TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİ: REALİZMİN UFKU

upa-admin 27 Haziran 2016 2.014 Okunma 0
TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİ: REALİZMİN UFKU

31 Mayıs 2010’dan 27 Haziran 2016’ya uzanan tarihsel dilim, Türk-İsrail ilişkilerinde, belki de en derin ve uzun krizlerden biri olarak kayıtlara geçecektir. Dikkat edilecek olursa; yapısal kriz demedim. Bu vurgunun altını çizmek isterim.

İkili ilişkilerin varlık nedeni, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sonrası Batı Blok’unda yer alması ve ABD müttefiki olma iradesiyle bağlantılıdır. 29 Kasım 1947’de Britanya’nın Filistin mandasından çekilme kararı üzerine, BM Genel Kurul’unda yapılan oylamada, Türkiye, Arap ülkeleriyle birlikte, “iki devletli çözüm” olarak adlandırılan “paylaşım planı”na karşı oy kullanmıştır. Bir bakıma Filistin teritoryal alanında “tek devletli, Arap çoğunluklu” bir devlet için oy beyanında bulunmuştur. 1948’de İsrail bağımsızlığını ilan ettikten sonra; 1949’da Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki savaşın ardından uygulanan ateşkesle birlikte, Türkiye, İsrail’i tanımıştır. “Değişen neydi” sorusunun arka planında, hiç kuşkusuz 1947 Truman Doktrini ile birlikte, Türkiye’nin “genel savaş”ın ardından, ABD ile müttefiklik sürecinin doğrudan yansıması vardı.

Türkiye-İsrail ilişkileri hep inişli çıkışlı bir seyir izledi. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olup, İsrail’i “de jure” tanıyan ilk ülke olan Türkiye, 1958’deki “Çevresel Pakt” ile, istihbari, askeri ve savunma alamında kalıcı ancak Arap kamuoyuna çok da açık olmayan bir ilişki zemini kurdu. 1964’deki “Johnson Mektubu”nun ardından, Ortadoğu’daki Arap ülkelerini “yeniden keşfeden” Türkiye, 1967 ve 1973 savaşlarında, İsrail’e karşı, Arap ülkelerinin yanında yer aldı, 1975’te FKÖ’nün Türkiye temsilciliği açıldı. Buna karşın, ikili ilişkiler, “yarı gizli” biçimde sürdü. Sözgelimi, 1982’deki I. Lübnan Savaşı sırasında İsrail’i ağır bir biçimde eleştiren Türkiye, İsrail istihbaratı ile birlikte, Suriye işgali altındaki Bekaa Vadisi’nde, ASALA terör örgütüne karşı, kalıcı operasyonlar düzenledi.

Arap ülkeleri ve Filistin’le, İsrail arasında dengeyi gözeten Türkiye, Soğuk Savaş sonrası, 1993 “Oslo süreci”yle birlikte, Filistin ve İsrail’in temsilcilik düzeyini eş zamanlı olarak, Büyükelçilik çerçevesine yükseltti. 1996 ve 1997’deki ekonomik ve askeri içerikli ikili anlaşmalarla, Türkiye-İsrail arasında farklı bir “model ortaklık” kuruldu. 2002’de tek parti iktidarı geldikten sonra, 2005’te Erdoğan Başbakan sıfatıyla İsrail’i ziyaret etti, ilişkiler gelişmeye devam etti.

31 Mayıs 2010’da Mavi Marmara’da yaşananlar, aslında 2009 Ocak Davos’tan beri süren bir politikanın devamıydı. “One Minute”ten “Davos”a uzanan gerilimler, ABD’nin üçüncü sınıf neo-con siyasalarının iflas ettiği bir yüzeyi ifade ediyordu. Her ne kadar Demokrat Başkan Obama dönemine sirayet etmiş olsa da, Fuller-Abromowitz’in akıl hocalıklarında, “daha az laik” ve “İslam dünyasına önder”, bölgesel lider Türkiye etiketli Ilımlı İslam siyasası, farklı hamleler arayışına girerken, deyim yerindeyse çuvalladı. Öte yandan Huntington’ın “dinlere dayalı uygarlıklar” tasarımı, küresel muhafazakarlığın köpüğünü bölgeye yönlendirdi. İslam dünyasının lideri olma, ideolojik saplantılı arayışlar, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da ABD müttefikleri arasında, “güvensizlik bunalımı”yarattı. Erdoğan-Netanyahu zıtlığı, iki ülkedeki sağ politikaların, birbirini beslediği bir sarmala dönüştü.

Mavi Marmara’nın ardından, merkezi Cenevre’de bulunan BM İnsan Hakları Komisyonu, uluslararası sularda, Türk yurttaşlarının öldürülmesi hakkında İsrail’i suçlu bulsa da, Türkiye, Palmer Komisyonu’nun kurulmasına onay verdi. Söz konusu komisyon 2011 Eylül’ünde, Türkiye ve İsrail’e sorumlulukları dağıtınca, Türkiye durumu kabul etmedi ve dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun ağzından Türkiye-İsrail ilişkilerinin “dondurulduğunu” açıkladı. İlişkilerin normalleşmesi için de 3 şart öne sürdü: 1-) Özür, 2-) Tazminat, 3-) Gazze ablukasının kaldırılması…

İlk koşul, Obama’nın İsrail ziyareti sırasında, Netanyahu-Erdoğan telefon görüşmesi sırasında yerine getirildi. İkinci ve üçüncü koşul için, zaman zaman diplomatik müzakereler yapıldıysa da, 2016 Haziran’ı, anlaşma için bir milat oldu. 26 Haziran 2016’daki mutabakat, 27 Haziran 2016’da, iki ülke başbakanlarının açıklamasıyla resmileşti (http://www.hurriyet.com.tr/binali-yildirimdan-tarihi-aciklama-40122854), (http://www.haaretz.com/israel-news/.premium-1.727369).

Yeni Başbakan Binali Yıldırım’ın açıklamalarında da görüldüğü gibi, “ilişkilerin normalleşmesi”nde Gazze faktörü ön plana çıkıyor. Zaten 2010 Mayıs’ında da yaşandığı üzere, Mavi Marmara, İsrail’in Gazze’ye yönelik ablukasının delinmesi gibi bir “sivil girişim” çerçevesinde ifade ediliyordu. Ne var ki, deyim yerindeyse çoluk çocuk “sefere”, ideolojik bir fetih propagandasıyla çıkıldı. Komplo teorileri, anti-semitik tüm söylemler temerküz edildi. Oysa ki, Hamas’ın Gazze’deki “tek yanlı idaresi” ilan edildikten sonra, İsrail Gazze’ye ablukaya 2007’de başlamış, Mavi Marmara’nın rötarı 3 yılı bulmuştu.

Bugünkü açıklamalarda, Mavi Marmara’da, uluslararası sularda ölen Türk yurttaşları için 20 milyon $ tazminat ödeneceği, Gazze ablukası içinse Aşdod limanının açılacağı ifade edildi. Hatta Başbakan Yıldırım, bu anlaşmaya atfen, 1 Temmuz Cuma günü, 10 bin tonu aşan bir insani yardım gemisinin Aşdod’a ulaştırılacağını söyledi. Türkiye’nin Gazze’ye 200 yataklı hastane yapacağını ve altyapı yatırımlarını gerçekleştireceğini belirtti. Gazze’de TOKİ’nin konut inşası bizzat Başbakan tarafından dile getirildi. Kulislerde, bu bölgeye bir elektrik santralinin Türkiye ve Batılı ülkelerce yapılacağı da söyleniyor.

İlginç olan nokta, İsrail’le “kalıcı anlaşma” öncesi, Hamas lideri Halid Meşal’in Erdoğan’ı ziyareti sonrasında yeni bir “abluka” tanımı yapmasıdır. Meşal’in Aşdod limanının açılmasını “ablukanın kalkması” olarak ilan etmesi, Türkiye’nin elini kolaylaştırdı. Gerçi Başbakan Yıldırım, “Filistin’e yönelik ambargo büyük ölçüde kalkacaktır” derken, “abluka”nın, Türkiye’nin girişimleriyle açıldığı iddası, ortaya bir yeni kompozisyon koymaktadır (http://www.al-monitor.com/pulse/afp/2016/06/turkey-israel-palestinians-diplomacy.html).

Netanyahu, “abluka”yı kaldırmadan “barıştık” derken, Türkiye, “özür” ve “tazminat”tan sonra “abluka”yı da kaldırttık diyerek, kendi kamuoylarına durumu açıklayacaklardır. İki ülke arasındaki gerilim, ABD’yi ilk günden rahatsız etmişti. İsrail ve Türkiye “sağ”ını uzlaştıran birinci nokta, Rusya’nın Suriye-İran üzerinden, Ortadoğu ve Akdeniz’de kara, hava ve deniz gücünü kalıcı olarak tahkim etmesidir. İkinci ve en az birinci kadar önemli olan diğer nokta, İsrail doğalgazının Batı ve dünya pazarlarına ulaştırılma önceliğidir. Bu da, her iki ülkenin ekonomisi açısından, bir başka açıdan da Rusya’nın doğalgaz tekelini tamamen kırmasa da dengelemesi bakımından, bir hayli önemlidir. Avrupa ulusal parlamentolarında simgesel de olsa Filistin devleti tanınırken ve 2009’dan beri Obama ile siyasal gerilimi devam eden Netanyahu politikaları sıkışırken, bu atılım bir hayli stratejiktir. Erdoğan ve siyasaları açısından da benzer bir durum söz konusudur. Batı’dan dışlanan ancak Batı’yla sıkı bağları olan “iki ABD müttefiki”, bu süreci, zor da olsa sonlandırma durumuna gelmiştir.

Türkiye için en sakıncalı durum, Hamas’ın “vesayetini” üstlendiği manzaradır. Bu yaklaşımlara karşın, “bıçaklı intifada” konusunda olduğu gibi, Hamas, “yeni intihar saldırıları” vb. gibi ataklar içine girerse, bunun vebali kimin üzerinde olacaktır?

Herşeye karşın, “normalleşme süreci”, doğru bir adımı ifade etmektedir. Realizmin ufku ve karşılıklı çıkarlar bunu gerektirmektedir. Türkiye’nin “daha az laik”leştirilmesinde imzası bulunan Graham Fuller çizgisi, milliyetçilikten İslamcılık’a uzanan bir çizgide anti-semitizm yatırımı yapmıştır. İsrail, politikaları açısından “eleştirilemez” ve “dokunulamaz” bir ülke değildir. Ancak İsrail karşıtlığı bahanesiyle kendi Yahudi yurttaşlarına karşı kampanyalar başlatan yandaş medya ve milliyetçi/ulusalcı görünümde komplo teorileri, bu anlaşma sonrasında ilginç bir konumdadır. Muhalefet partileri, sırf iktidara karşı çıkmak adına bu tür komploları dillerine dolayıp meşrulaştırmaya kalkarlarsa, yine “yanlış zeminde” kalacaklardır.

Doğu Akdeniz’e Roma mutabakatından gelen yeni ufuk, bugüne kadarki ideolojik ağırlıklı dış politikanın tasfiyesi ve Realizm’in tahkimi için yeni bir sayfadır. Bunun bölge ve dünya barışına katkıda bulunmasını dilerim…

Yrd. Doç. Dr. Deniz TANSİ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.