GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ‘GÜVENLİK’ KAVRAMI

upa-admin 12 Ekim 2019 301 Okunma 0
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ‘GÜVENLİK’ KAVRAMI

Giriş

Güvenlik, tarihten bu yana siyasette ve devlet yönetiminde en önde gelen konularından birisi olmuştur. Uluslararası sistemde güvenlik tesisi, gerek devletlerin, gerekse de küresel örgütlerin gündemindedir. Günümüzde, küreselleşmenin de etkisiyle, güvenlik parametreleri değişmiş ve güvenlik daha da önemli bir hâl almıştır.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında, daha sağlam temellere sahip bir Avrupa oluşturabilmek için hareket eden devletler, Sovyetler Birliği’nden kaynaklanan tehdit ve iki kutuplu bir sistemde bütünleşme hedeflerinin siyasi ayağını ertelemek zorunda kalmışlardır. Öte yandan, Soğuk Savaş’ın sona ermesini izleyen dönemde, gerek önceden başlatılan fakat askıda kalmak durumunda olan girişimler (BAB-Batı Avrupa Birliği), gerekse NATO çerçevesinde Avrupa’nın etkinliğini güçlendirme arzusu (Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği oluşturma) ile politik sorunlardan da uzakta durmayan Avrupa, uluslararası arenada dış politika, güvenlik ve savunma hususlarında kendine yeterli bir örgütlenme olmaya hazır olduğunu göstermeye başlamıştır. 

Güvenlik: Tanımı ve Gelişimine Dair

Güvenlik kavramının ne anlama geldiğine ilişkin yapılan izahatlar net değildir ve bu durumun ana sebebi güvenlik kavramının sonradan üretilmiş bir kavramsallaştırma olmasından ötürüdür. Adı geçen kavramsallaştırma pratiği, bireylerin ve toplumların kendi politik duruşlarının bir ürünü olarak görülebilir (Bilgin, 2010: 76). Güvenlik, yaşamda hukuki düzenin problemsiz bir biçimde devam etmesi, kişilerin korkudan muaf bir biçimde yaşamalarının sağlanması ve güven içinde hissetmeleri  ile doğrudan ilişkilidir (Püsküllüoğlu, 1995: 497).

Uluslararası İlişkiler disiplininde kavramın muğlak oluşuna dikkat çeken ilk isim Arnold Wolfers’tır. Wolfers, 1952’de kaleme aldığı National Security as an Ambiguous Symbol (Belirsiz bir Sembol Olarak Milli Güvenlik) adlı çalışmasında, “hangi değerlerin, hangi tehditlerden, hangi araçlarla ve hangi maliyette korunmasına” dair sorulara cevap verilmesi zorunluluğuna vurgu yapmaktadır. Güvenlik kavramı tanımlanırken, çeşitli faktörlerin göz önünde bulundurulması gereği herkes tarafından kabul edilen ve her zaman geçerliliğini koruyan bir tanımın oluşturulmasına engel olan faktörlerden biridir. Ek olarak, güvenliğe yönelik “tehlikelerden ve korkulardan uzak kalma, bir tehdidin olmaması” gibi değerlendirmelerin birçok tanımda yer alması  üzerinde uzlaşılan bir tanımlamanın bulunduğunun da işarettir. (Özcan, 2011: 447-448).

Tarihsel bağlam çerçevesinde, ilk zamanlarda “güvenlik” ile “güç” kavramlarının genel olarak beraber değerlendirilip birbirinin tamamlayıcısı olarak ele alındığı görülmektedir.  Güç odaklı güvenlik tanımına en önemli örnek olarak Niccolo Machiavelli’nin Prens adlı eseri verilebilir. 16. yüzyılı yansıtan güvenlik  anlayışına göre, Machiavelli, merkeze devleti koymuştur. Devlet idaresindeki sınıf ise, devletin merkezde olduğu bu yaklaşımda güvenliği sağlamalıdır. Bir diğer tabirle, yöneticinin gücü ile devletin güvenliği arasında mühim bir  bağıntı olduğu belirtilmektedir. (Arı, 2010: 174).

İlerleyen dönemlerde, güvenliğin sağlanması açısından uluslararası hukuk sisteminin önemini vurgulayan ilk isim Hugo Grotius olmuştur. Sürekli çatışmanın önlenmesinde, devletlerin birbiriyle mücadelelerinin ortak ilke ve normlar ile şekillendirilmesi zorunluluğunun altını çizen Grotius’a göre; devletlerin bireylere kıyasla uluslararası sistemde daha çok söz sahibi olmaları söz konusudur. Güvenliğin uluslararası hukuk bağlamında değerlendirildiği bu yaklaşımın merkezinde, devletlerin ortak paydada hareket etmelerinin zorunluluk olduğu fikri bulunmaktadır.

18. yüzyılda, yaşamı ve dünya görüşünü köklü olarak dönüştüren gelişmeler yaşanmıştır. Bunlardan en önemlisi olan Fransız Devrimi, güvenlik kavramının da farklı tanımlanmasına neden olmuştur. Fransız Devrimi sonrası, özgürlük, kapitalizm, millet, eşitlik ve demokrasi gibi kavramlar Batı düşüncesinde ana kavramlar olmaya başlamışlardır. 18. yüzyılın en önemli filozoflarından olan Immanuel Kant’ın Ebedi Barış Üzerine adlı çalışması da, güvenliği uluslararası kurumsallaşma bağlamında ele almıştır. Kant, bu eserinde, devletler arası ihtilafları ve uluslararası barışın önündeki engelleri kaldırmak için önlemler alınmasını; atılacak en iyi adımın ise uluslararası kurumsallaşma olduğunu ileri sürmektedir (Tosun, 2017: 4).

Öte yandan, uluslararası örgütlenmeye dayanan uluslararası güvenlik anlayışı doğduktan sonra 19. yüzyılda bu yaklaşıma yapılan vurgu artmış ve özellikle 20. yüzyılda Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Milletler Cemiyeti ile bu kuramların iddialarının gerçekleştiğine tanık olunmuştur. Uluslararası sistemde güvenlik kavramını ele alırken “anarşi” olgusunu da ele almak gerekir. Uluslararası anarşik sistemde, devletler arasındaki ilişkileri devletlerüstü bir otoritenin olmaması düzenlemektedir. Böylesi bir üst otoritenin olmaması durumu “anarşi” olarak tanımlanmaktadır. Anarşik sistemde her devletin ilk amacı kendi güvenliğini muhafaza etmektir.  Eğer devletler anarşik sisteme doğru bir şekilde uyum sağlayamazlarsa, anarşik sistem onları yok edecektir.

Modern Uluslararası İlişkiler disiplininde güvenlik oluşumunu hem tanımlamak, hem de analiz etmek için Vestfalyen devletler sistemini anlamak önemlidir. Vestfalyen devlet düzeni, uluslararası sistemin devlet odaklı ve bir toprak parçasıyla sınırlı kapsamını ifade eder. Vestfalyen sistem, hukuksal bağlamda devletlerin eşitliğini, ve diğer devletlerin iç işlerine karışmama ilkesi  gibi belli başlı uluslararası hukuk kurallarını içermektedir (Falk, 2004: 26-28). Buna karşın, küreselleşme ile birlikte, devletin kendine has konumuna işaret eden Vestfalyen devlet egemenliği, kimi zaman kuralların ihlal edilmesine konu olmaktadır. Bu ihlallerin yaşandığı kritik alanlardan biri de güvenlik olmuştur.

Uluslararası İlişkilerin en önemli konularından biri olan güvenlik kavramına dair akademik çalışmalar İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra başlamış; ancak ilk çalışmalarda güvenlik kavramının kapsamı dar tutulmuş, güvenlik kavramı askeri ve stratejik bir perspektiften ele alınmıştır. Güvenlik kavramı Soğuk Savaş sonrası dönemde farklı anlamlar ve tanımlamalar kazanmıştır. Öte yandan, Güvenlik kavramıyla ilgili ulusal ve uluslararası güvenliğin tanımları da bulunmaktadır. Ulusal güvenlik, ulus-devletlerin güvenliklerini sağlama ve koruma amaçlı kaygılarını  dile getirmek için kullanılan bir kavramdır. Bu sebeple, ulusal güvenlik devletlerden müteşekkil bir sistem içinde anlam kazanır. Ulus-devletlerin güvenliğinin devamını sağlayan her gelişme ve oluşum o devlet için iyi; güvenliği zayıflatan olgu ve eylemler ise kötü olarak görülür.

Soğuk Savaş Döneminde Güvenlik

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından oluşan uluslararası sistem önceki dönem ile benzerlik taşımamıştır. İkinci Dünya Savaşı ardından küresel güç dengesinin değişmesi ve Avrupa’nın bir güç odağı olarak siyaset sahnesini bırakması sonucu dünya, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyetler Birliği liderliğinde iki kutuplu, siyasal öğretilerin yani ideolojilerin önde olduğu bir devre girmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında güvenlik açısından umut vaat eden bir kurum olan Birleşmiş Milletler (BM) kurulmuştur. 1945 sonrası düzenlenen konferansta, savaşın ardından oluşan istikrarlı sistemin sürdürülebilmesi için bir örgüt kurulması düşüncesi bütün taraflar tarafından kabul edilmiştir. Soğuk Savaş, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından savaşı kazanmış iki büyük devlet (ABD ve Sovyetler Birliği) ve bu devletlerin çevresinde gruplaşmış devletler arasındaki ihtilaf ve gerilimin doğrudan birbirine karşı silah kullanmadan devam ettiği bir döneme tekabül etmektedir. Soğuk Savaş, Doğu ve Batı bloğu arasındaki ilişkilerde, blokların ve üyelerin davranışlarını denetleme amaçlı taraflar tarafından benimsenmiş kuralların olmadığı ilişkilerde tamamıyla güç odaklı davranışların önde olduğu bir dönemdir.

Analiz birimi olarak “devlet” temel alındığında, güvenlik kavramı, devletin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini muhafaza etmek fikrine dayanmaktadır. Bunun sonucu olarak, güvenlik kavramı 1940-1970 yılları arasında genellikle askeri ve stratejik çerçevede ele alınmıştır. Ancak 1980’ler itibariyle, küreselleşmenin sonucu olarak çevre sorunları, etnik ve dinî kökenli çatışmalar, kimyasal silahların yayılması gibi tehlikeler devletlerin güvenliğine zarar veren temel problemler olarak gündeme gelmektedir.

Soğuk Savaş yılları yeni bir dengeye giriş sürecinin başlangıcı olurken, devletlerin güvenlik mekanizmalarında da değişikliklere yol açmıştır. Soğuk Savaş dönemi (1947-1991) devam ederken, üye devletlerin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü muhafaza etmek için 1949’da Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı’nın (NATO) kurulması o zamanın kritik gelişmeleri arasında yer alır.

Soğuk Savaş yıllarında devletin güvenlik kaygılarını temel alınırken, özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından uluslararası sistemde yaşanan değişimin etkisiyle, Güvenlik Çalışmalarında yeni konuların ve kavramların önemi artmış ve “insan güvenliği”, “toplumsal güvenlik” ve “gezegenin güvenliği” gibi yeni temalar gündeme gelmeye başlamıştır. Bu yıllarda, güvenlik, uluslararası siyasetin stratejik konuları arasında “yüksek politika” (high politics) olarak tanımlanmakta ve dar kapsamda sadece askerî/stratejik bağlamda ele alınmaktaydı. Günümüzde klasik güvenlik yaklaşımını savunanların “alçak politika” (low politics) konuları olarak gördükleri birçok konu, uluslararası siyasetin kapsamına dahil olmuştur. Gücün  iki kutup arasında oluştuğu siyasi söylemlerin ve askeri söylemin hakim olduğu güç politikalarının egemen olduğu bu sistem, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 1991 yılında SSCB’nin dağılması ile yıkılmıştır. Soğuk Savaş sonrası ise, güvenlik tanımının genişlemesi ve derinleşmesine koşut olarak “kim için, ne için güvenlik?” gibi sorular çerçevesinde farklı güvenlik çalışmaları gündeme gelmiştir.

Küreselleşme ve Güvenlik

Küreselleşmeyle ilgili genel bir tanımlama yapmak gerekirse; hizmet, sermaye, mal ve insan kaynaklarının dünya çapında serbest bir biçimde dolaşımı ve etkileşimi neticesinde eskiye kıyasla yeni bir şekil kazanması sürecine verilen  bir tanımlama denebilir (Özer, 2005: 14).

Soğuk Savaş’ın bitmesi ile yeni dünya düzeninde ABD tek süper güç olarak ortaya çıkmıştır. ABD yeni sistemde, kendi çıkarları doğrultusunda bir dünya düzeni oluşturmayı hedeflemiş; küreselleşmeyi ise kendi politikalarının uygulanması için bir araç olarak görmüştür. Öte yandan, globalleşmenin güvenlik üzerindeki bir diğer etkisi, tehdit kavramını karmaşık hale getirmesi ve güvenlik tehditlerinde büyük bir değişime zemin hazırlamasıdır. Bunun  sonucu olarak “küresel terör” kavramı güvenliği tehdit eden başat unsurlardan biri haline gelmiştir. Devletin güvenlik tesis edici bir aktör olma hüviyetinin küreselleşmenin etkisiyle zayıflamasının bir yansıması ise, güvenliğe yönelik yeni tehditlerin değişen  niteliği sebebiyle sadece geleneksel devlet-merkezli yaklaşımların yeterli gelmemesidir.

Küreselleşmenin etkisiyle dönüşen şartlar ve sonucunda vuku bulan belirsizlikler ve istikrarsızlık ortamı güvenlik çalışmalarının temel araştırma konularından biri haline gelmiştir. Güvenlik kavramına yönelik klasik anlayış, üniter ulus-devlet aktörünü merkeze alır ve devletin güvenliğinin nasıl tesis edileceği sorusunu kendisine çıkış noktası olarak alır, ancak küreselleşmenin etkisiyle bu soru tek başına artık bir anlam ifade etmemeye başlamıştır.

Küreselleşme sadece askeri ve politik yönden değil, sosyolojik ve teknolojik boyutlarda da güvenlik açısından sorunlara sebep olmuştur. Küreselleşme ile birlikte son yıllarda dönüşen uluslararası sistem, devletlerin karşılıklı etkileşiminin artması, ve teknolojinin hızlı ilerlemesi gibi nedenler “sibergüvenlik” kavramını gündeme getirmiştir. Sibergüvenlik ise, genel anlamıyla, dijital ortamlarda tehditlerden azade olma durumu olarak tanımlanabilir.

 

Begüm BURAK

 

KAYNAKÇA

  • Arı, Tayyar, (2010), Uluslararası İlişkiler Teorileri, Bursa: MKM Yayıncılık.
  • Bilgin, Pınar, (2010), “Güvenlik Çalışmalarında Yeni Açılımlar: Yeni Güvenlik Çalışmaları”, Stratejik Araştırmalar Dergisi, 14, ss. 69-96.
  • Falk, R., (2004), Dünya Düzeni Nereye: Amerikan Emperyal Jeopolitikası, çev. Neşenur Domaniç ve Nusret Arhan, İstanbul: Metis Yayınları.
  • Püsküllüoğlu, Ali (1995), Türkçe Sözlük, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
  • Özcan, Arif Behiç, (2011), “Uluslararası Güvenlik Sorunları ve ABD’nin Güvenlik Stratejileri”, Selçuk Üniversitesi İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, 22, ss. 451-470.
  • Özer, Ahmet (2005), 11 Eylül, ABD, Türkiye ve Küreselleşme, Ankara: Elips Kitap.
  • Tosun, Cengiz Mesut (2017), “I. Kant: ‘Ebedi Barış’ Olanağında Bir Modus Vivendi Taslağı”, Beytulhikme An International Journal of Philosophy, 7 (2), ss. 1-15.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.