT yani Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurup karşı saldırıya geçmesi ile adada önü alınamaz olaylar silsilesi baş göstermişti. Askeri müdahale gibi söylemlerin artarak dillendirilmesi sonucunda, 1964 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Lyndon B. Johnson’ın İsmet İnönü’ye yazdığı sert üsluplu mektupla, Türkiye’nin Kıbrıs’a ABD’ye ait silahlarla müdahale edemeyeceği ve Amerika’nın bu müdahaleyi tanımayacağını anlatılmıştı. Daha sonrasında, Bülent Ecevit’in Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı olması ve MSP ile koalisyon kurması, adaya yeniden müdahale söylemlerini geliştirdi. Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a EOKA teşkilatı lideri Nikos Sampson tarafından darbe yapılmasının ardından, Kıbrıs Cumhuriyeti garantörlük anlaşmasının 4. maddesi uyarınca, adada düzenin tekrardan oluşturulması için Türkiye Cumhuriyeti adaya müdahale etmiştir. Yazar, bu müdahalenin adaya barış getirmediği söylerken, bence haklıdır (akan kanı durdursa da). Zira harekat, daha çok bir iç siyaset malzemesi haline getirilmiş ve üzerine kahramanlık destanları yazılmıştır. “Karaoğlan” ya da “Kıbrıs Fatihi Ecevit” gibi lakapların iç politikada sarf edilmesi, adada barışın tekrardan geri gelmesinin önünde önemli etken olmuştur. Milli Selamet Partisi lideri Necmettin Erbakan’ın adaya yapılan harekatı “cihat” olarak kamuoyuna sunması ise, adada dönülmez sorunlara yol açmıştır. Türk sineması üzerinden militarist propaganda, filmler yoluyla halkı Kıbrıs meselesinde tek vücut haline getirmiştir. “Önce Vatan” ya da “On Korkusuz Adam” gibi filmler, halkın milliyetçi duygularına hitap etmiş ve halkın bu olaya olan ilgisini arttırmıştır. Kıbrıs sorunu, 1974 senesinde Türkiye’nin adaya müdahale etmesi sonrasında içinde yaşadığımız 2016 senesinde halen çözülememiştir. Bütün militarist söylemler karşısında toplumda kimsenin eleştiri yapamaması, militarist düşüncenin mutlak gücünün bir göstergesidir.

Altıncı Bölüm: 1990’lar Türkiye’sinde Kılcallaşmış Militarizm: Siyasal İslam’dan Kürt Sorunu’na

Kitabın son bölümü olan altıncı bölüm, genel hatlarıyla Soğuk Savaş sonrası Türkiye’nin konumlanmasını ele almaktadır. Türkiye, Soğuk Savaş döneminde anti-komünist propagandalar geliştirmiş ve komünizm tehlikesine karşı bir cephe oluşturmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrasında ise, Türkiye, Soğuk Savaş dönemindeki politik kültürünü değiştirememiştir. 1990’lı yıllarda artan terör olayları ve yükselen İran korkusu ve irtica tehlikesi, Türkiye’yi güvenlikçi bir devlet haline getirecekti. Komünizmin artık bir düşman olarak ortadan kalkması sonrasında, Türkiye, kendisine içte ve dışta düşmanlar aradı. İran’ın rejim ihraç etmeye çalıştığı düşünülerek irtica tehdidi kabul edilirken, içeride de yükselen Siyasal İslam nedeniyle, ülkede iç ve dış politika açısından irtica tehdidinin ön plana çıkmasına neden oldu. Uğur Mumcu’nun 1993 yılında arabasına bomba konularak öldürülmesi, kentli laik toplumu irticaya karşı hareketlendirdi. Bunun sonrasında, asker kendisini laikliğin koruyucusu olarak gördü ve Refah Partisi’nin iktidara gelmesinin ardından sistematik şekilde laiklik vurgusu yapılarak halkta kamuoyu oluşturulmaya çalışıldı. Bir diğer tehdit de PKK tehdidiydi. PKK eylemlerini arttırdıkça, ordu, bölünme korkusu olan halkı kendi etrafında toplayarak, Kore ve Kıbrıs harekatında gerçekleştirdiği tek vücut olmayı tekrar başarmıştır. Dönemin Kürt kökenli vekillerinin hapse atılması, güvenlik politikalarının nedenlerindendir.

Sonuç

Güven Gürkan Öztan, altı bölümde incelediği militarizm düşüncesini Türkiye üzerine analiz ederek, Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze ordu veya militarizmin hayatımıza nasıl tesir ettiğini ve hangi aygıtları kullandığını anlatmıştır. Sayın Öztan’ın yaptığı işin çok değerli olduğunu düşünüyorum. Ordunun daha kısa zaman öncesine kadar mutlak güç sahibi olduğu Türkiye gibi bir ülkede, orduyu ve kullandıkları aygıtları bu kadar açık şekilde eleştirebilmek çok değerlidir. Bu, Türkiye’de demokrasinin artık gelişmeye başladığını ve fikir özgürlüğünün sonuna kadar kullanıldığını göstermektedir.

Mehmet GÜLDAL

Yüksek Lisans Öğrencisi

Çankaya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi Bölümü

E-posta: guldalmehmet@gmail.com

KAYNAKÇA

  • Machiavelli, N. (1994). Prens. İstanbul: Anahtar Kitaplar Yayınevi.
  • Arendt, H. (2014). Şiddet Üzerine. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Schmitt, C. (2014). Siyasal Kavramı. İstanbul: Metis Yayınları.
  • Feridüddin (1985). Pendname. Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.
  • Mann, M. (2013).  Devletler, Savaş ve Kapitalizm. İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları.
  • Özkırımlı, U. (2015). Milliyetçilik Kuramları. Ankara: Doğu-Batı Yayınları.
  • Rousseau, J.J. (2014). İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı. İstanbul: Say Yayıncılık.
  • Bağcı, H. (2014). Türk Dış Politikasında 1950’li Yıllar. Ankara: Odtü Yayıncılık.
  • Alasya, F. (1988). Tarihte Kıbrıs. Lefkoşe: Kıbrıs Türk Kültür Derneği Yayınları.

 

[1] Niccolo Machiavelli,  Prens, İstanbul: Anahtar Kitaplar Yayınevi, 1994, s. 77.

[2] Hannah Arendt, Şiddet Üzerine, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014, s. 59.

[3] Carl Scmitt, Siyasal Kavramı, İstanbul: Metis Yayınları, 2014, ss. 59-60.

[4] Feridüddin, Pendname, Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı, 1985.

[5] Michael Mann, Devletler, Savaş ve Kapitalizm, İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, 2013, ss. 8-9.

[6] Umut Özkırımlı, Milliyetçilik Kuramları, Ankara: Doğu-Batı Yayınevi, 2015, s. 159.

[7] Özkırımlı, ss. 82-83.

[8] Jean Jacques Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, İstanbul: Say Yayıncılık, 2014, s. 76.

[9] Hüseyin Bağcı, Türk Dış Politikasında 1950’li Yıllar, Ankara: ODTÜ Yayıncılık, 2014, s. 6.

[10] Fikret Alasya, Tarihte Kıbrıs, Lefkoşe: Kıbrıs Türk Kültür Derneği, 1988, ss. 172-173.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.