Ortadoğu, bir kez daha tarihin kırılma anlarından birinin eşiğinde duruyor. İran (İslam Cumhuriyeti) ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasındaki gerilim artık yalnızca iki devlet arasındaki diplomatik bir anlaşmazlık ya da bölgesel bir güç mücadelesi olmaktan çıkmış durumda. İsrail’in güvenlik doktrini, Washington’un baskı siyaseti, Çin’in küresel ekonomik çıkarları, Körfez monarşilerinin güvenlik kaygıları ve Avrupa’nın enerji hassasiyetleri aynı dosyada birleşmiş durumda. Bu nedenle, bugün İran dosyasına yalnızca Tahran-Washington ekseninden bakmak yeterli değildir; mesele artık Hürmüz’den Pekin’e uzanan küresel bir jeopolitik satranç oyununa dönüşmüştür.
Son günlerde yaşanan gelişmeler bu gerçeği daha da görünür kıldı. Donald Trump yönetiminin İran’ın son diplomatik önerilerini reddetmesi, Washington’ın baskı politikasını yumuşatmak yerine daha sertleştirmeyi tercih ettiğini göstermektedir. Aynı anda Çin ile yapılan temasların gündeminde İran meselesinin önemli bir yer tutması, sorunun artık yalnızca askeri değil, ekonomik ve stratejik bir dosya olduğunu gösteriyor. Çünkü İran yalnızca bölgesel bir aktör değil; aynı zamanda Çin’in enerji güvenliği, Kuşak ve Yol Girişimi ve Asya-Ortadoğu bağlantılarının önemli halkalarından biridir.
İran ile Çin arasındaki ilişkiler son yıllarda yalnızca siyasi dostluk düzeyinde kalmamış, stratejik iş birliği düzeyine de yükselmiştir. 25 yıllık kapsamlı iş birliği anlaşması bunun en görünür göstergelerinden biridir. Enerji, altyapı, ulaşım ve güvenlik alanlarını kapsayan bu ortaklık, Pekin’in İran’ı yalnızca diplomatik bir ortak olarak değil, küresel tedarik ve nüfuz ağının bir parçası olarak gördüğünü göstermektedir. Ancak aynı Çin’in, Körfez Arap ülkeleriyle, özellikle Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan ile de milyarlarca dolarlık ekonomik ve stratejik ortaklıkları vardır. İşte bu nedenle Çin’in pozisyonu sanıldığı kadar basit değildir. Pekin, İran’ı tamamen yalnız bırakmak istemez; fakat İran uğruna Körfez enerji düzenini de riske atmaz.
Bu noktada Hürmüz Boğazı dosyası belirleyici hale gelmektedir. Dünya petrol ticaretinin hayati damarlarından biri olan bu dar deniz koridoru, herhangi bir askeri tırmanmanın küresel ekonomik sarsıntıya dönüşebileceği en hassas coğrafyalardan biridir. İngiltere öncülüğünde Avrupa ülkelerinin Hürmüz güvenliği konusunda daha görünür hale gelmesi tesadüf değildir. Avrupa için mesele İran değil; enerji güvenliği, deniz ticareti ve ekonomik istikrardır. Benzer biçimde Körfez monarşileri de çelişkili bir pozisyondadır. Bir yandan Amerikan güvenlik şemsiyesine ihtiyaç duymakta, diğer yandan İran’la doğrudan bir savaşın ilk ekonomik kurbanı olmak istememektedirler. Bu nedenle, BAE liderliğinin Trump ile doğrudan temas kurması yalnızca diplomatik nezaket değil, aynı zamanda ciddi bir stratejik kaygının da bir göstergesidir.
Peki, bu tablo bizi gerçekten yeni bir savaşa mı götürüyor? Bu sorunun cevabı göründüğünden daha karmaşıktır. Şu anki işaretler tam ölçekli bir savaş ihtimalini dışlamasa da, tarafların bunun maliyetinin farkında olduğunu göstermektedir. ABD açısından İran’a karşı büyük bir askeri operasyon, yalnızca bir askerî mesele değildir. Böyle bir savaş petrol fiyatlarını hızla yukarı taşıyabilir, küresel enflasyonu yeniden tetikleyebilir ve Amerikan iç siyasetinde ciddi ekonomik baskı yaratabilir. Trump gibi ekonomik başarı söylemine dayanan bir siyasi lider için bu risk küçümsenemez.
İsrail açısından mesele daha farklıdır. Tel Aviv, uzun süredir İran’ı yalnızca bir rakip değil, varoluşsal bir tehdit olarak tanımlamaktadır. Bu nedenle, İsrail güvenlik aklı, İran’ın askeri kapasitesinin sınırlandırılmasını stratejik bir zorunluluk olarak görmektedir. Ancak İsrail için de doğrudan uzun süreli bölgesel savaşın maliyeti oldukça yüksektir. Bu yüzden Washington ve Tel Aviv’in ortak hedefi, büyük ihtimalle İran’ı tam kapsamlı bir işgalle değil, baskı, izolasyon ve kontrollü askeri caydırıcılıkla geriletmektir.
Buradaki en kritik soru İran’ın nasıl tepki vereceğidir. Tahran, uluslararası baskı karşısında tamamen geri adım atarsa, bu yalnızca diplomatik bir geri çekilme olarak kalmaz; içeride siyasi meşruiyet sorunu yaratır. İran siyasal kültüründe dış baskı karşısında teslimiyet algısı oldukça yıpratıcıdır. Özellikle yıllardır “direniş”, “bağımsızlık” ve “ulusal egemenlik” söylemiyle kamuoyunu mobilize eden bir sistem için açık bir taviz ciddi iç maliyet doğurabilir. Ancak bu durum İran’ın hiçbir esneklik göstermeyeceği anlamına gelmez. İran diplomasisinin geçmişinde “taktiksel esneklik” örnekleri vardır. Eğer anlaşma İran kamuoyuna “teslimiyet” değil “onurlu uzlaşma” olarak sunulabilirse, Tahran kontrollü geri adım atabilir. Nitekim müzakereler esnasında sunduğu 10 maddelik, 14 maddelik ve 5 koşulu olan öneri planları bunun bariz örnekleridir.
İşte bu noktada Çin’in rolü hayati hale geliyor. Pekin, bu krizde ideolojik değil pragmatik davranacaktır. Çin’in temel önceliği İran rejimini savunmak değil; enerji akışını, ticaret koridorlarını ve bölgesel istikrarı korumaktır. Eğer Trump ile yapılacak görüşmelerde Çin, Washington’a İran üzerinde baskı kurma konusunda sınırlı destek verirse şaşırtıcı olmaz. Ancak bu desteğin sınırı nettir: Pekin, İran’ın çökmesine ya da bölgede Amerikan hegemonyasının tam güçle yeniden tesis edilmesine razı olmayacaktır. Çünkü böyle bir tablo Çin’in uzun vadeli jeopolitik çıkarlarına aykırıdır.
Başka bir ifadeyle Çin, İran’ın yanında ama İran adına savaşacak kadar değil; ABD ile uzlaşacak ama İran’ı satacak kadar da değil. Asıl risk ise diplomatik hesapların yanlış okunmasıdır. Tarih, birçok savaşın planlı değil, yanlış hesaplamalar sonucu başladığını göstermiştir. Hürmüz gibi dar ve yüksek gerilimli bir coğrafyada küçük bir deniz çatışması, yanlış yorumlanan bir radar sinyali ya da bir vekil aktörün kontrolsüz bir hamlesi büyük bir tırmanmayı tetikleyebilir. Bu nedenle bugün en tehlikeli unsur siyasi irade kadar teknik hata ihtimalidir.
Trump yönetimi için bu kriz fırsatlar kadar tehditler de barındırıyor. Sertlik politikası kısa vadede bir güç gösterisi sağlayabilir. Ancak uzayan kriz, yükselen enerji maliyetleri, küresel ticaretteki sarsıntı ve müttefiklerin huzursuzluğu Washington’un hesaplarını tersine çevirebilir. Dahası, eğer Çin bu süreçte dengeleyici ve arabulucu bir aktör görüntüsü kazanırsa, küresel diplomatik prestij açısından asıl kazanan Pekin olabilir.
Peki çözüm nedir? Gerçekçi çözüm, taraflardan birinin tamamen teslim olması değildir. Böyle bir çözüm sürdürülebilir olmaz. Kalıcı çıkış ancak karşılıklı kontrollü geri adımla mümkündür. İran Hürmüz kartını tamamen bırakmadan tansiyonu düşürmeli; ABD ve İsrail ise maksimum baskının sınırsız askeri zorlamaya dönüşmesini engellemelidir. Çin, Körfez ülkeleri ve muhtemelen Umman gibi arabulucu aktörler bu denklemin kritik parçalarıdır.
Bugünün sorusu şudur: Dünya yeni bir savaşa mı sürükleniyor? Cevap şu olabilir: Dünya henüz kaçınılmaz bir savaşa sürüklenmiyor; ancak yanlış kararlar alınırsa savaşa sürüklenmek için yeterince yakın bir noktada bulunuyor. Hürmüz’den Pekin’e uzanan bu kriz, yalnızca İran’ın değil, küresel düzenin de stres testine dönüşmüş durumda.
Kapak fotoğrafı: The Diplomat
Prof. Dr. Ghadir GOLKARIAN



























































