AVRUPA GÜVENLİĞİNDE YENİDEN SİLAHLANMA VE LİDERLİK SORUNU

upa-admin 01 Ekim 2026 83 Okunma 0
AVRUPA GÜVENLİĞİNDE YENİDEN SİLAHLANMA VE LİDERLİK SORUNU

Giriş

Avrupa yeniden silahlanırken, NATO, Avrupa Birliği (AB) ve ulusal hükümetler arasındaki sorumluluklar değişiyor. Bu dönüşümün başarısı, artan bütçelerin ortak bir stratejiye bağlanmasına bağlıdır. Avrupa’nın önündeki temel sorun, farklı merkezlerde biriken askerî ve ekonomik gücü kriz anında birlikte kullanabilecek bir siyasi düzeni kurmaktır.

Avrupa’nın güvenlik tartışması giderek bütçe rakamları etrafında şekilleniyor. Savunma harcamalarının ekonomiye oranı, yeni kredi araçları ve silah siparişleri, kıtanın nihayet sorumluluk üstlendiğinin kanıtı olarak sunuluyor. SIPRI’nin verilerine göre, Avrupalı NATO üyeleri 2025’te 559 milyar dolar askerî harcama yaptı. Bu büyüklük, Avrupa’nın güvenlik politikasındaki değişimin maddi boyutunu gösteriyor. Ancak toplam harcama, Avrupa devletlerinin aynı kriz karşısında ortak karar alabileceğini göstermez.

Avrupa güvenliği, NATO, AB, ikili anlaşmalar ve küçük devlet gruplarının oluşturduğu işbirlikleri üzerinden yeniden şekilleniyor. Ortaya çıkan yapıda, liderlik farklı başkentlere dağılıyor. Bu bulgudan hareketle savunduğum görüş, Avrupa’nın artan savunma kapasitesini ortak bir siyasi sorumlulukla birleştirmesi gerektiğidir. Aksi hâlde, silahlanma, güvenlik politikasındaki koordinasyon sorunlarını büyütebilir.

Sorun, bir kriz sırasında somutlaşır. Birliklerin harekete geçirilmesi, sınırları aşması ve görevlerini sürdürmesi farklı hükümetlerin kararlarını gerektirir. Siyasi öncelikler uyuşmadığında, mevcut kuvvetlerin kullanılması gecikebilir. Bu yüzden, güvenlik mimarisini değerlendirirken, ülkelerin sahip olduğu sistemlerle birlikte bu sistemleri hangi koşullarda ortak göreve tahsis edeceklerini incelemek gerekir.

NATO içinde değişen sorumluluklar

Rusya’nın Ukrayna’yı geniş çaplı işgali, Avrupa devletlerinin tehdit değerlendirmelerini değiştirdi. Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılması, kolektif savunmaya duyulan ihtiyacın en açık göstergelerinden biri oldu. Aynı dönemde Washington’ın müttefiklerinden beklentileri ve Amerikan desteğinin koşulları hakkındaki belirsizlik, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiği düşüncesini güçlendirdi. Güvenlik planlaması artık Rusya’nın yaratabileceği risklerle birlikte transatlantik ilişkideki değişkenliği de hesaba katmak zorunda.

Bu süreçte NATO’nun merkezî rolü korunuyor. Avrupa ülkeleri, mevcut savunma planlarını ve komuta yapılarını kullanarak katkılarını arttırıyor. Dolayısıyla, NATO’nun Avrupalılaşması, ittifak içinde sorumlulukların yeniden dağıtılması anlamına geliyor. Bunun siyasi sonucu önemli. Avrupa devletleri daha fazla askerî görev üstlendikçe, bu görevlerin önceliklerini belirleme konusunda daha güçlü bir söz hakkı arayacaklar. Artan katkının karar süreçlerine nasıl yansıyacağı henüz netleşmiş bir mesele değil.

Şubat 2026’da açıklanan komuta düzenlemesi, değişimin somut bir örneği. Düzenleme, Norfolk’taki Müşterek Kuvvet Komutanlığı’nın Birleşik Krallık’a, Napoli’dekinin İtalya’ya geçmesini, Brunssum’daki komutanlığın Almanya ve Polonya arasında dönüşümlü paylaşılmasını öngörüyor. Geçişin, mevcut personel rotasyonlarına göre aşamalı olarak uygulanacağı belirtiliyor. ABD’nin, Avrupa Müttefik Yüksek Komutanı görevini sürdürmesi ve kara, hava ve deniz bileşen komutanlıklarını yönetmeye devam etmesi öngörülüyor.

Bu dağılım, Avrupa’nın daha fazla operasyonel sorumluluk üstlenirken Amerikan askerî liderliğinin önemli unsurlarının da sürdüğünü gösteriyor. Gelecek tartışmasının merkezinde geçişin temposu yer almalı. Avrupa’nın kendi kapasitesini geliştirmesi zaman alırken, Amerikan katkısındaki değişikliklerin hangi boşlukları yaratacağı önceden hesaplanmalıdır. Koordineli bir geçiş, savunma hazırlığını güçlendirebilir. Kapasite oluşmadan gerçekleşen bir sorumluluk devri, müttefiklerin beklentileriyle kullanılabilir kuvvetler arasında tehlikeli bir boşluk yaratabilir.

Avrupa’nın Washington ile müzakerelerinde görevlerin kapsamı kadar karar yetkisi de açıklığa kavuşmalı. Daha fazla kaynak ayıran hükümetler, üstlendikleri görevlere ilişkin planlamaya katılmalıdır. Amerikan desteğinin hangi alanlarda sürdürüldüğü ve Avrupa’nın kendi imkânlarını nerede geliştirebileceği belirlenmelidir. Bu açıklık, ittifak içindeki anlaşmazlıkları ortadan kaldırmaz. Fakat hükümetlerin aynı taahhütten farklı sonuçlar beklemesini sınırlayabilir.

Bütçeleri kullanılabilir kapasiteye dönüştürmek

2025 Lahey Zirvesi’nde kabul edilen taahhüt, 2035’e kadar savunma ve güvenlikle bağlantılı harcamaların toplamını gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) yüzde 5’ine çıkarmayı öngörüyor. GSYİH’nin en az yüzde 3,5’i temel savunma ihtiyaçlarına, yüzde 1,5’e kadar olan kısmı ise altyapı, ağ güvenliği, sivil hazırlık ve savunma sanayisi gibi alanlara ayrılıyor. Bu, geleceğe yönelik bir taahhüt. Bugünkü askerî hazırlık düzeyinin ölçüsü olarak kullanılması yanıltıcı olur.

Yeni hedefin geniş kapsamı, güvenliğin toplumsal ve ekonomik koşullarını görünür kılıyor. Askerî birliklerin hareket edebilmesi için demiryolları, köprüler ve limanlar gereklidir. Enerji ve iletişim sistemlerinin kesintiye dayanıklı olması, toplumun bir kriz sırasında işleyişini sürdürebilmesi açısından önemlidir. Bu nedenle, savunma planlaması, sivil kurumlarla daha yakın çalışmayı gerektiriyor. Aynı genişlik, hangi harcamaların gerçekten hazırlığı artırdığını denetleme sorumluluğunu da artırıyor.

AB’nin güçlenen rolü burada anlam kazanıyor. Brüksel, savunma sanayisi ve finansman alanındaki araçlarıyla Avrupa güvenliğini daha doğrudan etkiliyor. Mayıs 2025’te kabul edilen SAFE programı, ortak savunma tedarikleri için 150 milyar avroya kadar kredi sağlanmasını öngörüyor. Geri ödeme sorumluluğu yararlanan üye devletlere aittir. Program, esas olarak ortak alımlarla üretim kapasitesini ve orduların birlikte çalışabilmesini geliştirmeyi amaçlıyor.

Bu araç, Avrupa bütünleşmesinin güvenlik alanında nasıl ilerleyebileceğini gösteriyor. AB finansmana erişimi ve ortak alım koşullarını düzenlerken, hükümetler hangi sistemleri satın alacaklarına karar verir. Brüksel’in artan etkisi, böylece ulusal savunma kapasitesini destekleyebiliyor. Ancak finansman kararının ardından üretim, eğitim, bakım ve konuşlandırma süreçleri geliyor. Bir kredi tahsisinin gerçek savunma kapasitesine dönüşmesi, bu aşamaların tamamlanmasına bağlıdır.

Ortak alımın stratejik değerini de bu ölçütle değerlendirmek gerekiyor. Farklı ülkelerin aynı ihtiyacı farklı teknik tercihlerle karşılaması, bakım ve ikmal süreçlerini zorlaştırabilir. Ortak standartlar ve öngörülebilir siparişler, üreticilerin kapasite geliştirmesini kolaylaştırabilir. Avrupa’nın ilerlemesini değerlendirmek için teslim edilen sistemlerin sayısını, mühimmat üretimini ve kuvvetlerin hazırlık düzeyini izlemek gerekir. Harcama oranları bu değerlendirmenin yalnızca başlangıcını oluşturur.

Kredilerin mali sonuçları da siyasi dayanışmayı etkiler. Borçlanma koşulları ülkeler için eşit derecede elverişli olmayabilir. Bütçesi daha sınırlı hükümetler, uzun vadeli geri ödeme yükünü kendi harcama öncelikleriyle birlikte değerlendirecektir. Bu nedenle, ortak tedarik, kapasite ihtiyacıyla finansmanı taşıma gücünü birlikte dikkate almalıdır. Aksi hâlde aynı güvenlik hedefi, ülkeler üzerinde farklı mali baskılar yaratabilir.

Sanayi politikasında da kısa ve uzun vadeli ihtiyaçlar arasında seçimler yapmak gerekiyor. Acil alımlar mevcut boşlukları kapatabilir. Avrupa içinde yeni üretim hatları kurmak ise daha uzun bir takvim gerektirebilir. Hükümetlerin bu tercihlerin gerekçesini açıklaması önemlidir. Bakım, yedek parça ve gelecekteki teknik geliştirme koşulları, bir sistemin yıllar boyunca kullanılabilirliğini ve savunma politikasına katkısını etkiler.

Liderliğin farklı başkentlere dağılması

Avrupa’nın yeniden silahlanması, kıta içindeki güç ilişkilerini de değiştiriyor. Fransa, Almanya, Birleşik Krallık ve Polonya’nın farklı liderlik işlevleri üstlendiğini söyleyebiliriz. Hiçbiri bütün alanlarda belirleyici değil. Bu durum, Avrupa güvenliğini tek bir devletin yöneteceğine dair beklentiyi zayıflatıyor. Askerî kapasite, finansman ve siyasi girişim arasında kurulacak işbirliği, yeni düzenin işleyişinde daha da önemli hâle geliyor.

Almanya’nın artan harcamaları, Berlin’in güvenlik politikasındaki ağırlığını arttırıyor. SIPRI, ülkenin 2025 askerî harcamasını 114 milyar dolar olarak hesaplıyor. Ekonomik büyüklüğü ve Avrupa içindeki konumu, Almanya’ya üretim ve askerî hareketlilik açısından önemli sorumluluklar yükler. Bununla birlikte, büyük bütçe diğer devletlerin siyasi tercihlerini kendiliğinden Berlin’le uyumlu hâle getirmiyor. Alman liderliğinin kalıcı olması, ortaklarının güvenini kazanmasına ve somut görevler üstlenmesine bağlıdır.

Fransa, Avrupa’nın stratejik yönünü tartışmaya açma kapasitesi ve nükleer caydırıcılığıyla öne çıkıyor. Ancak Paris’in geliştirdiği fikirlerin uygulanması, diğer başkentlerin desteğini ve yeterli kaynakların ayrılmasını gerektiriyor. Birleşik Krallık ise Ukrayna’ya destek ve Kuzey Avrupa’daki askerî işbirlikleri aracılığıyla etkisini sürdürüyor. Her iki ülkenin liderlik iddiasının, mali ve askerî kapasite sınırlarıyla birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

Polonya’nın konumu farklı bir öncelik doğuruyor. Rusya kaynaklı tehdide coğrafi yakınlık, ülkenin kuvvetlerini ve savunma hazırlığını güçlendirmeye verdiği önemi açıklıyor. Varşova’nın güvenlik anlayışında aciliyet belirgin. Bu aciliyet, Avrupa’nın ortak planlamasına değerli bir katkı sağlayabilir. Aynı zamanda doğu sınırına odaklanan bir devletin, kıtanın bütün bölgelerini kapsayan siyasi gündemi ne ölçüde üstlenebileceği sorusunu gündeme getiriyor.

Bu rollerin birbirini tamamlaması mümkün. Fakat tamamlayıcılık, kendiliğinden ortaya çıkacak bir sonuç olarak görülmemelidir. Hükümetler bütçelerini, kuvvetlerini ve risk değerlendirmelerini farklı siyasi koşullara göre belirler. Bir ülkenin mali desteği, diğerinin askerî girişimine otomatik olarak onay anlamına gelmez. Avrupa’nın liderlik sorunu, bu farklı katkıları ortak amaçlara bağlayacak karar alma süreçlerini geliştirmektir. Büyük devletlerin işbirliği kadar, daha küçük ortakların bu süreçlere güvenmesi de gerekli.

Küçük devletlerin katkısı bu nedenle stratejik planlamada görünür olmalıdır. Baltık ve Kuzey Avrupa ülkeleri, tehditlerin gündeme taşınmasında ve somut işbirliklerinin geliştirilmesinde etkili oldu. Bu ülkelerin deneyimlerinden yararlanmak, ortak kararların bölgesel ihtiyaçları yansıtmasını sağlayabilir. Büyük başkentler arasındaki uzlaşmanın uygulanabilirliği, daha geniş bir katılımın desteğini gerektirir.

Küçük grupların sağladığı hız ve yarattığı sınırlar

Bütün devletlerin aynı anda uzlaşmasını beklemenin maliyeti, daha küçük işbirliği gruplarını öne çıkarıyor. Gönüllüler Koalisyonu, Kuzey Avrupa’daki Müşterek Seferî Kuvvet ve ikili savunma anlaşmaları, belirli ihtiyaçlara odaklanma imkânı sağlıyor. Bu düzenlemeler, ortak çıkarı olan ve katkı sunma kapasitesi bulunan devletleri bir araya getiriyor. Siyasi anlaşmazlıkların daha geniş kurumları yavaşlattığı durumlarda, uygulanabilir girişimlerin geliştirilmesine yardımcı olabilirler.

Kuzey Avrupa deneyimi, coğrafi yakınlığın bu işbirliklerine nasıl somut bir gündem kazandırdığını gösteriyor. Baltık Denizi’ndeki altyapının korunması, bölgesel tatbikatlar ve kuvvetlerin birlikte çalışması, katılan ülkelerin doğrudan ilgilendiği konulardır. Böyle bir ortaklık, küçük devletlerin uzmanlıklarını ve yerel bilgilerini daha etkili bir şekilde kullanmalarını sağlayabilir. Avrupa güvenliğinde etkili olmak, bu çerçevede ülkenin büyüklüğünün yanı sıra belirli bir sorunu çözebilmesine de bağlıdır.

Bu esnekliğin siyasi sınırları da var. Bir grup ülke bir operasyonu tasarlarken, mali ve diplomatik sonuçları daha geniş bir topluluğu etkileyebilir. Karara katılmayan devletlerin beklentileri ile girişimi yönetenlerin tercihleri arasında bir açıklık oluşabilir. Ayrıca siyasi bildiriler, kuvvet tahsisi ve sürdürülebilir finansmanla desteklenmedikçe sınırlı kalır. Yeni işbirliklerini değerlendirirken açıklanan niyetlerle üstlenilen somut görevler arasındaki bağlantıya bakmak gerekir.

Burada önerilebilecek yaklaşım, küçük grupların çalışmalarını NATO’nun savunma planları ve AB’nin araçlarıyla açıkça ilişkilendirmektir. Hangi girişimin hangi ihtiyacı karşıladığı, kimin katkı sunduğu ve ilerlemenin nasıl değerlendirileceği anlaşılır olmalı. Esnek gruplar hız sağlayabilir. Geniş kurumlarla kurulan bağlantı ise bu hızın ortak güvenlik hedeflerine hizmet etmesini kolaylaştırır. İkisi arasındaki koordinasyon, işbirliklerinin sürdürülebilirliği açısından belirleyici olacaktır.

Avrupa güvenliğinin AB sınırlarını aşması

Yeni düzende Avrupa güvenliğinin kapsamını AB üyeliğiyle sınırlamak, önemli ortakları dışarıda bırakır. Birleşik Krallık’ın rolü bunun açık bir örneğidir. 19 Mayıs 2025 tarihli AB ve Birleşik Krallık Güvenlik ve Savunma Ortaklığı, askerî hareketlilik, deniz güvenliği, siber tehditler ve kritik altyapı gibi alanlarda işbirliğine yönelik bir çerçeve sağlıyor. Bu yakınlaşma, ortak güvenlik ihtiyaçlarının kurumsal üyelik farklılıkları üzerinden ele alınmasını gerektirdiğini gösteriyor.

Ukrayna da bu tartışmada uzun vadeli bir ortak olarak ele alınmalı. Ülkenin savaş deneyimi ve savunma sanayisindeki yeniliklerinin Avrupa’nın kapasitesine katkı sağlayabileceğini göz ardı etmemek gerekir. Özellikle insansız sistemler alanındaki deneyimin ortak üretim ve eğitim süreçlerine aktarılması önemli olabilir. Bunun gerçekleşmesi, savaşın gidişatı ve kurulacak ortaklıkların koşullarıyla bağlantılı. Ukrayna’nın gelecekteki rolünü kesinleşmiş bir kurumsal sonuç gibi sunmak doğru olmaz.

Ortaklıkların farklı biçimleri, katılım için esneklik sağlayabilir. Bununla birlikte tedarik programına katılmak, askerî planlamaya katılmak ve siyasi kararları paylaşmak farklı koşullar gerektirir. Avrupa devletleri bu ayrımları açık tutmalı. Her ortaklıkta erişim haklarının ve sorumlulukların belirlenmesi, beklentilerin yönetilmesine yardımcı olur. İşbirliğinin kapsamı, tarafların gerçekten sunabileceği katkılar üzerinden belirlenmeli ve düzenli olarak gözden geçirilmelidir.

Türkiye’nin Karadeniz ve Akdeniz arasındaki konumu, askerî kapasitesi ve savunma sanayisi de Avrupa planlamasında dikkate alınmalıdır. İşbirliğinin genişlemesi, ortak tehdit değerlendirmeleri ve siyasi güven üzerinde çalışılmasını gerektiriyor. İtalya’nın Akdeniz’deki rolü ise kıtanın güvenlik gündeminin güneyini kapsamasının önemini hatırlatıyor. Doğu sınırında caydırıcılığın güçlendirilmesiyle deniz yolları, enerji bağlantıları ve güneydeki istikrarsızlığın aynı stratejik çerçevede ele alınması gerekir.

Ortak stratejiyi somut görevlerle kurmak

Avrupa’nın önündeki seçeneklerden biri, mevcut esnek işbirliklerini geliştirmektir. Bunun avantajı, devletlerin somut ihtiyaçlar üzerinden hızlıca çalışabilmesidir. Sınırı ise farklı girişimlerin ayrı önceliklerle ilerleyebilmesi. Diğer seçenek, bu işbirliklerini ortak bir stratejik planlama sürecine daha güçlü bir bağlamda konumlandırmaktır. Böyle bir süreç, kaynakların hangi boşluklara yöneltileceğini netleştirebilir. Ancak hükümetler arasında uzlaşma gerektirdiği için kararların hazırlanması daha fazla siyasi çaba gerektirecektir.

Bu iki yaklaşım birlikte yürütülebilir. Avrupa devletleri öncelikli kapasite açıklarında işbirliği yaparken, aynı zamanda bu girişimlerin ortak savunma amaçlarına katkısını düzenli olarak değerlendirmeli. Amerikan desteğinin farklı düzeylerde sürdüğü senaryolar, planlamaya açık biçimde dâhil edilmeli. Böylece müttefikler hangi görevleri üstlenebileceklerini ve nerede desteğe ihtiyaç duyacaklarını daha gerçekçi bir biçimde belirleyebilir. Stratejinin değeri, bu sorulara uygulanabilir cevaplar üretmesinde yatar.

İlerlemeyi sınamanın yolu da somut olmalı. Ortak tatbikatlar, kuvvetlerin zamanında hareket edip edemediğini ve ikmalin sürdürülebilir olup olmadığını ortaya koyabilir. Kamuya açık kapasite ve teslimat raporları, harcama kararlarının sonuçlarını izlemeyi kolaylaştırabilir. Parlamentoların denetimi ise mali yüklerle siyasi taahhütler arasındaki ilişkinin tartışılmasını sağlar. Böyle bir değerlendirme, hükümetlerin güvenlik adına ne yaptığını vatandaşlara açıklamalarına yardımcı olur.

Siyasi süreklilik burada özellikle önemli. Uzun vadeli üretim ve savunma planları seçim dönemlerini aşar. Hükümetler, bugün verdikleri taahhütlerin maliyetini ve gerekçesini kamuoyuna açık biçimde açıklamalıdır. Harcamaların sonuçlarının izlenmesi, savunma politikasına duyulan güveni güçlendirebilir. Ortakların birbirine güvenmesi, taahhütlerin hükümet değişiklikleri karşısında ne ölçüde korunacağına da bağlıdır. Bu belirsizlik, planlamanın başından itibaren dikkate alınmalı.

Bu makalede, Avrupa devletlerinin değişen koşullara yanıt vermek için kullanabilecekleri araçları geliştirdiğini göstermeye çalışılmıştır. Bu araçların ortak bir yön kazanması, kıtanın yeni güvenlik düzeninin temel siyasi sınavı olacak. Avrupa’nın güvenliği üzerindeki etkisi, kriz anında ortaklarının hangi görevi üstleneceğini bilmesine ve bu görevlerin yerine getirileceğine güvenmesine bağlıdır. Yeni bütçeler bu güvenin maddi temelini oluşturabilir. Kalıcı güvenlik ise hükümetlerin bu kaynakları ortak kararlar ve sürdürülebilir sorumluluklar çerçevesinde kullanabilmesini gerektirir. Bu bağlantı kurulamadığında, Avrupa daha büyük bütçelere rağmen güvenliğinin önceliklerini belirleme konusunda dış desteğin şartlarına ve kendi içindeki anlaşmazlıklara açık kalmaya devam edecektir.

Bu makale, Ferdi Güçyetmez’in London School of Economics and Political Science (LSE)’de yaptığı sunumdan yararlanılarak Türkçeye çevrilmiş ve hazırlanmıştır.

Ferdi GÜÇYETMEZ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.