KARADENİZ GÜVENLİĞİ EKSENİNDE TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİLERİ

upa-admin 13 Eylül 2017 325 Okunma 0
KARADENİZ GÜVENLİĞİ EKSENİNDE TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİLERİ

Giriş

Son yıllarda Karadeniz bölgesinde çatışma alanlarının ortaya çıkması ve Rusya’nın bu bölgede askeri gücünü arttırmaya yönelmesi, tüm kıyıdaş ülkeleri olduğu gibi Türkiye’yi de yakından ilgilendirmektedir. ABD’nin de Karadeniz’e müdahil olma ve bu bölgeyi bir küresel mücadele alanı haline gelmesi için çaba harcamasını işin içine katarsak, gelişmeler, Türkiye’yi bölgeye yönelik politikaların yapımında zorlamaktadır.

Türkiye-Rusya ilişkilerini gözden geçirirken işin güvenlik ayağını görmezden gelemeyiz. İkili ilişkilerdeki güvenlik boyutu özellikle Karadeniz gibi önemli bir sahada ise çok daha hayatidir. Boğazların hem Türkiye, hem de bütün kıyıdaş devletlerin güvenliği konusundaki önemi, Türkiye’nin Karadeniz kıyılarının önemli bir kısmını elinde tutması ve Ruslarla birlikte iki ciddi güçten biri olması iki ülke güvenliği açısından daha hayati kılar. Son yıllarda işbirliği çerçevesine oturtulan ilişkilerde genel olarak ekonomik ayak üzerinde durulur; ancak ilişkilerde güvenlik boyutu daha ehemmiyet arz eder. İki ülke başka coğrafyalarda rakip durumunda olsa da, Karadeniz bölgesinde işbirliğini önemser ve buna yönelik maddi adımlar atagelmişlerdir. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü ve BlackSeaFor gibi oluşumların haricinde Karadeniz bölgesine istikrar getirmek için iki taraflı anlaşmalar yaparlar. Boğazların rejimini belirleyen 1936 yılında imzalanmış Montreux (Montrö) Anlaşması da bahse konu olan istikrar için önemli bir belgedir; iki güç de bu rejime çok önem atfeder ve bunu korumak niyetindedirler.

Okuyacağınız analiz, Türkiye-Rusya ilişkilerinin Karadeniz coğrafyasındaki güvenlik yönü üzerinde duracaktır. 1990’lı yıllardaki işbirliği ve itilaf konuları Karadeniz eksenine ele alınacaktır. Daha sonra, iki ülkenin Karadeniz politikaları detaylandırılıp, olası işbirliği ve rekabetine geçildikten sonra son olarak Türkiye’nin Karadeniz güvenliği konusundaki kaygıları ve gelecekte yapması gerekenler detaylandırılacaktır.

Türk-Rus İlişkilerine Tarihsel Bir Göz Atma

Soğuk Savaş sırasında 1970’li yılların haricinde birbirinden uzak duran bu iki ülke, SSCB’nin yıkılmasıyla çeşitli alanlarda işbirliğine yönelmiştir. 1990’lı yılların ilk bölümünde kendi gücünden emin olmayan Rusya’nın Batı yanlısı politikalar izlediğini görmekteyiz. Bununla birlikte, Rusya, 1993 yılında Avrasyacı Dış Politika Doktrini’ni yayımladı ve 1996 yılında Primakov’un dış politika yapımı önderliğinde ABD’nin tek kutuplu dünya düzenine karşı bir reaksiyon geliştirmek istedi. Ortaya koyduğu Yakın Çevre Doktrini ile de, Orta Asya’yı ve Eski Sovyet Cumhuriyetleri’nin bulunduğu alanı kendi nüfuz bölgesi olarak belirledi. 1990’lı yıllarda Türk-Rus ilişkilerinde ekonomi önemli bir yer tutmaktadır.

Bu yıllarda ikili ilişkilerde hem rekabeti, hem de işbirliğini görmek mümkündür. Türkiye Avrasya’ya müdahil olmak istemekte, ama bir yandan da Rusya ile ekonomik ilişkileri geliştirmek yolunda adımlar atmak zorunda hissetmektedir. İki ülke arasındaki rekabet, Hazar petrollerinin Batı’ya taşınması, Çeçen ve Kürt ayrılıkçı hareketlerine karşılıklı destek verme gibi Kafkasya ve Orta Asya özelinde olduğu gibi, Rusların Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne S-300 füzeleri satması ve Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması-AKKA da diğer bölgesel problemler olarak görülebilir. Kafkasya haricinde, Balkanlar’da da iki ülkenin çıkarları farklılaşmaktaydı. Ancak, bütün bu itilaflara rağmen, Rusya ve Türkiye ekonomiyi kullanarak diğer sorunlarını çözme yoluna gittiler. Mavi Akım doğalgaz boru hattı üzerinde anlaşılması, birbirlerinin topraklarındaki ayrılıkçı hareketlere yardımı kesme mutabakatı, Avrasya’da işbirliğine varılma gibi konular sayesinde Türk-Rus ilişkileri belki de hiç olmadığı kadar iyi bir rutine girdi.

2000 yılında Putin’in Rusya Devlet Başkanı olmasıyla Rusya dış politikasında Avrasyacı retorik egemen oldu. Çok kutuplu bir dünya düzeni, ekonomik-diplomatik gücü ön plana alan Putin, Türkiye’de de AKP’nin iktidar olmasıyla  bölgesel güvenliğe, istikrar ve komşularla sıfır soruna dayalı dış politikaya kavuşmasına olumlu yaklaştı.

Rusya’nın Karadeniz Politikası

Rusya, Soğuk Savaşı’n bitimiyle SSCB’nin en önemli ardılı olarak uluslararası arenada yerini aldı. Karadeniz’de eski gücünü yitirmesiyle birlikte, çift aktör üzerine dayalı dengede bulunan Karadeniz güvenliği, birçok yeni devletin oluşması ve Doğu Avrupa’daki Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerin Rusya’nın yörüngesinden çıkmasıyla ikiden fazla aktörün söz söylediği bir alana döndü. 1990’lı yıllarda, Rusya’nın Türkiye karşısında çok fazla gücünü gösteremediği yıllarda, Rusya, Karadeniz bölgesinde daha çok iş birliğine dayalı ve uluslararası örgütlerin belirleyici olduğu bir politikayı benimsedi.

25 Haziran 1992 tarihinde İstanbul’da gerçekleşen bir zirvede Karadeniz bölgesinin liderleri Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün (KEİ) kurulmasının ilk adımını attılar. Genel itibariyle bölgede barış, istikrar, refah ve iyi komşuluk kurma üzerinde duran örgütün merkezi İstanbul’dadır. Örgüt, Karadeniz haricinde Balkan ve Kafkas ülkelerini de arasına katmış ve yaklaşık 20 milyon metrekare alana yayılmıştır. Üye 12 ülkede 335 milyon insan yaşar ve bu üye ülkeler arasında yıllık 187 milyar dolarlık bir ticaret hacmi mevcuttur. Örgütün konumu dolayısıyla enerji transiti durumundadır ve İran Körfezi’nden sonra ikinci büyük doğal gaz ve petrol kaynaklarına sahiptir. Ancak, özellikle Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı ve halen sürmekte olan Rus-Ukrayna, Rus-Gürcistan ilişkilerindeki sorunlu durum sebebiyle KEİ ve diğer organizasyonlar pek de üstünde durulmaz hale gelmiştir.

2000’li yıllardın başında, Putin yönetimiyle birlikte tekrar bir süper güç olmak isteyen Rusya, çeşitli atılımlar yapmıştır. Karadeniz’deki çatışmalar ahem müdahil olmuş, hem de bunların hakemliğine soyunmuştur. Özellikle, Gürcistan Savaşı ile birlikte bölgede tek taraflı girişimlerde bulunacağı tahmin edilen Rusya, Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna Krizi’ndeki tutumu ile de bölge ülkeleri tarafından temkinle yaklaşılmaktadır.

Son yıllarda bölgeye yönelik askeri atılımlarda bulunan Rusya’nın halihazırda enerji kartını bir silah olarak kullanma eğilimi ve Karadeniz’den geçecek enerji yollarını kendi tahakkümüne alma isteğini de düşünürsek, Rusya’nın eski çok kutuplu işbirliği şiarını bırakıp kendi bildiğini okuduğu bir tek taraflı agresif politikaya döneceği tahmin edilmektedir.

Türkiye’nin Karadeniz Politikası

Türkiye’nin, Osmanlı İmparatorluğu’nun boğazları ele geçirmesinden bu yana Karadeniz bölgesine özel bir ilgi gösterdiği aşikardır. Genç Türkiye Cumhuriyeti, kendi ayakları üstünde durması ve belli bir bölgesel güce erişmesinin göstergesi olarak 1936 Montrö Sözleşmesi’yle hem Boğazlar üzerinde kuşkusuz egemenliğini kurmuş, hem de Karadeniz’e giriş çıkışta kendi rejimini dayatan bir konuma yükselmiştir. Türkiye, her ne kadar NATO üyesi olsa ve ABD müttefiki olarak uluslararası arenada yer alsa da, Karadeniz’de farklı bir politika gütmeye çalışmıştır. SSCB döneminde güçlü bir Sovyet komşuluğunun yanı sıra Karadeniz’de bir barış mevcuttur, ABD veya herhangi bir Batılı müttefikinin hamiliğine soyunmamış ve Karadeniz’e onları sokmaktan imtina etmiştir. Bununla birlikte, SSCB’nin yıkılmasıyla bölgede her aktörün içinde yer alabileceği çeşitli uluslararası örgütlerin kurulmasına ön ayak olarak, bölgede çok taraflı bir istikrar kurmak istemiştir. Yukarıda bahsedildiği gibi Türkiye ve Rusya’nın öncülüğüne Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı kurulmuş, bölgenin ortak deniz gücü olarak geçen BlackSeaFor inisiyatifi ortaya çıkmıştır. 2001 yılında yine Türkiye öncülüğünde, Bulgaristan, Gürcistan, Ukrayna, Rusya, Romanya’nın katılımlarıyla İstanbul’da kurulmuştur. Yukarıda KEİÖ’nün de hedefleri arasında olan, bölgede barış ve istikrarın tesisi haricinde, organize suç, terörizm, insan kaçakçılığı, kitle imha silahlarıyla mücadele hedefleri de vardır. Yılda bir kez ortaklaşa yapılan tatbikatın 20 gün sürmesi, ancak bölge ülkelerinin filolarının vasat hali sebebiyle geri kalan günlerde yukarıda bahsedilen hedeflere yönelik bir şey yapılamamasını dikkate alırsak bölgede barışa ve istikrara yönelik çok katkı sunamadığı anlaşılacaktır. Her şeye rağmen Karadeniz ülkeleri yöneticileri arasında belli görüşmeler gerçekleştirmeye vesile olmasıyla hiç yoktan belli ölçüde faydası mevcuttur.

BlackSeaFor’un sınırlı katkısı yanında Türk Deniz Kuvvetleri’nin düzenlemeye Mart 2004 yılında başladığı Karadeniz Uyumu Harekatı’na sonraki yıllar sırayla Rusya ve Ukrayna ve Romanya’nın da dahil olmasıyla daha dinamik bir yapılanmadan bahsedebiliriz. NATO’nun Akdeniz’de düzenlediği Aktif Çaba Harekatı ile paralellik gösterir ve Karadeniz bölgesinde önemli bir güvenlik sağlayıcısı konumdadır.

Ancak Putin iktidarı ile birlikte ve özellikle Gürcistan Savaşı ile birlikte Rusya’nın bölgesel güç olmaktan öte süper güç olmaya yönelmesi ve eski nüfuz alanlarında tekrar karar verici olmaya soyunması, Karadeniz bölgesinde de bazı tereddütleri yaşamaya sebep olmuştur. KEİ, BlackSeaFor ve Karadeniz Uyumu kullanışsız hale gelmiştir. Barış ve istikrarı getirmesi beklenen bu girişimler kuşkusuz ki başarısız olmuşlardır. Güçlü bir Rusya ile bazı yönlerden denge kurabilecek olan Türkiye, süper güç olma konusunda sesli düşünen ve Karadeniz bölgesindeki çatışmalar aktif katılım sağlayan bir Rusya’dan çekinmektedir. Her ne kadar Karadeniz Rus ve Türk politikalarının el ele gittiği bir alan da olsa, Rusya’nın artan deniz gücünü de hesaba kattığımızda, Türkiye’nin Rusya’ya olan enerji bağımlılığına rağmen, Karadeniz’in işbirliği alanından çok çatışma alanına dönmesi içten bile değildir.

Türkiye’nin Karadeniz’deki Güvenlik Kaygısı

Türkiye, Soğuk Savaşın en yoğun hissedildiği dönemde bile Karadeniz’de NATO varlığını istememiş ve Rusya’yı kendi gücü dahilinde dengelemek fikrinde olmuştur. Soğuk Savaş bitiminde bölgede güçlü konuma gelen Türkiye için Karadeniz adeta bir Türk Gölü evsafındaydı. Türk donanması tartışmasız birinci güçtü ve yukarıda bahsedilen inisiyatiflerle birlikte 2000’li yıllarında başında itibaren tüm kıyıdaş ülkelerin katılacağı bir refah bölgesi yaratma düşüncesi Türk siyaset yapıcılarının aklındaydı. Ancak, 2000 yılında Putin’inn Rusya Devlet Başkanı olması ve Rusya’nın yakın çevresinde daha aktif bir dış politika yürütmeye başlaması, Rusya’nın askeri modernizasyonu bölgedeki dengeleri tekrar Rusya lehine getirmenin habercisiydi. 1990’lı yıllarda 2’ye 1 olan Türk Rus donanma gücü oranı, Rus-Gürcistan Savaşı sonrası bu sefer Rusya’nın 2’ye 1 üstünlüğüne çevrildi.

AKP dönemi dış politikanın 2011 yılı sonrası Orta Doğu’ya kenetlenmesi, Ukrayna Krizi sırası ve sonrası faydacı bir politika izlemesini getirdi. Karadeniz’de yazılmış bir Türk Dış Politika yapımında bahsedemeyiz. Günlük sorunlara faydacı ve ticaret merkezli bakan bir yönetim ve Karadeniz’de yavaş yavaş varlığını azaltan bir Türkiye tespiti yanlış olmayacaktır. Rusya ile Suriye’de farklı hedeflere sahip Türkiye’nin Ukrayna Krizi’nde sesinin çıkmaması, hem onun Rusya’ya bağlı ekonomik dengeleri yüzünden, hem de Rusofobik eğilimlerden kaynaklandığı kanısındayım. Az süren uçak krizi zamanında Türkiye’nin Gürcistan, Azerbaycan ve Ukrayna ile olası bir ittifakı söz konusu olabilirdi ve bölgede Rusya’ya karşı durma eğilimi içinde olabilirlerdi ve bu ülkeler arasında daha hacimli bir ticaret yapılabilirdi, ancak, Türkiye, fazla yalnızlaştığı hissiyatıyla denize düşünce yılana sarıldı.

Türkiye ve Rusya’nın Karadeniz’de Olası İşbirliği ve Rekabeti

Türkiye Cumhuriyeti, Soğuk Savaş’ın bitimiyle Karadeniz’de katılımcı bir ortak çaba yaratmaya çalışırken, başlarda tüm ülkeler yukarıda da bahsedilen bu Türk inisiyatifini değerli buluyorlardı. Soğuk Savaş bitmişti, ideoloji üzerinden yapılan ittifaklar ve siyaset de onunla birlikte önemini yitirmişti. NATO’nun işlevi hakkında soru işaretleri kafalarda oluşurken, Kuzey ittifakı eski Sovyet ülkelerine göz dikmiş ve onları ittifaka üye ve ya ortak ülke yapma yolunu seçmişlerdi. Her ne kadar NATO yetkilileri kabul etmese de bu hamle Rus yöneticileri gözünde bir çevreleme olarak görülmekteydi. Türkiye, yeni oluşacak Batı-Rus rekabetinden, belki de bihaber, Karadeniz bölgesindeki inisiyatiflerine devam etti, belli anlamda Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerin de desteğini almaya devam etti. Ancak, 2008 Gürcistan Savaşı’yla, Türkiye’nin Montrö Sözleşmesi’ni harfiyen uygulaması belli anlamda Batı ittifakında Türkiye’nin yeri konusunda farklı yorumlara sebebiyet vermiş oldu. Türkiye’nin dış politikası çoğu evrede denge politikasını kullanagelmiş olduğu için 2008’deki bu durum pek de sürpriz değildi.

Rusya ve Türkiye, bölgede istikrarı korumak için birlikte hareket etme eğilimdeydiler. Ancak, bu eğilimin özellikle Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinden sonra var olduğunu pek göremeyiz. Zaten bölge ülkelerinin kapasite ve hevesi doğrultusunda pek etkili olamayan bölgesel örgüt ve inisiyatifler 2014 Kırım’ın ilhakıyla beraber iyice kadük durumuna düştü. Bölgede açık bir NATO-Rusya rekabetinin var olmasıyla Romanya ve Bulgaristan gibi NATO ülkeleri daha ön plana çıkmaya fırsat buldu. Türkiye ise faydacı ekonomik çıkarlar doğrultusunda Karadeniz bölgesinde kendi dış politikasını pasifize etti ve şimdilik beklemede. Rusya’ya enerji açısından bağımlı olduğu gerçeğiyle beraber, Rusya ile çatışma halindeki diğer bölge ülkelerine belli ölçüde destek çıkabilir durumda. Türkiye’nin öncülüğünde kurulan KEİ ve Karadeniz Uyumu Harekatı hedeflerini gerçekleştirmek dursun, bölgedeki çatışmaların artmasında seyirci konumda.

Karadeniz bölgesi, Türkiye ve Rusya için bir işbirliği alanından çok iki ülkenin birbirlerinin sınırlarını görebildiği bir alan. Suriye’de uluslararası prestijini düzeltmeye çalışan Rusya, Ukrayna ve Gürcistan’da elde ettiği kazanımları kesinlikle elinden çıkarma niyetinde değil gözükmekte. Türkiye için bu kötü haber. Zira Türkiye Karadeniz ve Kafkasya’da statükodan yana. Karadeniz bölgesi için yakın gelecekte çatışmaların son bulması mümkün gözükmemekte ve Türkiye kendi topraklarına bu kadar yakın çatışmalara yönelik bir tehdit algılamakta. Yükselen tehdit dalgasına karşı Rusya ile iyi geçinmeye devam edecek gözükmekte ve NATO üyeliğinin de sulanması riskiyle karşı karşıya. Türkiye, yardımına koşmayacağını düşündüğü Kuzey İttifakı’nın da Karadeniz’de destekçisi olmayacak gibi duruyor. Bu ise Rusya ve Türkiye’nin her tehdit algılamalarına karşı işbirliklerini geliştirmese de belli bir seviyede tutacağı anlamına gelmekte.

Türkiye ne yapmalı?

Yukarıda da bahsedildiği üzerine, Rusya ve Türkiye iş birliğine devam edecek. Ancak, bu iş birliğinin ittifaka dönüşmesi ve Şangay İşbirliği Örgütü’nün Türkiye için NATO yerine bir seçenek olarak ortaya çıkması çok da gerçekçi değil. Türkiye, kendi çıkarları doğrultusunda Rusya ile ticarete devam edebilir, bunun yanında kesinlikle kendine yeni bir Karadeniz politikası oluşturmak zorunda. Bu politika, hem NATO’nun değerli bir üyesi olagelmiş olan Türkiye’nin Batı ittifakı ile olan sorunlarını çözme ile başlamalı hem de Rusya’nın agresif dış politikasına gerektiğinde set çekme anlamında olmalı. Türkiye’nin yakın bölgesindeki tehditleri ve istikrar bozucu gelişmelere karşı kararlı bir duruş sergilemesi bölgeye yeni bir soluk getirecektir.

NATO’nun ve AB’nin üye ülkeleriyle ve ortak ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesi, Geniş Karadeniz Bölgesi (Wider Black Sea) olarak anılan bölgede ortaya çıkmakta olan revizyonist ülkelere denge sağlayacaktır. Türk manevrasının bu yönde olmaması eninde sonunda NATO’nun bölgede aktif olup, Türkiye’nin menfaatine aksi sonuçları da getirebilir. NATO’nun Karadeniz’de etkili bir oyuncu olmasının Rusya açısından olumsuz sonuçları olabileceği gibi Türkiye’nin de elini kolunu bağlayacaktır. Karadeniz’in Türk ve Rus nüfuz alanı olarak kalması, sadece iki bölgesel gücün de birlikte çalışabilmesiyle mümkündür. Bunun yanında bölge ülkelerinin de bu ikiliye destek çıkması gerekir. Bu konjonktürde mümkün görünmese de Türkiye’nin Rusya’ya karşı olan devletlerle ve aynı anda Rusya ile yakın ilişkiler gütmesi bölgede bir arabuluculuk rolünü getirebilir. Bu rolün de bölge ülkelerinin menfaatine olacağı açıktır. Ancak şunu belirtmek gerekir ki böyle bir rol ancak Türkiye’nin kendi çıkarı ve bölge ülkelerinin istikrarı üzerine yeni baştan oluşturacağı bilimsel, akılcı bir dış politikayla olacaktır.

Sonuç

Türkiye ve Rusya günümüze gelene kadar Karadeniz Bölgesi’nde bir denge sürdürmüşlerdir. Özellikle 1990’lı yıllarda SSCB’nin yıkılması ve onun ardılı Rusya’nın gücünü toparlayamaması Türkiye’yi bölgede bir numaralı aktör haline getirmiştir. Bu yıllarda çok taraflı örgütler ve irade yapımı uluslararası siyasette revaçtaydı ve iki ülke de Karadeniz Bölgesi’nde belli inisiyatifler alarak onun istikrarına ve barışın tesisine katkıda bulunabileceklerini düşündüler. Ancak, Rusya’nın zaman içinde güçlenmesi ve uluslararası ilişkileri kaotik olarak tanımlaması kendi menfaatlerini tek taraflı ve zor kullanarak korumasını getirdi. Bununla birlikte, Türkiye hem ekonomik bağımlı olduğu Rusya’yı karşısına almamak hem de Batı ittifakının bir mensubu gibi davranmak arasında kaldı. Bu sıkışıklık 2014, Rusların Kırım’ı ilhakıyla iyice ayyuka çıktı.

Türkiye’nin Rusya ile muhakkak iyi geçinmek kendi menfaatinedir. Ancak, bir NATO üyesi olduğunu ve AB ortağı olduğunu da unutamaz. Türkiye, öncelikle Karadeniz bölgesi’ndeki NATO üyeleri ve ortaklarıyla ilişkilerini peyderpey geliştirmeli. Arkadan, Rusya ile olan stabil ilişkisini de bölgede arabuluculuk için kullanmalı. Rusya’yı agresif politikalarından vazgeçirmek nosyonunu da üstüne almalıdır. Manevra alanı yok kadar az, ancak, kabil dış işleri diplomatlarının tecrübesi ve pragmatik hükümet politikaları yoğrulabilir.

 

Basri Alp AKINCI

 

Kaynakça

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.