Küresel ekonominin hızlı büyümediği; Çin Halk Cumhuriyeti ve diğer Avrasya/Asya ülkelerinin dünya ekonomisindeki paylarının hızla artması sebebiyle Batı dünyasındaki ekonomilerin durakladığı; ABD’nin Donald Trump yönetiminde ulusal çıkarlarını uluslararası sistemin esenliğinden önde tutmaya başladığı; Rusya-Ukrayna Savaşı, Gazze Savaşı ve ABD/İsrail-İran Savaşı gibi çatışmaların bölgesel güvenlik risklerini tetiklediği ve ideolojik olarak da birçok ülkede sağ/aşırı sağ hareketlerin/partilerin güçlendiği bir düzlemde, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinin başlarında, uluslararası silah ticareti giderek artmaktadır. Öyle ki, SIPRI (Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü) verilerine göre, uluslararası silah pazarı, 2025 yılında, Avrupa ve Ortadoğu’daki büyük çatışmaların yanı sıra tırmanan bölgesel gerilimlerin de etkisiyle 679 milyar dolarlık benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaşmıştır. Amerika Birleşik Devletleri (ABD), küresel silah ihracatı pazarının yüzde 42’sinden fazlasını elinde bulundurarak dünyanın önde gelen tedarikçisi konumunu korumaktadır. Güncel bir analizimde aktardığım üzere, bu konuda ABD’yi Rusya Federasyonu (Rusya), Fransa, Almanya, Çin, İtalya ve İsrail gibi ülkeler takip etmektedir. Son yıllarda ciddi atılım yapan Türkiye de, bu alanda ciddi bir ihracatçı ülke hâline dönüşmeye başlamış ve dünya sıralamasında 11. sırada yer almıştır.
Bu noktada, Uluslararası İlişkiler disiplinin klasik hipotezi, “silahlanmanın arttığı dönemlerde savaş ve çatışma risklerinin de arttığı” şeklindedir. Bu duruma, Realizm akımında “güvenlik ikilemi” (security dilemma) adı verilir. Karşı tarafın güçlendiğinden endişe eden bir devlet, kendisi de giderek silahlanma ve güvenlik önlemlerini arttırma yoluna gider. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu durumu ünlü Rus yazar Anton Çehov’un oyunlarına referansla şu sözlerle açıklamıştır: “Eğer ilk perde açıldığında duvarda bir tüfek asılıysa, takip eden sahnelerde o tüfek mutlaka patlamalıdır.” Bu bağlamda, genel olarak silahlanmanın artması, barış adına olumsuz bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ancak bu noktada silahlanmanın niteliği de önemlidir; nitekim saldırıdan ziyade savunma amaçlı sistemlerin (saldırılara karşı koruma amacı güden hava savunma sistemleri vs.) yaygın ticareti, saldırıdan çok savunma odaklı hamleler şeklinde yorumlanabilir. Fakat saldırı silahlarının yoğun şekilde ticareti, özellikle yüksek risk bölgeleri için, jeopolitik açıdan oldukça risklidir. Nitekim bu bağlamda Rusya tehdidi ve NATO’nun “Lahey Taahhüdü” doğrultusunda Avrupalı devletler yeniden ciddi şekilde silahlanmaya başlarken, dünya genelinde de Ukrayna, Suudi Arabistan, Hindistan, Pakistan ve Katar gibi devletlerin çok yoğun askeri harcamalar yapmaları dikkat çekmektedir.
Bu bağlamda, bu yazıda, yakın dönemde yapılan bazı önemli silah anlaşmalarını okurlarımız için özetleyeceğim…
Suudi Arabistan’ın F-35 Tedariki: ABD Dışişleri Bakanlığı, Suudi Arabistan’a 48 adet Lockheed Martin F-35 Lightning II savaş uçağı ve 49 adet Pratt & Whitney motorunun satışını öngören, 24,3 milyar dolar değerindeki devasa bir anlaşmayı geçtiğimiz gün onaylamıştır. Suudi Arabistan’ın İran kaynaklı tehditlere karşı koymak amacıyla yıllardır talep ettiği bu hayalet uçakların tedariki, bölgedeki askeri dengede önemli bir değişime işaret etmektedir. Kuşkusuz, Suudi Arabistan’ın henüz yayılmacı bir hedefi olmasa da, Türkiye ve Pakistan ile yakın zamanda Mekke İttifakı’nı kuran bu güçlü devletin ilerleyen yıllarda daha iddialı bir bölgesel güce dönüşmesi -özellikle Veliaht Prens Muhammed bin Salman liderliğinde- mümkün görünmektedir.
Suudi Arabistan’a Mühimmat ve Zırh Paketleri: ABD, F-35’lerin yanı sıra, Suudi Arabistan’la, (Boeing ile sözleşmesi yapılan) 10.000’den fazla JDAM-ER güdüm kiti ve bombanın satışına (5 milyar dolar) ve Honeywell Aerospace tarafından yürütülen tank motorlarına ilişkin bir anlaşmaya (750 milyon dolar) da onay vermiştir.
İsrail’in Hava Savunma ve Havacılık Sektöründe Büyük Artış: Devam eden çatışmalar ve bölgesel füze tehditlerinin etkisiyle İsrail’in silah ihracatı, tüm zamanların en yüksek seviyesi olan 14,8 milyar dolara ulaşmıştır ki, bu artışta Rafael ve Elbit Systems gibi üreticilerin sunduğu insansız hava aracı (İHA) karşıtı teknolojilere ve gelişmiş hava savunma sistemlerine yönelik yoğun küresel ve yerel talebin büyük payı bulunmaktadır. Aynı dönemde, İsrail, AH-64E Apache helikopterlerine yönelik süregelen ABD tedariklerinin yanı sıra, 5.000 adede kadar Küçük Çaplı Bomba (SDB) tedariki için Boeing ile 298 milyon dolarlık bir anlaşma imzalamıştır.
Güney Kore’nin “Mega-Anlaşmalar” Serisi (2025-2026): Asya’nın güçlü devletlerinden Güney Kore; Hanwha Aerospace ve Hyundai Rotem gibi devleri vasıtasıyla tank (K2), obüs (K9) ve savaş uçağı (FA-50) alanında özellikle Doğu Avrupa (Polonya, Romanya) ve Ortadoğu ülkeleriyle milyarlarca dolarlık mega kontratlar imzalamaya devam ederek küresel pazar payını hızla büyütmektedir.
Yunanistan’a İsrail’den “Aşil Kalkanı”: Komşusu Türkiye karşısında sürekli bir güvenlik bunalımı yaşayan Yunanistan, son yıllarda Ankara ile ilişkileri bozulan İsrail ile 31 Ağustos 2026’da Tel Aviv’de “Aşil Kalkanı” (Achilles Shield) adı verilen çok katmanlı hava savunma sistemi ağının kurulması için yaklaşık 3 milyar avro değerinde resmi bir anlaşma imzalamıştır. 3,1 milyar avroya kadar ulaşması beklenen bu devasa tedarik projesi, Yunanistan’ın hem adalardaki, hem de anakaradaki askeri tesislerini korumayı amaçlamaktadır. Daha çok savunma niteliğindeki bu anlaşmaya karşın, Atina’nın Fransa’dan Rafale jetleri, ABD’den F-35’ler alması ve deniz kuvvetlerini güçlendirmek adına da yine Fransa’dan Belharra sınıfı fırkateynler ithal etmesi, bu ülkenin Miçotakis döneminde kristalize olan iddialı hedeflerini göstermektedir.
Tüm bu gelişmeler, sol ve liberal siyasetlerin farklı ülkelerde hâkim olmaya başlamaması hâlinde, yakın gelecekte dünyanın yaşanılmaz bir yer hâline gelebileceğini ve yeni büyük çatışmaların yaşanabileceğini göstermektedir. Halkların bu konuyu kanıksamaları, yakın bir gelecekte dünyayı yeni bölgesel savaşlar, hatta Üçüncü Dünya Savaşı ile karşı karşıya bırakabilir. Dileğimiz, dünyada barış ve demokrasinin hâkim olmasıdır…

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ






















































