KİTAP İNCELEMESİ: ‘NATO’NUN GİZLİ ORDULARI’

upa-admin 30 Aralık 2019 9.901 Okunma 0
KİTAP İNCELEMESİ: ‘NATO’NUN GİZLİ ORDULARI’

Giriş

İsviçreli akademisyen Daniele Ganser tarafından doktora tezi olarak yazılan ve bu zamana kadar konu hakkında yazılmış en kapsamlı çalışmalardan biri olan Nato’nun Gizli Orduları: Gladio Operasyonları ve Avrupa’da Devlet Terörü adlı kitap (İngilizce orijinal adıyla NATO’s Secret Armies: Operation GLADIO and Terrorism in Western Europe); İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan çift kutuplu dünya düzeninin Batı Avrupa ve Türkiye’de ortaya çıkardığı oldukça tartışmalı bir konuyu ele almaktadır: Gladio. Kitabı incelemeye başlamadan önce, bu konuda söylenmesi ve hakkının verilmesi gereken bir husus bulunmaktadır. Daniele Ganser’in yaptığı bu çalışma, inanılmaz bir adanmışlık ve sorumluluk duygusu içinde yapılmış olup; tarihin karanlık sayfalarında kalması muhtemel son derece tehlikeli bir konunun gün ışığına çıkmasını sağlamıştır.

Kitap, Batı Avrupa’daki Gladio yapılarının izlerini sürmekte olup, İtalya, Fransa, İspanya, Portekiz, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Danimarka, Norveç, Almanya, Yunanistan ve son olarak Türkiye’deki gizli yapıları deşifre etmektedir. Fakat biz, bu yazıda konunun geniş ve kapsamlı olması bakımında genel olarak kitapta işlenen Gladio kavramı, onun komuta ve kontrol mekanizması ve hiyeraşik yapısı ile örnek olarak İtalya, Yunanistan ve Türkiye’deki yapılanmaların işlendiği bölümlerin özetini sunacağız. Batı Avrupa’nın diğer ülkeleri hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyen okuyucularımıza ise, bu kitabı temin etmelerini ve baştan sona dikkatle okumalarını tavsiye ederiz.

Nato’nun Gizli Orduları

Yazar Hakkında

1972 Lugano doğumlu olan İsviçreli tarihçi Daniele Ganser, Protestan bir rahip olan Gottfried Ganser ve hemşire olan Jeanette Ganser’in çocuklarıdır. Basel Üniversitesi, Amsterdam Üniversitesi ve London School of Economics (LSE) gibi seçkin kurumlarda eğitim alan Ganser, 2001 yılında “Operation Gladio in Western Europe and the United States” (“NATO-Geheimarmeen und inszenierter Terrorismus in Europa im Kalten Krieg”) adlı teziyle doktora derecesini almıştır. Zaten bu yazıya konu olan ünlü kitap da, Ganser’in doktora çalışmasından derlenmiştir. Soğuk Savaş döneminde NATO’yu birçok örtülü operasyonla suçlaması nedeniyle, Ganser’in bu kitabı oldukça tartışma yaratmış ve birçok yabancı dile çevrilmiştir. Yazar hakkındaki bilgiler buradan ve şuradan ulaşılabilir. Ayrıca yazarın kendisine ait bir web sitesi de bulunmaktadır.

Daniele Ganser

Tarihsel Arkaplan

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde adına Soğuk Savaş denen dönem başlamış oldu. 1946 ile 1991 yılları arasında süren Soğuk Savaş süresince, dünya iki büyük gücün amansız çekişmesinin sahası haline geldi: ABD ve SSCB. İkinci Dünya Savaşı sonrası Doğu Avrupa’da birçok sosyalist rejim SSCB ile işbirliği halindeydi. Yugoslavya’da Kasım 1945’te Tito önderliğindeki Halk Cephesi, Arnavutluk’ta da Aralık 1945’te Enver Hoca’nın lideri olduğu Demokratik Cephe devlet yönetimine gelmişlerdi. Bunlarla beraber, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Çekoslovakya’da sosyalist iktidarlar gerek seçim yoluyla, gerekse de ihtilaller yoluyla iktidarı ele geçirmiştir. Bu iktidar değişikliklikleri Batı Bloğu denilen tarafta endişeye neden olmuş ve bu endişe de Sovyetler Birliği ve sosyalist/komünist ideolojiye karşıt bir cephe oluşturma ihtiyacını doğurmuştur. 5 Mart 1946 tarihinde Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill, Avrupa’nın doğusunda ortaya çıkan durumu ‘‘demir perde’’ (iron curtain) olarak adlandırmıştır.[1]

Bütün bu endişeler ise, ABD’nin kısa sürede SSCB’ye karşı harekete geçmesiyle sonuçlanmıştır. ABD, önce 1947 yılında Truman Doktrini adıyla ‘‘SSCB’nin baskısına maruz kalan ülkelere destek olma’’ politikasını hayata geçirmiş; daha sonra Marshall Planı ile Sovyetleri çevreleme stratejisine (containment policy) başlamıştır. Marshall Planı ile Türkiye ve Yunanistan’a da ABD yardımı başlamıştır.[2] İşte Gladio denilen yapının oluşum süreci de böylece başlamıştır.

Nato’s Secret Armies

Gladio Kavramı

Avrupa’yı sarıp sarmalayan Gladio çığı, aslına bakılırsa tek bir küçük taş parçasının kopmasıyla ortaya çıkmıştır. 1984 yılında genç bir İtalyan yargıcı olan Felice Casson, 1972 yılında gerçekleşmiş bir bombalı saldırı dosyasını yeniden açtığında karşılaşacağı şeyleri belki de hiç tahmin etmemişti. 31 Mayıs 1972 gecesi İtalyan jandarma teşkilatı Carabinieri’ye İtalyan köyü Pateano’da terk edilmiş şüpheli bir aracın bulunduğu ihbarı yapıldı. Olay yerine giden Carabinieri polisleri, terk edilmiş Fiat 500 model aracın yanına gelip aracı kontrol ettiklerinde, harekete duyarlı bomba düzeneği infilak etmiş ve 3 Carabinieri polisi hayatını kaybetmiştir. Olay, o dönem şiddet yoluyla propaganda yapan sol örgüt Kızıl Tugaylar’a (Brigate Rosse) mâl edilmişti. Fakat Felice Casson 1984’te dosyayı yeniden açtığında, bilirkişi raporlarından çelişkili ifadelere kadar birçok tuhaflık sezdi. Dosya üzerinde çalışmayı derinleştiren Casson, nihai olarak saldırının Kızıl Tugaylar tarafından değil, askeri istihbarat, İçişleri Bakanlığı ve bazı paramiliter çetelerin ortaklığında işlenmiş bir terör eylemi olduğunu ortaya çıkardı. Bir dizi soruşturma, dava ve ifade sürecinden sonra, Gladio adıyla gizli bir yapılanmanın bulunduğu İtalya’da en üst merci tarafından bile kabul edilmişti. Olay, hızlıca diğer Avrupa ülkelerine de sıçradı ve 1990’dan itibaren birçok ülkede bu tarz yapıların olup olmadığı meclis araştırma komisyonlarınca ortaya konulmaya çalışıldı. Ancak en sonda söylenmesi gerekeni en başta söylemek gerekirse; İtalya’daki soruşturmalar da dahil olmak üzere, hiçbir Batı Avrupa ülkesi ve Türkiye’de bu yapılar tam anlamıyla deşifre edilememiş, dosyalar yarım bırakılmış ve üstün körü araştırmalarla geçiştirilmiştir. Söz konusu olayların yaşandığı dönemlerde görev yapan yetkililer ise, “gizlilik” gerekçesiyle bu olaylarla ilgili olarak ayrıntılı bilgiler vermekten kaçınmışlardır.

Felice Casson

Gladio kelimesi İtalyanca “kılıç” anlamına gelmekte olup, İtalya’da 1990 yılı Ağustos ayında İtalya Başbakanı Giulio Andreotti tarafından yapılan açıklamalar sonrası deşifre edilmiştir. Bu kod isim, Batı Avrupa ülkelerinde komünizmle mücadele amacıyla, söz konusu ülkelerin askeri gizli servisleri içinde CIA ve MI6 ile koordineli olarak kurulan gizli yapıları ifade etmek için kullanılan genel bir kavram halini almıştır. Bu yapılar, ilgili ülkelerdeki halkların ve yasama organlarının bilgisi dışında faaliyet yürütmekte ve bu ülkelerdeki Başkanlar, Başbakanlar, İçişleri ya da Milli Savunma Bakanları da teşkilatın bünyesine dahil edilmekteydi. İtalya’da Gladio adıyla anılmakla beraber, diğer Batı Avrupa ülkelerinde farklı farklı isimlerle kurulmuş gizli yapılar bulunmaktaydı. Örneğin, Danimarka’da Absalon, Norveç’te ROC ve Belçika’da ise SDRA8 adıyla aynı amaca hizmet eden antikomünist hücreler bulunuyordu.[3]

Bu kuruluşlar, resmi olarak, ilgili ülkelere yönelik olası bir Sovyet işgalinin gerçeklemesi durumunda, düşmanın cephe gerisinde askeri faaliyetler yürütmek üzere gizli yapılar olarak teşkilatlandırılmıştı. Bu gizli yapılar, olası Sovyet işgali altındaki bölgelerde yerel direniş hareketleri örgütlemek, bunları eğitip-güçlendirmek, uçağı düşen pilotların güvenli yerlere nakil edilmelerini sağlamak ve işgal kuvvetlerinin ikmal yollarına sabotajlar düzenlemek gibi çeşitli gayri nizami harp görevleri ile yüklenmiştir. Bu yönüyle, Gladio fikri, İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’deki Britanya Özel Operasyonlar İdaresi’nden (SOE) oldukça etkilenmiştir. Her ülkedeki Gölge Ordu[4] mensupları ABD özel kuvvetleri “Yeşil Bereliler” (Green Berets), ya da İngiliz Özel Kuvvetleri SAS tarafından eğitilmişti. Eğitimlerin yanı sıra, Gölge Ordulara CIA ve MI6 tarafından verilen mühimmat ve silahlar, Batı Avrupa genelindeki yeraltı sığınaklarında, ormanlarda ve çayırlarda zulalanarak kullanılacağı günü beklemiştir. Fakat beklenen Sovyet istilası hiçbir zaman gerçekleşmemiş; bu yapılar da Batı Bloğu tarafından bir diğer tehdit olarak görülen komünist partilere karşı kullanılmıştır. Gölge Ordular, Batı Avrupa genelinde sol partilerin güvenilirliğini sarsmak ve demokratik seçimleri manipüle etmek için çok sayıda terör saldırı ve insan hakları ihlallerinde bulunmuştur. Saldırılar, genellikle halk üzerinde “dehşet” duygusu yaratmak üzere kurgulanmıştır. Tren istasyonları ve pazar alanlarında bomba patlatılması, rejim muhaliflerine yönelik sistematik işkence yöntemleri ve sağcı darbelerin desteklenmesine kadar çok sayıda suç bu yapılar tarafından işlenmiştir.[5]

Gölge Orduların Yapısı ve Komuta-Kontrol Mekanizması

Batı Avrupa’da çeşitli ülkelerinde solun hızla güçlenmesi, NATO’nun daha İkinci Dünya Savaşı’nın bitimini takip eden ilk yıllardan itibaren sola karşı gayri nizami harp yürütmeye başlamasına yol açmıştır. Belçika Parlamentosu tarafından yürütülen soruşturma, Gladio’nun henüz NATO resmi olarak kurulmadan, daha 1948 yılında “Batı Birliği Gizli Komitesi” adlı bir kuruluş bünyesinde faaliyet yürüttüğünü ortaya koymuştur. O dönemdeki tüm üye ülkeler, Batı Birliği Gizli Komitesi’nin birer üyesiydi. Gizli servisleri ya da özel temsilcileri vasıtasıyla Gölge Ordular ile doğrudan bağlantı kuruyorlardı. 1949 yılında NATO kurulduktan sonra, Batı Birliği Gizli Komitesi de NATO bünyesine olduğu gibi dahil edildi.[6]

Batı Avrupa genelindeki Gölge Ordular, NATO bünyesinde faaliyet yürütmekteydi. NATO’nun alt kolu olan ACC (Allied Clandestine Committee-Müttefik Gizli Komite), Gölge Orduları uluslararası alanda koordine ediyordu. Bazen CPC (Clandestine Planning Committee-Gizli Planlama Komitesi) olarak, bazen de Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Karargahı’na (SHAPE) bağlı Koordinasyon ve Planlama Komitesi adları altında yürütülen faaliyet aynıydı: Batı Avrupa’daki gizli Gölge Orduların koordineli biçimde çalışması.[7]

Charles De Gaulle

Batı Avrupa ülkelerinin gizli servis teşkilatlarının Başkanları, bu dönemlerde Paris’te bulunan CPC karargahında yılın belli dönemlerinde CIA ve MI6 uzmanlarının gözetim ve rehberliğinde toplanıyor ve Batı Avrupa’daki Gölge Orduların gayri nizam harp faaliyetlerini görüşüyorlardı. Bütün bu bilgilerin sızması ise, Fransa siyasetine damga vurmuş bir siyasetçin yaptığı bir hamle neticesinde ortaya çıkmıştır. Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, 1966’da NATO’ya rest çekip ittifakı Fransa’dan kovduğunda, o zamana kadar gizli tutulan NATO belgeleri ortaya saçılmıştır. De Gaulle, Fransa’nın ulusal egemenliğini korumak adına Fransa’yı NATO’dan çıkarmaya karar vermişti ve NATO protokollerinin açığa çıkması bu sayede gerçekleşti. Bu protokollerde yer alan maddelerden biri oldukça ilginçti. ABD’li gazeteci Arthur Rowse tarafından yapılan habere göre, 1949 yılına ait ilk NATO anlaşmasının gizli maddelerinden biri; bir ülkenin NATO’ya üye olabilmesi için komünizmle mücadele edecek, tam gizlilik esaslarına uygun ve sivil kadrolar tarafından idare edilen bir güvenlik teşkilatının kurulmasını şarta bağlamıştır. Adı açıklanmayan eski bir NATO istihbarat görevlisi de, 1990 yılında patlak veren Gladio soruşturmalarının ardından NATO’nun komünizmle mücadele adına çeşitli ülkelerdeki aşırı sağcı gruplardan yararlandığını teyit etmiştir. Yine İtalya 1949’da NATO’ya üye olurken, aynı zamanda ülkedeki siyasi atmosfer seçmen davranışını farklı bir yöne taşırsa Batı Bloğu ile uyum içinde kalacağına dair bir protokol imzalamıştır. 1955 yılında Almanya ve ABD arasında imzalanan gizli bir başka protokol ise, Batı Alman yönetiminin eski Nazi suçlularına dönük yasal takip ve soruşturmaları yumuşatması hakkındadır.[8]

Reinhard Gehlen

Burada bir parantez açarak, İkinci Dünya Savaşı sonrası eski Nazi mensupları ile CIA arasındaki ilişkiye değinmekte yarar bulunmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Amerikalıların elinde ilginç bir savaş esiri bulunuyordu. Savaş sırasında Alman Askeri İstihbaratının Doğu Avrupa sorumlusu olarak görev yapan bu özel kişi General Reinhard Gehlen’den (1902-1979) başkası değildi. Gehlen’i diğer savaş esirlerinden farklı kılan konu ise, elinde bulunan ve SSCB’ye ait gizli bilgiler içeren belgelerdi. Aynı zamanda katıksız bir anti-komünist olan Gehlen, hemen özel bir uçakla Almanya’dan ABD’ye götürüldü. 1 Haziran 1945- 1 Temmuz 1946 tarihleri arasında ABD’de tutulan Gehlen, CIA ile anlaşmayı başarmıştı. Anlaşma ile, Gehlen, Batı Almanya’da kurulacak olan yeni istihbarat teşkilatının başına getiriliyor ve ABD ile özel bir protokol imzalanarak bu yeni Alman istihbarat teşkilatı ile CIA arasında mutlak bir bağımlılık ilişkisi kuruluyordu. Gehlen, bu istihbarat teşkilatına birçok eski Nazi mensubunu getirmiş ve bunların suçlarının üstü örtülerek, yeni düzene entegreleri sağlanmıştır.[9]

Toparlamak gerekirse; İkinci Dünya Savaşı sonrası SSCB’ye, SSCB tarafından gerçekleşebilecek olası bir işgal hareketine ve Batı Avrupa ülkelerinde iktidara geldiği takdirde SSCB ile işbirliği yapabileceği düşünülen sol/sosyalist partilere karşı CIA ve MI6’nın girişimiyle oluşturulmuş gizli yapılanmalar, bu kitaba konu olan gizemli “Gladio” veya “Gladyo” kavramını ifade etmektedir. Bu yapılanmalar, gayri nizami harp taktiklerini kullanan ve ilgili ülkelerde bulunan askeri ve sivil istihbarat kurumlarının bünyesinde oluşturulan yapılardır.

İtalya’da Gizli Savaş

Bilindiği gibi İkinci Dünya Savaşı boyunca İtalya’nın faşist diktatörü Benito Mussolini, Nazi lideri Adolf Hitler’in Almanya’sı ile beraber hareket etmiştir. Mihver devletlerinin yenilgisi sonrası Şubat 1945’te Yalta’da düzenlenen ve ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt, İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve SSCB lideri Joseph Stalin’in katıldığı konferansta, İtalya, ABD’nin nüfuz alanına bırakılmıştır.

Bu nüfuz, İtalya’nın Birinci Cumhuriyeti boyunca (1945-1993) sürdü. Süreç boyunca CIA ile İtalyan mafya patronları arasında daha İkinci Dünya Savaşı sırasında tesis edilen ilişkiler gelişerek sürdürüldü. Sicilya’daki mafya yapılarının tasfiye edilememesinin bir nedeni de, CIA’nın İtalyan mafyasına duyduğu “gönül borcu”ndan ileri gelmektedir. 1943 yılında Müttefik Kuvvetlerin Sicilya’ya yaptığı çıkarma harekatı sırasında buradaki mafya yapılanmasının ABD ordusuna desteği (ki İtalyan Amerikalı mafya babası ve La Cosa Nostra lideri Charles ‘Lucky’ Luciano’nun çalışmalarının bu konuda etkili olduğu ifade edilir), bu “gönül borcu”nu oluşturmaktadır.

Junio Valerio Borghese

Elbette, ABD yalnızca mafya yapılarına değil, İkinci Dünya Savaşı sırasında cephe gerisinde İtalya ve Almanya birliklerine karşı kahramanca bir direniş sergileyen ve komünistlerin ağırlıkta olduğu partizan gruplara da silah ve para yardımında bulunmuştu. Fakat savaş sonrası değişen konjonktürde, bu destek bıçak gibi kesildi. Desteğin kesilmesinin yanı sıra, İtalyan solu, eski faşist rejimde görev almış bazı kişilerin yeni devlet aygıtına da entegre edildiğini dehşetle fark etti. Bu kişilerden en önemlisi, “Kara Prens” lakabıyla tanınan Prens Junio Valerio Borghese’ydi (1906-1974). Mussolini idaresindeki İtalya’da Decima MAS isimli bir özel kuvvet birliğinin komutanı olan Borghese, solculara karşı girişilen birçok katliamın bir numaralı zanlısıydı. 1945 yılında İtalyan partizanlar tarafından idam edilmek üzereyken CIA ajanı James Angleton tarafından Amerikan askeri kılığına sokularak kaçırılan Borghese, Roma’daki yargılamalar sonucu suçsuz bulanarak aklandı. James Angleton, bu başarısı nedeniyle ABD Ordusu’nun Merit Nişanı ile ödüllendirildi ve daha sonra da İtalya’daki tüm sağ kanat paramiliter grupların sorumlusu yapıldı.

İtalya’nın 4 Nisan 1949 tarihinde NATO’ya kurucu üye olarak katılması ile birlikte, savaş sonrası İtalya’sının ilk askeri gizli servisi de oluşturuldu. SIFAR isimi bu askeri gizli servisin anahtarı deyim yerindeyse ABD’nin elinde bulunuyordu. İtalya ile ABD arasında imzalanan gizli protokolle, SIFAR’ın elde ettiği tüm istihbaratın CIA’ya eksiksiz olarak sunulması ve SIFAR’a alınacak personelin CIA denetiminden geçmesi belirlenmişti. İtalya’daki Gladio yapılanması SIFAR’ın “Ofis R” adlı birimi tarafından idare etmekteydi. Sardinya adasında inşa edilen “Saboteur’un Eğitim Merkezi” adlı Gladio üssünde ABD ve İngiliz özel kuvvet mensupları tarafından İtalyan gladyatörlere gayri nizami harp eğitimi veriliyordu. İtalyan Savunma Bakanlığı’nın 1 Haziran 1959 tarihli “SIFAR Özel Kuvvetleri ve Gladio Operasyonu” adlı çok gizli ibareli bir belgesinde, “Sovyet işgalinin yanı sıra, iç yıkıcı faaliyetlerden ve PCI’nın (İtalya Komünist Partisi) gücünün artmasından korkulduğu ve SIFAR’ın buna karşı çalıştığı” ifade edilmektedir. Soğuk Savaş boyunca ABD’nin korkusu İtalya’da sol bir partinin seçim yoluyla iktidara gelmesiydi.

Ancak takvimler 1963 yılının Nisan ayını gösterdiğinde, CIA’in korktuğu başına gelmişti. Yapılan genel seçimde Hristiyan Demokrat DCI’nın oy oranı % 38’e düşerken, İtalya Komünist Partisi-PCI % 25 ve İtalya Sosyalist Partisi-PSI % 14’lük oy oranı ile solcuların seçim zaferini ilan etti. ABD Başkanı John F. Kennedy’nin de demokratik sola kişisel sempatisi nedeniyle, bu dönemde ilk kez İtalyan soluna kapılar açılmış ve hatta Kennedy Temmuz 1963’te İtalya’yı ziyarete gitmişti. Öyle ki, İtalya’da yeni kurulan kabinede sosyalistlere de yer verilmişti. Fakat Kennedy’nin Kasım 1963’te suikaste kurban gitmesi ile İtalyan solu için zor günler başlamış oldu.

Giovanni De Lorenzo

Kennedy’nin ölümünden birkaç ay sonra İtalya’da “Piyano Solo” kod adıyla sağ kanat bir hükümet darbesi gerçekleştirildi. Tam bir Gladio operasyonu olan darbe, İtalya jandarma birimi Carabinieri’nin Başkanlığını yürüten General Giovanni De Lorenzo (1907-1973) tarafından koordine edildi. Darbe için, öncelikle uygun bir siyasal zeminin hazırlanması gerekiyordu. De Lorenzo, CIA gizli muharebe uzmanı Vernon Walters, CIA Roma istasyon şefi William Harvey ve askeri gizli servis içindeki Gladio yöneticisi Renzo Rocca ile birlikte ülkede örtülü savaşı tırmandırdı. Bunun için, ilk olarak Renzo Rocca’nın Gladio birimi, Hristiyan Demokrat Parti’nin (DCI) büroları ile bazı gazete bürolarına bombalama eylemleri gerçekleştirdi ve bunların suçu komünist ve sosyalistlere atıldı. Fakat bu operasyon neticesinde hükümete duyulan güven sarsılmayınca, başka bir aşamaya geçildi. General Giovanni De Lorenzo’nun emriyle, Gladio askerleri tarafından bazı hükümet binaları, sol parti büroları ve sol tandanslı gazete, radyo ve televizyonlara baskınlar düzenlendi. Ellerinde bulunan isim listeleri ile birçok sol görüşlü kişili tutuklayan gladyatörler, bu kişileri sorgulanmak ve hapsetmek üzere Sardinya’da bulunan Gladio karargahı Saboteur’ün Eğitim Merkezi’ne götürdüler. General De Lorenzo, bununla da yetinmeyip, Carabinieri’nin 150. kuruluş yıldönümünü kutlama bahanesiyle Roma’ya tanklar, zırhlı araçlar ve toplardan oluşan bir askeri kuvveti sevk etti. Kutlama gibi görünün bu hamle, Başbakan Aldo Moro’ya net bir mesajdı. Çünkü birlikler kutlama sonrası da Roma’da kalmaya devam ediyordu. Aldo Moro, kendisine ulaşan gizli bir mesajla General De Lorenzo ile görüşmeye çağrıldı. Görüşme sonrası şahin olarak bilinen tüm sosyalistler bakanlık koltuklarından birer birer istifa ettiler ve aralarında en ılımlı olanları Aldo Moro Başkanlığında yeni kurulacak kabineye yolladılar. Bu darbeden 4 yıl sonra, 1968 Temmuz ayında İtalya hükümetinden müfettişler darbeyi organize edenlerden Renzo Rocca’yı sorguya almak istediler. Renzo Rocca işbirliği yapmayı kabul etmişti; fakat ifadesinin alınacağı günden bir gün önce kendi evinde kafasından vurulmuş olarak ölü bulundu.

P2 Mason Locası

Giovanni De Lorenzo’nun yaptıkları bununla da sınırlı kalmamıştı. Kendisini devletin üzerinde göre General, CIA’nın İtalya İstasyon Şefi Thomas Karamessines’in emirleri doğrultusunda İtalya’nın önde gelen tüm isimlerini teknik takibe aldırmıştı. Bunların toplumdaki itibarını sarsacak evlilik dışı ilişkileri, homoseksüel ilişkileri ya da fahişelerle olan ilişkileri tek tek kayıt altına alınıyordu. Olay, kısa sürede açığa çıktı. Bu skandalın patlak vermesinin ardından 157.000’den fazla insanın özel yaşamının kayıt altına alındığı ortaya çıkmıştır. Skandalın ardından SIFAR’ın ismi SID olarak değiştirilmiş ve direktörlük görevine da General Giovanni Allavena getirilmiştir. Ne var ki, General De Lorenzo, 157.000 dosyalık ‘‘kara kutuyu’’ birer kopya halinde hem CIA’in İtalya İstasyon Şefi Thomas Karamessines’e, hem de halefi Giovanni Allavena’ya teslim etmişti. Allavena, 1966 yılında SID direktörlüğünden alındı ve 1967 yılında İtalya’daki P2 Mason Locası’na üye olarak kabul edildi. Bu aşamadan sonra, 157.000 kişilik gizli dosya Özgür Masonlar’ın P2 Mason Locası direktörü Licio Gelli’nin eline geçmişti. Licio Gelli, Soğuk Savaş boyunca ABD’nin anti-komünist savaşının sadık bir destekçisi oldu. Henry Kissinger ile de oldukça yakın bağları olan Gelli, Kissinger’in talimatıyla 1969 sonbaharında 400 üst düzey İtalya ve NATO askeri yetkilisini P2 Mason Locası’na kabul etti. Gelli’nin Washington’daki itibarı o kadar yüksekti ki, 1974’te Gerald Ford’un, 1977’de Jimmy Carter’in, 1981’de de Ronald Reagan’ın Başkanlık kabul törenlerinde ön sıralarda hazır bulunmuştur. Nisan 1981’de Milan’daki sulh yargıçları tarafından açılan bir davaya Licio Gelli’nin adı da karışınca, bütün İtalya halkını şoke eden gerçekler açığa çıkmıştı. İtalya polisi tarafından Gelli’nin Arezzo’daki villasına baskın düzenlenmiş ve burada P2 Mason Locası’na ait çok sayıda belge ele geçirilmiştir. Bu belgeler arasında P2 üyelerinin listesi de bulunuyordu. Listede, İtalya’da politik, askeri ve mali güce sahip olan ne kadar kişi varsa hepsinin adı yazılıydı. Carabinieri, İtalyan Ordusu ve deniz kuvvetlerinin yüksek rütbeli komutanlarından polis müdürlerine, 70 adet sanayici ve işadamından banka müdürlerine, kabine üyeleri ve parlamenterlere kadar pek çok kritik ismin locanın üyesi olduğu ortaya çıktı. Uzun yıllar İtalya’da Başbakanlık yapmış olan Silvio Berlusconi de bu isimler arasındaydı.

Aldo Moro

İtalya’da Gladio’dan bahsedildiği zaman atlanmaması gereken acı bir hadise bulunmaktadır: Aldo Moro cinayeti. ABD’nin Soğuk Savaş boyunca İtalya iç siyasetine gölge ordu vasıtasıyla müdahale ettiğini belirtmiştik. ABD, İtalya’daki müttefiki Hristiyan Demokrat Parti-DCI’yi tüm seçimlerde gerek mali olarak, gerekse de seçim manipülasyonları yoluyla desteklemiştir. Elbette aynı dönemde Moskova da İtalya Komünist Partisi-PCI’yı finansal olarak desteklemekteydi. Haziran 1976’da düzenlenen seçimlerde PCI oyların % 34,4’nü alarak tarihinin en başarılı seçimini geçirmişti. DCI’nın Genel Başkanı Aldo Moro da ABD’nin ülke siyasetine yaptığı müdahalelerden hoşlanmayan bir kişiydi. Moro, ABD’nin birçok kez sol tandanslı kişilerin hükümete dahil edilmemesi yönündeki görüşünden rahatsızlık duyuyor ve bunu bağımsız bir demokrasi olan İtalya’nın iç işlerine müdahale olarak görüyordu. Sonunda, Moro, PCI’nın aldığı oy oranından da cesaret alarak İtalyan komünistlerini hükümete dahil etmeyi içeren “Tarihi Uzlaşma” anlaşmasını yürürlüğe koymaya karar verdi. Ancak 16 Mart 1978 günü “Tarihi Uzlaşma” dosyası ile parlamento binasına gelen Aldo Moro’nun aracı, Fiat marka beyaz bir araç tarafından kesildi. Ani bir fren yaparak duran Moro’nun aracı ile onu takip eden korumaların aracı çarpışmıştı. Çarpışma sonrası beyaz Fiat otomobilden çıkan ve caddede bekleyen kişiler tarafından Moro’nun koruma polisleri yaylım ateşine tutuldu. Moro, saldırganlar tarafından kaçırılarak 55 gün esir tutuldu. 55 gün sonra Moro’nun cesedi sembolik bir şekilde Roma’daki DCI ve PCI genel merkezlerinin tam ortasına park edilmiş bir aracın bagajında bulundu. Olay, hızlı bir şekilde Başkanı Giulio Andreotti olan askeri gizli servis tarafından Kızıl Tugaylar örgütüne mâl edildi ve ülkede solcu avı başlatıldı. Fakat 1990 sonrası yapılan Gladio soruşturmalarında Aldo Moro dosyası yeniden açıldı. Soruşturmayı yürüten Senato komisyonu, Moro suikastine ilişkin İçişleri Bakanlığı arşivinde bulunan tüm dosyaların yok edildiğini fark etti. Sonunda komisyonun nihai raporunda Moro suikastine ilişkin dosyaların kaybolması şiddetle eleştirilirken, suikastin Kızıl Tugaylar’ın da alet edildiği dana büyük bir hesaplaşmanın sonucu olduğu notu düşülüyordu.

Aldo Moro cinayeti

Yunanistan’da Gizli Savaş

Yunanistan, İkinci Dünya Savaşı sırasında İtalyan birlikleri tarafından işgale uğramıştı. Fakat İtalyan birlikleri Yunan direnişinin şiddeti karşında yenilgiye uğramıştır. İtalya’nın Yunanistan’da hezimete uğraması Nazi Almanya’sını harekete geçirmiş ve Yunanistan 1941 yılında Alman işgaline uğramıştır. Alman birlikleri Yunanistan’da kontrolü sağlasa da, bu işgale karşı da iyi örgütlenen Yunan halkı oldukça başarılı bir yıpratma savaşı yürütmüş ve buradaki Alman Ordusu’na deyim yerindeyse kök söktürmüştür. Yunan direnişini Yunanistan Komünist Partisi’nin (KKE) girişimiyle kurulan Halk Kurtuluş Ordusu (ELAS) domine etmekteydi. ELAS’ın milis kuvvetlerinin sayısı o dönemde 50.000’i buluyordu. Tıpkı İtalya’da olduğu gibi, Yunanistan’da da Nazilere karşı savaşan direniş gruplarının niteliğine bakılmaksızın bunlara müttefik yardımı yapılmıştır. Özellikle İngiliz SOE, hem mühimmat ve silah, hem de taktik destek olarak Nazi işgali boyunca solcu ELAS’ın yanında durmuştur.  Fakat yine İtalya’da olduğu gibi, Yunanistan’da da Nazi işgali sona erdikten sonra Yunan Komünistlere verilen destek kesilmişti. Özellikle Winston Churchill, Mart 1943’ten itibaren, savaş sonrası Yunanistan’ında bir komünist rejim kurulabileceği endişesiyle hareket etmeye başlamıştır. 1945 Yalta Konferansı’nda ise, Yunanistan, ABD ve İngiltere’nin nüfuz alanına bırakılmıştır.

George Grivas

20 Mart 1943 tarihli İngiliz Dışişleri bürosunun direktifinde, İngiltere’nin tavır değişkliğinin izleri net olarak görülmektedir. Aslında buna tavır değişikliğinden ziyade taktiksel olarak izlenen bir politikanın terk edilmesi demek doğru olur kanaatindeyim. Direktifte, SOE’nin desteğinin her zaman Kral’ı ve hükümeti destekleme yanlısı gruplara yönelik olacağı ve ayrıca Kral’ın ve Yunan hükümetinin monarşi muhalifi gruplara yönelik mücadelesinin İngiltere tarafından destekleneceği açıkça belirtilmiştir. İngilizlerin politika değişikliği sahada karşılığını çabuk bulmuştur. Kıbrıslı bir asker olan George Grivas’ın faşist “X” takımları ile eski dönemde Nazilerle işbirliği yapmış birtakım paramiliter çeteler ELAS’a karşı saldırılara başlamışlardır. Fakat bu faşist çetelerin halkta hiçbir karşılığı yoktu ve ELAS’ın Nazilere yönelik mücadelesi nedeniyle Yunan halkı nezdindeki itibarı bir hayli fazlaydı. İşte bu gidişi kırmak adına, Yunanistan’da komünistlere yönelik daha kapsamlı bir mücadele vermek için ilk Gladio örgütlenmelerinin temelleri İngilizler tarafından atılmıştı. Yunan Dağ Tugayı, Helenik Akıncılar Kuvveti ya da LOK (Lochos Oreinon Katadromon) gibi değişik isimlerle anılan gölge ordu bu şekilde kuruldu. Kurulan bu gölge orduya alınanların tamamı, doğası itibariyle sol karşıtı fikirlere sahip kişilerden oluşuyordu. Bu esnada (1943-1944) Alman işgali de devam etmekteydi ve ELAS hem Nazi işgalcileri ile, hem de İngilizler tarafından kurulan Helenik Akıncılar Kuvveti ile aynı anda savaşmak durumunda kaldı. Ne var ki, ELAS, Nazileri yenmeyi başarmıştı ve bu İngilizler için iyi bir haber değildi.

Syntagma Meydanı Olayları 1944

Nazilerin ülkeden kovulması ile birlikte, Başbakan Churchill, komünistlerin iyice güçleneceğinden endişe etmeye başladı ve hemen ülkedeki direnişçilerin silahsızlandırılması talebinde bulundu. ELAS, bu öneriye, Helenik Akıncılar Kuvveti’nin de silahlarını bırakması şartıyla kabul edecekleri yanıtını verdi. Fakat İngilizler Helenik Akıncılar Kuvveti’nin silahsızlanıdırılmasını reddetti. ELAS’ın siyasi kanadı olan EAM, 3 Aralık 1944’te İngilizlerin Yunan hükümeti üzerindeki hegemonyasını protesto etmek üzere barışçıl bir gösteri düzenledi. Yunan meclisi önünde toplanan göstericiler Syntagma Meydanı’na yürüdüler. 60.000 kişiden oluşan gösterici grubunun sembolik parçası olarak Syntagma Meydanı’na giren aralarında çocukların da bulunduğu 200 ila 600 kişilik gruba polis ve sivil giyimli kişiler tarafından ateş açıldı. Muhtemelen aralarında Helenik Akıncılar Kuvveti’nden kimselerin de bulunduğu militanlar meydanı kan gölüne çevirdi. Saldırıda 25 kişi hayatını kaybetti, 148 kişi de ağır yaralandı. Bu ortamda, İngilizler, Kral’ı yeniden tahta geçirdiler. Ülkede bir korku havası esmeye başlamıştı. Bu ortamda, ELAS, demokratik seçimlerin düzenlenmesi sözüne karşılık olarak silahlarını teslim etti. 1946 yılında yapılan seçimlerde Yunanistan Komünist Partisi ve merkez sol partiler İngilizlerin müdahalesini gerekçe göstererek seçimi protesto ettiler ve bunun neticesinde sağ partiler büyük bir seçim zaferi kazanmış oldular.

Yunan solu içinde bir fraksiyonun yaşananlara yönelik tepki ile silahlanarak dağa çıkması sonucunda, İngilizler, olayın bir iç savaşa dönüştüğünü ve ülkede durumu kontrol altında tutamayacaklarını anladılar. İşte bu nokta, ABD’nin olaylara müdahil olmasının başlangıcını teşkil etmiştir. İngilizlerin ABD’den talep ettiği yardım hızla karşılık bulmuş ve ABD, Yunan siyasetine hızlı bir giriş yapmıştır. ABD’nin Yunanistan’da karşılaştığı hükümet CIA mensuplarını bile şaşırtmıştı. CIA uzmanı William Blum, Yunanistan’daki yeni müşterilerini ‘‘tescilli Amerikalı anti-komünistleri bile dehşete düşürecek kadar insan hakları suistimallerine açık ve satın alınabilir’’ olarak tanımlıyordu. Yunan solunun Yugoslavya’dan silah ve mühimmat desteği alması ile iç savaş iyice tırmanmıştı. İşte 1947 yılında kabul edilen Truman Doktrini bu ortamda yürürlüğe girdi. Çok geçmeden ABD özel kuvvetleri Yunanistan’a geçerek, Helenik Akıncılar Kuvveti ile bağlantıya geçmiş ve Yunan soluna karşı yeni bir saldırı dalgasını örgütlemişti. Yugoslavya’nın 1948’de Stalin tarafından Sovyet bloğundan dışlanması neticesinde Yunan solunun silah ve mühimmat desteğinden yoksun kalması, iç savaş dengesini ABD lehine çevirmişti. ABD’nin napalm bombalarının da kullanıldığı saldırılarla Yunan partizanlar 1948 yılında yenilgiye uğradı.

Dirty Work: The CIA in Western Europe

Yunanistan 1952 yılında NATO’ya üye olduğunda, ABD desteğini arkasına almış, Yunan solu yenilmiş ve gizli gölge ordu ABD tarafından teşkilatlandırılmıştı. CIA, Soğuk Savaş boyunca Helenik Akıncılar Kuvveti’ni eğitti, donattı ve işbirliği yaptı. Bu işbirliği birçok resmi belgeye yansımış ve defalarca teyit edilmiştir. Bu gizli ordunun varlığı ilk olarak eski CIA ajanı Philip Agee’nin 1987 yılında yazdığı Batı Avrupa’da Kirli İşler: CIA (Dirty Work: The CIA in Western Europe) adlı kitabında ortaya konuldu. Philip Agee’ye göre, her bir gölge ordu birimi kendi başına, emir ve talimata ihtiyaç duymaksızın gerilla hareketi örgütleyebilecek şekilde CIA tarafından yetiştirilmişti.

Georgios Papandreou

Ülkede solun başarılı olabileceği tek alan demokratik seçimler olarak görülüyordu. Uzun yıllar pasifize edilen sol, ilk kez 1963 yılında düzenlenen seçimlerle iktidara gelmeyi başarmıştı. Georgios Papandreou’nun lideri olduğu Merkezi Birlik Partisi (EK-Enosis Kentrou) oyların % 42’sini ve meclisteki 300 sandalyenin 138’ini almayı başarmıştı. Fakat dönemim CIA istasyon şefi Jack Maury, Washington’dan Papandreou’yu iktidardan indirme emri almıştı. Kral Konstantin, Kraliyet yanlıları ve Yunan gizli ordusunun işbirliği ile Papandreu 1965 yılı Temmuz ayında kraliyet yetkilerine dayanılarak görevden el çektirildi. Bu dönemde ülke gizli ordu tarafından terörize edildi ve birçok yerde bombalar patlatıldı.

Andreas Papandreou

George Papandreu’dan sonra bir başka Papandreu, Yunan siyaseti içinde sivrilmeye başlamıştı. Georgios Papandreou’nun oğlu Andreas Papandreou, babasının kabinesinde Devlet Bakanlığı ve İktisadi Koordinasyon Bakanlığı görevlerini üstlenmişti. ABD’nin ülkenin iç işlerine karışmasına yoğun şekilde muhalefet eden ve emrindeki Bakanlığın CIA tarafından dinlendiği gerekçesiyle Yunan askeri gizli servisi KYP’den iki yetkiliyi görevden alıp yerlerine güvenilir yöneticiler atayan Papandreou, CIA’nın oklarını üzerine çekmişti. CIA ile ilişkilerin de durdurulması talimatını veren Papandreou, KYP Başkanı’nın acz içindeki sözleri karşısında şoke olmuştu. KYP Başkanı, bu talimatın yerine getirilemeyeceğini; zira tüm ekipman ve teçhizatın Amerikalılara ait olduğunu ve iki servis arasında neredeyse hiçbir fark bulunmadığını utana sıkıla ifade ediyordu. ABD Büyükelçiliği görevlisi Norbert Anshutz’un Papandreou’yu ziyaret etmesi ve verdiği emri geri almasını rica etmesi de Papandreou’yu vazgeçirememişti. İşte 20-21 Nisan 1967 gecesi gerçekleşen faşist askeri darbe, böyle bir ortamda geldi. Türk siyasetini de yakından ilgilendiren darbe, bir Gladio darbesinin tüm özelliklerini taşıyordu. Komünist bir başkaldırı durumunda yürürlüğe konması planlanan Prometheus Planı (Operation Prometheus) uygulamaya geçirildi. Gece yarısı olduğunda, Helenik Akıncılar Kuvveti Yunan Savunma Bakanlığı’nı kontrol etmişti. Tuğgeneral Sylianos Pattakos komutasındaki birlikler parlamento, Kraliyet sarayı ve radyo binası gibi yerleri hiçbir direnişle karşılaşmadan ele geçirdi. Baba oğul Papandreoular darbe sırasında tutuklandı. Daha önceden hazırlanan listelerle 10.000’den fazla muhalif Yunanlı tutuklanarak bekleme merkezlerine alındı. Cunta, eşi benzeri görülmemiş bir sistematik işkence ve hapis rejimiyle ülkede bir korku imparatorluğu yarattı. Komünistler, sosyalistler, sanatçılar, akademisyenler, gazeteciler ve öğrenciler aileleriyle birlikte işkenceye tabi tutuldular.

1967 Yunanistan darbesi

Cunta lideri Albay Georgios Papadopoulos, 1952’den bu yana KYP ile CIA arasında irtibat subaylığı görevini yürütmüştü ve CIA istasyon şefi Maury’nin güvenilir bir adamıydı. Fakat bu darbe, ABD’de herkes tarafında kabul görmemişti. Örneğin, Senatör Lee Metcalf, Yunan cuntasını ‘‘Amerikan yardımı alan, işbirlikçilerin ve Nazi sempatizanlarının bir araya geldiği askeri bir rejim’’ olarak tanımlamıştır. ABD Büyükelçisi, özel bir sohbet esnasında CIA istasyon şefi Maury’e yakınarak, bunun ‘‘demokrasiye bir tecavüz’’ olduğunu söylediğinde ise, Maury’nin cevabı oldukça dramatik olmuştur: ‘‘Bir orospuya nasıl tecavüz edebilirsin ki?’’.

Georgios Papadopoulos

Tarihe kişisel bir not olarak düşmek gerekirse; Albaylar cuntasının sonunun Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ile gelmesi, kanaatimce tarihimize geçmiş son dereceli şerefli ve meşru bir harekettir. 

Türkiye’de Gizli Savaş

Türkiye’de Kontrgerilla yapılanmasının anlatıldığı bölümde, Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı ve yeni Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşunun anlatıldığı bölümlerde yazarın görüşlerine katılmadığımız bazı hususlar bulunmaktadır. Fakat bunları burada ayrıntısı ile incelemek konudan önemli ölçüde sapmaya neden olacağı için, doğrudan Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı ve sonrası dönemde ABD ve NATO ile kurulan ilişkilerin üzerinde durulduğu bölümleri okuyucuya sunacağız.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile birlikte, Türkiye, ABD tarafından SSCB ile mücadele açısından stratejik bir kavşak noktası olarak görülmüştür. Türkiye, bulunduğu jeopolitik konum itibariyle Varşova Paktı ülkelerinin NATO ile olan sınırının üçte birini tutmaktaydı. Bu nedenle, Soğuk Savaş sürecinden günümüze kadar miyarlarca dolarlık ABD askeri yardımları Türkiye’ye aktarıldı ve Türkiyei NATO’nun ABD’den sonra ikinci büyük askeri gücü haline geldi. ABD, Türkiye’deki NATO varlığını sağlamlaştırmak için diğer ülkelerde olduğu gibi aşırı milliyetçi gruplarla bağlantıya geçmiştir. Bunun elbette birkaç sebebi bulunuyor. Herşeyden önce, Türkçü-Turancı ideoloji ‘‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne’’ kadar tüm dünyadaki Türklerin aynı çatı altında toplanması ve Türklerin birliğini savunmaktaydı. Soğuk Savaş döneminde Orta Asya’daki Türlerin yoğunlukta yaşadığı ülkeler Sovyet hakimiyeti altında olduğu için, Turan fikrini benimseyenler Türklerin birliğinin önündeki yegane engelin SSCB olduğunu düşünmekteydi ve bu düşünce, ABD ve NATO politikalarına intibak etmeyi kolaylaştırıcı bir etken olmuştu.

Alparslan Türkeş

Bu noktada hepimizin yakından tanıdığı bir isim ön plana çıkmaktadır: Albay Alparslan Türkeş. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerle irtibatı bulunan ve 1944 yılında Türkçülük-Turancılık Davası olarak bilinen davada Hüseyin Nihal Atsız ve diğer birçok kişiyle birlikte yargılanan Türkeş, savaş sonrası CIA ile bağlantıya geçmiştir. CIA ile koordineli olarak Türkiye’de kontrgerilla yapılanması kurulması için yoğun bir şekilde çalışan Türkeş, gün geçtikçe Amerikalılarla bağlantısını kuvvetlendirmekteydi. Türkiye 1952 yılında NATO’ya katıldığında, Türkeş’in katkılarıyla Seferberlik Tetkik Kurulu adıyla bir karargah kurulmuştu bile. Bu karargah ilginçtir ki Amerikan Askeri Yardım Heyeti’nin (JUSSMATT) Ankara-Bahçelievler’deki binasında faaliyet gösteriyordu. Seferberlik Tetkik Kurulu, 1965 yılında ismi değiştirilerek Özel Harp Dairesi adını almıştır.

Paris merkezli Intelligence Newsletter’in 1990 yılında yayınladığı ‘‘Türkiye’de Gladio’nun Kökenleri’’ başlıklı yazısında, gizli statüsünden çıkarılmış ABD Genelkurmay antetli belgeler açığa çıkartılıyordu. 28 Mart 1949 tarihli çok gizli ibareli belgenin b bendinde, Türkiye’de Türkçü grupların stratejik olarak kullanılmasının avantajlarından bahsedilirken, bunların güçlü bir milliyetçilik ve anti-komünizm damarına sahip oldukları vurgulanıyordu. Aynı belgede, Özel Harp Dairesi’nin yönetim şeması da ortaya konulmuştu. Türk gizli kontrgerilla yapılanmasının Özel Harp Dairesi tarafından idare edildiğinin belirtildiği yazıda, yapılanmanın 5 daldan oluştuğu belirtiliyordu. Bunlar; sorgulama ve psikolojik savaş tekniklerinin öğretildiği Eğitim Kurulu, ülke içi operasyonlarla ilgilenen Özel Birim, Kıbrıs operasyonlarını yürüten Özel Seksiyon, Koordinasyon Kurulu ve İdari Bölüm’den oluşmaktaydı.

Özel Harp Dairesi

Özel Harp Dairesi ve Kontrgerilla’nın görevi muadillerine benzer şekilde şöyle ifade edilmekteydi: “Komünist işgal ya da ayaklanma durumunda, işgale son vermek için gerilla yöntemlerini ve mümkün olan tüm yeraltı faaliyetlerini kullanmak”. Ayrıca Demokrat Parti hükümetinin marifeti ve CIA’in girişimiyle imzalanan bir askeri anlaşmayla, bu gizli yapılanmanın rejime karşı bir ayaklanma olması durumunda da kullanılacağı kararlaştırılmıştı.

Kitapta, 27 Mayıs 1960 ihtilalinde ABD/CIA’in herhangi bir dahlinin olup olmadığının bilinmediği yazar tarafından ifade edilse de, ABD’nin ihtilale soğuk bakmadığı da belirtilmektedir. Yazarın buna dayanak olarak sunduğu argüman ise; ihtilal sabahı Alparslan Türkeş tarafından radyodan okunan ihtilal bildirisinin sonunda ‘‘Tüm uluslararası taahhütlerimize bağlıyız. NATO ve CENTO’ya bağlıyız’’ ifadesi olmuştur.

Alparslan Türkeş’in 1960 ihtilali sonrası 14’lükler grubu ile birlikte tasfiye edilmesi sonrası önce Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin (CKMP) başına geçmesi ve daha sonra da MHP’nin kuruluşu kitapta işlenmektedir. Fakat legal bir siyasi parti olarak MHP’nin kuruluşundan çok, onun gençlik örgütü olan Ülkü Ocakları üzerine eğilinmesi gereken bir konu olarak durmaktadır. Ganser de, kitabında bu konuya geniş bir şekilde yer vermektedir. Türk ırkının ve Türk milletinin diğer ırk ve milletlerden üstün olduğu anlayışını benimsemiş olan Ülkü Ocakları mensupları, o yıllarda çeşitli silahlı eğitimlere tabi tutuldular ve CIA’in komünizme karşı savaşında kullanışlı bir aparat haline geldiler. 2017 yılında aramızdan ayrılan değerli Türk subayı ve emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan, ömrünün büyük kısmını Türkiye’de kontrgerilla yapılanmasının aydınlatılmasına adamıştır. Kendisi de 12 Mart sonrası kontrgerilla karargahı olarak kullanılan Ziverbey Köşkü’nde işkenceli sorgulara maruz kalan Turhan, Ülkü Ocakları’nın kontrgerilla yapılanmasının bir parçası olduğunu söylemekteydi.

Talat Turhan

Burada kitaba bir virgül koyup, kitapta eksik bırakılmış bazı yerleri tamamlamakta fayda var. Ülkü Ocakları mensubu kişilerin ABD tarafından komünizme karşı gizli savaşta kullanıldığını ifade etmiştik. Bunu açmakta büyük faydalar bulunmaktadır. Türkiye kamuoyunda yakından tanınan bir figür olan ve bugün bile ülkücü camia içerisinde birçoklarının kahraman olarak gördüğü Abdullah Çatlı da, herkesin bildiği gibi Ülkü Ocakları bünyesinden çıkmış bir kişidir. Çatlı, 1977 yılında Ülkü Ocakları İl Başkanı olmuş, 1978 yılında Ülkü Ocakları Başkan Yardımcılığı görevine getirilmiştir. Adı birçok terör eylemine karışan Çatlı, 12 Eylül’den sonra uzun yıllar yurt dışında çeşitli ülkelerde yaşamıştır.[10] Çatlı’yı en yakından tanıyan kişilerden biri olan Papa suikasti faili Mehmet Ali Ağca, İtalya’daki Ancona Cezaevi’nde Güneri Cıvaoğlu’na verdiği röportajda, Çatlı’nın yabancı gizli servisler tarafından Kosta Rika’da bulunan kamplarda kısa ama yoğun bir anti-terör eğitimine tabi tutulduğunu ve görevinin Orta Doğu’da ve Türkiye’de komünist gruplara karşı savaşmak olduğunu kendisine söylediğini ifade ediyordu.[11] Ağca’nın verdiği bu bilgiler ile Ganser’in kitabındaki bilgiler birbirini tutmaktadır. Abdullah Çatlı ve ekibinin CIA’nın Batı Avrupa’daki Gladio ağına dahil olması çok güçlü bir ihtimaldir. Kitapta da, Türkiye’den seçilen bazı kontgerilla askerlerine ABD’deki School of Americas’ta (SOA) eğitim verildiği ifade edilmektedir. İlk kez 1946 yılında Panama’da açılan ve özel kuvvetler ve paramiliter gruplara askeri eğitim verilen okul, 1984’te Georgia’da bulunan Fort Bennig’e taşınmıştır. Bu askeri eğitim merkezinde ideolojik eğitimler veriliyor, gizli askerlere ‘‘komünistlerin saldırganlıkları ve yıkıcı faaliyetleri’’ hakkında bilgilendirmeler de yapılıyordu. Bu eğitimler, bir bölümü ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un istihbarat teşkilatı DIA’nın uzmanları tarafından hazırlanmış ünlü Sahra Talimnamesi 30-31 ve onun ekleri olan FM 30-31 A ve FM 30-31 B’ye göre yürütülüyordu. 140 sayfadan fazla olan talimname; sabotaj, bombalama, öldürme, işkence ve terör yöntemleri konularında tavsiyeleri içermekteydi. Talimnamenin en dikkat çekici maddelerinden biri; gizli ordu mensuplarının barış zamanlarında şiddet eylemlerine başvurarak, bunu komünistlerin üzerine atıp halk üzerinde korku ve panik yaratması tavsiyesidir. Bunun yanı sıra, gizli ordu mensuplarının sol hareketlere sızarak bu şiddet eylemlerini bizzat bu örgütler çatısı altında kendilerinin gerçekleştirmesi de tavsiye edilmektedir. Talimnamede bu tarz yanlış yönlendirme operasyonlarının “ev sahibi ülke yöneticilerinin komünist yıkıcı faaliyetler karşısında edilgenlik ya da kararsızlık gösterdiği ve yeterince hızlı davranmadıkları hallerde” uygulamaya geçirilebileceği ifade edilmektedir.

Abdullah Çatlı

Oldukça gizli nitelikteki bu talimnamenin 1973 yılında, Türkiye’de yayın yapan Barış Gazetesi tarafından yayınlanacağı -gazetenin bizzat kendisi tarafından- açıklanınca, adeta yer yerinden oynamıştır. Fakat FM 30-31 talimnamesini ele geçiren Barış Gazetesi muhabiri, ilginçtir ki yayın duyurusundan sonra ortadan kaybolmuş ve bir daha da kendisinden haber alınamamıştır. Talimname, bu olaydan 2 yıl sonra Talat Turhan tarafından çevrilerek yayınlanmıştır.

Bülent Ecevit

Kontgerilla’nın devletin en üst makamları tarafından haberdar olması bir tesadüf eseri meydana gelmiştir. 1974 yılında dönemin Genelkurmay Başkanı Semih Sancar, Başbakan Bülent Ecevit’e gelerek, ABD ile yaşanan sorunlar (haşhaş meselesi ve Kıbrıs) nedeniyle ABD yardımlarının kesildiğini, acil bir ihtiyaç için Başbakanlık örtülü ödeneğinden birkaç milyon dolara ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Bu paranın ne için kullanacağını soran Ecevit’in aldığı yanıt ise onu şaşırtacaktı. Semih Sancar, paranın Özel Harp Dairesi için istendiğini söyledi. Ecevit, daha önce böyle bir daireden haberi olmadığını ve ilk defa duyduğunu söyleyince, Sancar konuyu ayrıntılandırdı. Sancar, söze o zamana kadar ABD’nin mali yardımları ile idare edilen kurumun Amerikan Askeri Yardım Heyeti ile aynı binada bulunduğunu aktararak başlamıştır. Ecevit ise bu durumdan kaygılanmış ve yapının kuruluş şeması hakkında Genelkurmay’dan ayrıntılı bilgiler talep etmiştir. Özel Harp Dairesi hakkında Başbakanı bilgilendirmek üzere düzenlenen brifing toplantısına dönemin Savunma Bakanı Hasan Esat Işık, Genelkurmay Başkanı Semih Sancar ve o dönemi Özel Harp Dairesi başkanı olduğu iddia edilen Kemal Yamak isimli şahısla birlikte birkaç subay daha katılmıştır. Brifingde, Özel Harp Dairesi’nin görevinin Türkiye’nin toptan veya kısmi işgali durumunda işgalcilere karşı gerilla yöntemlerini kullanarak yeraltı faaliyetlerini organize etmek olduğu Ecevit’e nakledilmiştir. İsimleri gizli tutulan bazı gönüllü kimselerin Özel Harp Dairesi’nin sivil kanadını oluşturduğu ve bunların ömür boyu görevlendirildikleri de genç Başbakan’a verilen bilgiler arasındadır.

1 Mayıs 1977 katliamı

Kontgerilla’nın Türkiye’de işlediği en büyük terör eylemlerinden biri de 1 Mayıs 1977 günü Taksim’de gerçekleşen katliamdır. Sendikalar, partiler ve sol dernekler tarafından özenle hazırlanılan ve yaklaşık 500.000 kişinin 1 Mayıs’ı kutlamak ve işçi taleplerini dile getirmek için toplandığı Taksim Meydanı, meydana hakim Sular İdaresi’nden ve Intercontinental Otel’in çatısından açılan yaylım ateşi ile 20 dakika boyunca tarandı. ABD ile yakın ilişkiler içinde bulunan, hatta Lübnan’da İsrail istihbarat servisi Mossad ile ortaklaşa olarak Filistinli direniş gruplarına yönelik cinayetlere imza atan “Bay Pipo” lakaplı MİT ajanı Hiram Abas da, 1 Mayıs 1977 günü gerçekleşen katliamda bizzat yer almıştır. Herşeyden önce Intercontinental Otel’in, 1973’te Şili’de demokratik sosyalist Salvador Allende’ye karşı gerçekleştirilen darbenin finansörlerinden olan ITT grubuna ait olduğu bilgisini vermek yararlı olacaktır. Otele 1 Mayıs’tan 3 gün önce hiçbir müşteri kabul edilmemiş ve 1 Mayıs günü de kalabalık bir yabancı kafilesi otele giriş yapmıştır. Bu katliamdan sonra ise otelin adı değiştirilerek The Marmara Otel yapılmıştır.

Hiram Abas

Elbette Türkiye Cumhuriyeti devletinde her zaman olduğu gibi o zamanlarda da bazı namuslu kamu görevlileri bulunuyordu. Ankara Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz de bu isimlerden biriydi. Doğan Öz, Kontrgerilla hakkında bir soruşturmaya başlamış ve elde ettiklerini bir rapor haline getirmiştir. Doğan Öz’ün hazırladığı rapor, özetle, Kontgerilla’nın Özel Harp Dairesi bünyesinde kurulduğunu, sivil güvenlik güçleri içinde bazı MİT mensuplarının bulunduğunu ve bu yapının siyasal ayağını da MHP’nin organize ettiğini belirtmiştir. Raporun açığa çıkmasından sonra, Savcı Doğan Öz, 24 Mart 1978’de ülkücü İbrahim Çiftçi tarafından vurularak şehit edilmiştir.

Sağ teröre kurban giden eski Ankara Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz

Son olarak, Tükiye tarihinde gerçekleşen iki darbede CIA parmağı olduğu kitapta ifade edilen bir diğer husustur. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri sol hareketlerin üzerine şiddetle gitmeleri yönüyle benzerlik taşıyan iki askeri darbedir. 12 Mart döneminde İçişleri Bakanlığı görevini yürüten ve Başbakan Süleyman Demirel’in sağ kolu olan Adalet Partili İhsan Sabri Çağlayangil, o dönem gazetecilik yapan İsmail Cem’e verdiği bir röportajda, 12 Mart’ta CIA parmağının bulunduğunu açıkça belirtmektedir. Bu noktada, kitapta eksik kalan bir bilgiyi bizim tamamlamamız da yanlış olmayacaktır. 12 Mart askeri müdahalesi, NATO talimnamelerine göre Devleti Kurtarma Planı (Dev-Kur) olarak geçen bir askeri müdahaledir.[12] Bu plan, devletin ciddi bir tehditle karşı karşıya kaldığı durumlarda uygulamaya geçirilmektedir.

İhsan Sabri Çağlayangil

12 Eylül askeri darbesi de kitapta yine CIA ve NATO güdümünde bir darbe olarak ele alınmaktadır. Kenan Evren’in darbe sırasında Özel Harp Dairesi’ne Başkanlık ettiği, 1970’li yıllar boyunca ülke sokaklarında tırmandırılan çatışmaların 12 Eylül’e zemin oluşturulması için kurgulandığı ve Evren’in darbe sonrası Cumhurbaşkanı olmasıyla sokak olaylarının bıçak gibi kesildiği de ifade edilen şüpheli konular arasındadır. Bununla birlikte, herkesin artık bildiği gibi 12 Eylül’den birkaç gün sonra o dönem artık Washington’a dönmüş olan eski CIA Türkiye istasyon şefi Paul Henze’nin meşhur ‘‘Bizim çocuklar başardı!’’ lafı da kitapta yerini almaktadır. 12 Eylül’ün gerçekleştiği dönem konjonktürel olarak ele alındığında, durum daha da netleşmektedir. İran’da 1979 yılında gerçekleşen İslam Devrimi, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a yardım amacıyla girişi gibi gelişmeler, ABD müesses nizamında kırılgan bir coğrafyada Türkiye’de gerçekleşebilecek herhangi bir akis değişikliğinin önüne geçme isteği uyandırması son derece geçerli bir argümandır. Bu noktada şunu söylemek de yerinde olacaktır ki, bu darbelerin doğrudan dışarıdan gelen bir talimatla değil, fakat ABD’nin olur veya onayı ile yapıldığı daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Kenan Evren

1990’lı yıllara gelindiğinde Türkiye’nin güneydoğusunda tırmanan PKK terörüne karşı Kontgerilla mensuplarının savaş alanına sürüldüğü ve bunların gayri nizami yöntemlerle PKK’ya karşı savaştığı kitapta ifade edilen hususlardandır. Bu kapsamda JİTEM mensubu olduğu öne sürülen Binbaşı Cem Ersever’in şüpheli infazı da değerlendirilen dikkat çekici hususlardan biridir. Kitapta eksik bırakılan bazı hususları tamamlamamızda ise bence herhangi bir sakınca bulunmamaktadır. 1990’lı yılların fırtınalı atmosferinde Binbaşı Cem Ersever ile gazeteci Soner Yalçın arasında gerçekleştirilen görüşmeler, kanımca bu noktada önemli bir yer tutmaktadır. Ersever, 1993 yılında gazeteci Soner Yalçın’la bir dizi görüşmeler bazı itiraflarda bulunmuştur. Ersever, bu görüşmelerde, yazılmamak kaydıyla, JİTEM, JİTEM’in ilk komutanı, JİTEM tarafından gerçekleştirilen bazı operasyonlar ve Vedat Aydın ve Musa Anter gibi faili meçhul cinayetler hakkında Soner Yalçın’a bilgiler vermiştir. Bu görüşmeler güvenlik aygıtı içerisinde bazı klikler tarafından öğrenildikten sonra, 4 Kasım 1993’te Ersever’in öldürüldüğü haberi gelmiştir.[13] Elleri arkadan bağlı ve başına çuval geçirilmiş şekilde kafasına sıkılan bir kurşunla Ankara’nın Elmadağ ilçesinde infaz edilen Ersever’in itirafları, Soner Yalçın tarafından Binbaşı Ersever’in İtirafları adıyla yayınlanmıştır. Konu hakkında ayrıntılı bilgi edinmek isteyen okuyucularımızın bu kitabı okumasını tavsiye ederiz.

Cem Ersever

Yorum

Şimdi kitaba burada bir nokta koyup, son yıllarda yaşanan bazı gelişmeler nedeniyle, Kontgerilla yahut Türkiye’deki Amerikancı gizli yapıların yeniden değerlendirimesi ihtiyacına ufak bir katkıda bulunmak istemekteyim. Kitapta, o dönemin bilgileri ile yalnızca Ülkü Ocakları’nın ya da ülkücü kökenli kişilerin Kontgerilla yapılanmasına dahil edildiği ifade edilmektedir. Bu, o zamanki bilgilerle doğru kabul edilebilir bir bilgiyken, bugün geldiğimiz noktada bu bilgilerin revize edilmesi gerekmektedir.

Fethullah Gülen

Türkiye’nin başından geçen elim 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Emniyet ve Silahlı Kuvvetler’de Cumhuriyet tarihinin en büyük tasfiyelerinden biri gerçekleştirildi. Darbenin faili olan Fethullah Gülen cemaati veya FETÖ örgütüne mensup subaylar tutuklandı. Elbette bu örgütlenme bir anda TSK içerisinde darbe organize edebilecek kuvvete ulaşmamıştı ve uzun bir geçmişe sahipti. Fethullah Gülen, ilk olarak 1960’lı yılların ikinci yarısında ABD tarafından desteklenen Komünizmle Mücadele Derneği’nin kurucu üyelerinden ve Erzurum Şubesi başkanıydı. Gülen örgütünün 1960’ların ikinci yarısından itibaren devlet içinde bir takım klikler ve CIA tarafından desteklendiği ve sol düşüncelere karşı bir ‘‘panzehir’’ olarak serpiltildiğini söylemek bence abartılı olmayacaktır. Soğuk Savaş ortamında 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinin sol karşıtı rüzgarını da arkasına alan Gülen, o dönemde organizasyonunu büyütme imkanı bulmuş; sosyal devletin yokluğunu fırsat bilerek, yoksul ve zeki Anadolu çocuklarına yurt, okul, dershane gibi hizmetler ve imkânlar sağlayarak da onları cemaat zincirine dahil etmiştir.[14]

CIA ile Fethullah Gülen arasındaki bağlantılar ABD’li eski FBI danışmanı ve akademisyen Paul Williams tarafından da ifade edilmiştir. Williams yazdığı Evrensel Hilafet Pennsylvania’dan Mı Çıktı? CIA Bir İslamcının İhtiyaçlarını Mı Karşılıyor? başlıklı makalesinde Gülen ile CIA arasındaki bağlantılara dikkat çekiyor, Gülen’in ABD’de oturma izni alması için eski CIA ajanı Graham Fuller ve bazı ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilerinin devreye girdiğini öne sürüyordu.[15]

Darbe gecesi yaşanan bazı hadiseler de ABD’deki müesses nizamın bazı klikleri ile Fethullah Gülen organizasyonu arasında organik bağlar bulunduğunu ortaya koymaktadır. İlk olarak, kalkışmaya katılan darbecilerin kullandığı uçakların ABD’nin İncirlik üssünde yakıt ikmali yapması, ABD ile Fethullah Gülen örgütü arasındaki ilişkiyi teyit eder niteliktedir. İncirlik üssünden havalanan 3 adet tanker uçağından 2’si Ankara, biri de Afyon üzerinde darbe kalkışmasına katılan F-16 uçaklarına yakıt ikmali gerçekleştirmiştir. Bununla birlikte, darbe girişiminin başarısız olduğu günleri takip eden zamanda ABD’li birçok yetkili tarafından çarpıcı açıklamalar yapılmıştır. ABD Merkez Kuvvetleri Komutanı Joseph Votel, darbe girişimi sonrası yapılan tasfiyeler hakkında ‘‘Amerika’nın iyi ilişki içinde olduğu askeri liderlerin tutuklandığı” yorumunu yapmıştır. Yine Eski ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın Özel Kalem Müdürü Lawrence Wilkerson’ın, CIA’in darbe girişimiyle bağlantısı hakkında çarpıcı bir açıklaması olmuştur. Wilkerson, CIA ile darbeciler arasındaki bağlantıya dikkat çekerken, CIA Direktörü John Brennan’ın darbe girişiminden önceden haberi olduğunu iddia etmiştir.

Sonuç

Gladio kavramı, Batı Avrupa ve Türkiye’de yakın tarihimizi derinden etkileyen bir hadise olarak tüm yönleri ile ortaya çıkarılamamış bir yapıdır. Türkiye’nin NATO üyeliği ile birlikte devletin kılcallarına işleyen ABD müesses nizamı, gerek aşırı milliyetçi gruplar, gerekse de İslami cemaatler vasıtasıyla Türkiye’nin içeride ve dışarıda bağımsız politikalar izlemesinin önünde en büyük engellerden biri olmuştur. Özellikle Türkiye’de sol/Kemalist subayları tasfiye için, içlerine gerçekten şaibeli birkaç ismin de katılmasıyla kurulan Ergenekon ve Balyoz gibi kumpaslar nedeniyle, bu yapıların derinlemesine bir şekilde soruşturulması şu anki koşullarda mümkün değildir. Ergenekon ve Balyoz davaları gibi kumpaslar, bence ABD desteğiyle ve Gülen yapılanmasınca, Graham Fuller’in Yeni Türkiye Cumhuriyeti kitabında belirttiği “ılımlı İslam” projesiyle uyumlu olarak gerçekleştirilmiştir.

 

Onur BİGAÇ

 

[1] Haydar Çakmak, Avrupa Güvenliği, Platin Yayınları, 2. bs., Ankara, Ocak 2007, ss. 96-97.

[2] Çakmak, s. 99.

[3] Daniele Ganser, NATO’nun Gizli Orduları Gladio Operasyonları, Terörizm ve Avrupa Güvenlik İlkeleri, Güncel Yayıncılık, 2. bs., İstanbul, 2005, s. 23.

[4] “Gölge Ordu” tabiri kullanımı, İngilizce’de Gladio yapılanmaları için kullanılan “Stay Behind” kelimesinin yayınevince Türkçe karşılığı olarak kullanılmıştır. İtalya’daki Gladio yapılanması ile karışmaması bakımımında biz de yazımızda bu yapılar için Gölge Ordu tabirini kullanmayı uygun bulduk.

[5] Ganser, ss. 24-25.

[6] Ganser, s. 71.

[7] Ganser, s. 23.

[8] Ganser, ss. 71-73.

[9] Celalettin Yavuz, Federal Almanya İstihbarat Teşkilatı, (ss. 111-186), (edt. Ümit Özdağ), İstihbarat Örgütleri, 4. bs., Ankara, Haziran 2016.

[10] “Abdullah Çatlı Kimdir?”, Timetürk, https://www.timeturk.com/abdullah-catli-kimdir/biyografi-854027, (27.12.2019)

[11] Güneri Cıvaoğlu, “Karışık”, Milliyet, 03.02.1997, http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/guneri-civaoglu/karisik-5388115, (27.12.2019).

[12] Ayrıntılı bilgi için: “12 Mart: İhtilalin Pençesinde Demokrasi” Belgeseli.

[13] Soner Yalçın, “Artık Ergenekon’u Ben de Yazabilirim!”, Hürriyet, 24.08.2008, http://www.hurriyet.com.tr/artik-ergenekon-u-ben-de-yazabilirim-9733926, (27.12.2019)

[14] Fatih Yaşlı, “Anti-komünizmden 15 Temmuz’a”, Birgün, 27.07.2016, https://www.birgun.net/haber/anti-komunizmden-15-temmuz-a-121682, (27.12.2019)

[15] “CIA Neden Fethullah Gülen’i Destekliyor”, Odatv, 03.05.2010, https://odatv.com/cia-neden-fethullah-guleni-destekliyor-0305101200.html, (27.12.2019)

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.