BÖLGESEL KUTUPLAŞMA VE GÜVENLİK İŞ BİRLİĞİ KAPSAMINDA TÜRKİYE-SUUDİ ARABİSTAN İLİŞKİLERİ

upa-admin 04 Şubat 2026 391 Okunma 0
BÖLGESEL KUTUPLAŞMA VE GÜVENLİK İŞ BİRLİĞİ KAPSAMINDA TÜRKİYE-SUUDİ ARABİSTAN İLİŞKİLERİ

Giriş

Ortadoğu bölgesinde kapsamlı bir barış ve güvenliğin tesisi ile istikrarın sağlanması konusundaki konsensüs, gerek bölgesel, gerekse küresel aktörlerin çabaları ile “Gazze Ateşkesi“nde gördüğümüz üzere formel bir sürece dayandırılmaya çalışılsa da, bölgedeki güvenlik mimarisinin realist bir güç dengesi üzerine oturtulması sürdürülebilir barış ve istikrar açısından asıl elzem olandır. Bölgede inşa edilmeye çalışılan ABD destekli İsrail hegemonyasına meydan okuyan ya da meydan okuma potansiyeline sahip olan aktörlerin bölge siyasetinin dışına itilmeye çalışılması, güç ve güvenlik açısından bir “dengesizlik” durumu doğurmaya başlamıştır. Dahası, 7 Ekim (2023) sonrasında bölge güvenlik mimarisinin bariz bir kırılmaya uğraması ve ardından Katar’ın başkenti Doha’da yaşanan suikast eylemleri bu coğrafyadaki tüm aktörler için konvansiyonel politikalardan bir kopuşla beraber yeni iş birliklerinin ve güvenlik koalisyonlarının geçerli olduğu bir siyaset zemini üretmiştir.

Riyad’ın Eksen Değişikliği

Hamas’ın 7 Ekim saldırıları öncesinde İsrail’le İbrahim Anlaşmalarını imzalayarak normalleşme halkasına katılacak son büyük ülke gözüyle bakılan Suud Krallığı, yönetimi “de facto” olarak elinde bulunduran Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın izlediği Washington eksenli politikalar nedeniyle özellikle Arap Devrimleri sürecinde pragmatik ve karşı-devrimci bir tavır içerisinde olmuştur. Hatta bu dönemde, Suudi Arabistan; Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Kuveyt gibi diğer geleneksel Körfez monarşileri ve Ürdün ile İran ve İhvan karşıtlığında birleştiği Tel Aviv’in revizyonist adımlarını tasvip ederek birçok çatışma bölgesinde İsrail’le belirgin bir ittifak ilişkisi içerisinde hareket etmiştir. Bu durum birçok çevrede İsrail’in önderliğini yaptı bir “peşine takılma stratejisi (bandwagoing)” olarak okunmuş, hatta Katar Krizi’nde Katar’ın yanı sıra İran ve Türkiye ile de karşı karşıya gelen Riyad Türk mallarını boykot etmeye dahi başlamıştır.

Mısır, Suriye, Libya, Yemen gibi Arap devrimlerinin birer kriz ve çatışma bölgesi olarak ortaya çıkardığı jeopolitik mücadele alanlarında İsrail ve Amerikan eksenine rağbet gösteren Riyad için 2019 yılında gerçekleşen saldırılar bir dönüm noktası niteliğinde olmuştur. Keza bu tarihte (Eylül 2019) İran’ın Suudi Arabistan’daki ARAMCO petrol üretim tesislerine yaptığı hava saldırılarına ABD’nin güçlü bir karşılık vereceğine olan geleneksel inanç çöküşe uğramış, Tahran’a herhangi bir misillemede bulunulmamıştır. Geleneksel ABD-Suud ittifakının uzun yıllara ve “petro-dolar” sistemine dayanan karmaşık karşılıklı bağımlılık ilişkisinin bu hatayı telafi edeceğine olan iyimserlik, Trump ve Biden dönemlerinde Krallığın geleneksel ilişkileri devam ettirmesine neden olurken, ABD ile olan silah ithalat anlaşmaları devasa rakamlara tahvil edilerek sürdürülmüştür. Bir bütün olarak Körfez bölgesi ülkelerinin savunma, istihbarat ve güvenlik altyapılarının ABD, İngiltere ve Fransa gibi Batılı aktörlere bağımlı olan yapısı tarihsel süreçte başta Riyad olmak üzere bahse konu Sünni pragmatist bu devletlerin dış ve güvenlik politikalarındaki “esneklik” ve “çok-taraflılık” girişimlerini kısıtlamış, dış ilişkilerdeki “denge” mekanizması üzerinde de olumsuz etkide bulunmuştur.

Riyad özelinde konuşacak olursak; özellikle Netanyahu yönetiminin 7 Ekim sonrasında Gazze’de giriştiği kapsamlı kara harekâtı ile bu bölgedeki Filistinli halka uyguladığı soykırım, Muhammed bin Selman yönetiminin Washington-Tel Aviv eksenli politikalarının meşruluğunu zayıflatmış, dahası Filistin Davası’nı sahiplenme konusunda zaman zaman İran gibi aktörlerle bir mücadele içerisine giren Krallığın normalleşmeye yakınlaşmışken bir anda şahin politikalara yönelmesine yol açmıştır. 7 Ekim sonrası süreçte İsrail’in tarafsız ve arabulucu role haiz Katar’ın başkenti Doha’da ateşkes görüşmeleri için bir araya gelen Hamas temsilcilerine düzenlediği suikast Körfez-alt bölgesi için olduğu kadar, Ortadoğu bölgesi için de güvenlik mimarisinin baştan aşağı değişmesini doğuran radikal sonuçlar üreterek Suudi Arabistan’ın da içerisinde bulunduğu geniş bir ülkeler grubunun ABD’ye saldırının önlenememesi nedeniyle yükselen itirazların ve sert tepkilerin yöneltilmesine yol açmıştır.

Bu tarihten sonra, Riyad’ın dış ve güvenlik politikasında gözle görülür bir dönüşüm yaşanmış; daha önce Çin arabuluculuğunda İran’la diyalog kanallarını açmayı kabul eden ülke, Pakistan ile çok tartışılan bir “savunma antlaşmasına” imza atmıştır. Suudi Arabistan’ın Rusya ve Çin ile de ticaret, savunma ve enerji konularında yakınlaşmaya başlaması Doha saldırıları sonrası ABD müttefiki olsa dahi İsrail karşısında hiçbir bölge ülkesinin korunmayacağı gerçeğiyle karşı karşıya kalan ve geleneksel müttefiklik ilişkilerini sorgulamaya başlayan Krallığın dış ve güvenlik politikasında alternatif arayışlara yönelmesi yanında güvenlik ve savunma alanındaki bağımlılığını kıracak bir “çeşitlendirmeye” gitmesi biçiminde yorumlanmıştır. Diğer yandan, Prens Selman’ın Washington ziyaretinde Trump ile beraber yaptığı basın açıklamasında Trump’un Riyad’ı “vazgeçilmez bir ortak” olarak nitelemesi, kimi çevrelerce “ABD-Suud ittifakına ikinci bir şans verilmesi” olarak nitelenirken, kimi çevreler tarafından ise Biden döneminde zedelenen ilişkilerin yeniden ivme kazanması ve “geleneksel petrol karşılığı güvenlik politikasına dönüş” olarak tanımlanmıştır.

Türkiye-Suudi Arabistan İlişkileri ve Yeni Dönemin Kodları

Her ikisi de ABD’nin bölgedeki en güçlü müttefiki olan Türkiye ve Suudi Arabistan’ın birbirleriyle olan ilişkileri konjonktürel etkiler nedeniyle her zaman “pozitif” olarak karşımıza çıkmasa da, Filistin Meselesi’nde her iki aktör de çoğu kez aynı görüşleri paylaşmıştır. Ayrıca her iki ülke arasında öteden beri turizm, sanayi, ticaret ve finans konularında yıllar içerisinde giderek yükselen bir iş birliği potansiyeli doğmuştur. Özellikle her iki ülkenin bölgesel politikalar bakımından yakınlık duyduğu Pakistan’la beraber bir bölgesel örgüt kurma girişimleri Ortadoğu’da İsrail’in dengelenmesi ve yeni bir güvenlik koalisyonunun formasyonu olarak yorumlanmıştır.

Gerçekten de, Tel Aviv’in son yıllarda bölgesel güvenliği tehdit eden ve yayılmacı bir karaktere sahip saldırıları ile Filistin- Lübnan-İran düzleminde devam eden savaşları yayma politikası Mısır, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan gibi bölgedeki majör aktörlerin tepkisiyle karşılaşmıştır. Bu tepkiselliğin sahada İsrail’in durdurulması amacına hizmet edecek bir biçimde yansıması yeni bir “bölgesel blok” veya “güvenlik seti/koalisyonunun” doğmasını adeta zorunlu kılmıştır. Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan arasındaki güvenlik iş birliği yanında Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki yakınlaşma bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulmasına yönelik ortak ve güçlü bir talep ile bölgesel bir ittifak olarak gelişmiştir.

Bu çerçevede, 3 Şubat’ta resmi ziyarette bulunduğu Suudi Arabistan’da üst düzeyde ve resmi törenle karşılanan Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Riyad’daki temaslarının ardından yayınlanan ortak bildiriye de imza atmıştır.

Sayın Erdoğan’ın Ziyareti ve Mesajları

Suudi Arabistan Prensi Veliaht Muhammed bin Selman ile görüşen Cumhurbaşkanı Erdoğan, düğer üst düzey temaslarının ardından Suudi Arabistan ile olan güçlü iş birliğine vurgu yapmış ve Veliaht Prens ve ailesini Türkiye’ye davet etmiştir. Erdoğan’ın bu ziyareti kapsamında 2 milyar dolarlık güneş enerjisi anlaşması imzalanırken yayınlanan 31 maddelik “Ortak Bildiri” kapsamında ise her iki ekonominin karşılıklı yararı için “Suudi 2030 Vizyonu” ve “Türkiye Yüzyılı Vizyonu” ile sunulan yatırım fırsatlarından faydalanılması konusuna vurgu yapılmıştır. Petrol dışı gelirleri artırma çabası içerisinde olan Suudi Arabistan’ın bu talebini karşılayacak şekilde özel sektörler arası etkileşimi arttırmak ve dış ticaret hacmini geliştirmek konusunda mutabık kalan iki ülke yetkilileri, ayrıca Gazze’de kötüleşen insani durum ve İsrail saldırıları konusunda derin endişelerini paylaşmışlardır. Filistin ve Gazze konusunda Suudi Arabistan, Türkiye’nin barışın sağlanması çabalarına yönelik arabuluculuk rolü ile garantör ülke konumuna dair memnuniyetini belirtirken, İsrail’in bölgede istikrarsızlık yaratan politikalarına da yer verilmiş ve Yemen, Somali, Sudan konuları ele alınmıştır.

Erdoğan’ın ziyareti uluslararası medyada da geniş yer bulurken, özellikle her iki ülkenin Suriye, Gazze ve Somali konularında benzer politikaları gözetmesi “gelişmekte olan yeni bölgesel ittifak” şeklinde betimlenmiştir. Dahası, Erdoğan’ın bu ülkenin ardından Mısır’ı ziyaret etmesi İsrail’e karı genişleyen bölgesel blok girişiminin ayak sesleri olarak da yorumlanmıştır. Erdoğan’ın bu ziyaretinin özellikle İran üzerindeki ABD tehditlerinin yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşmesi, bahse konu iki ülke arasında da “mekik diplomasisi” yürüten Türkiye’nin bölgesel barış ve aktörler-arası diyaloga verdiği önemi göstermesinin yanı sıra, bölgesel güvenlik problemlerinde aynı safta yer alan Mısır, Katar, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkeler arasındaki dayanışmayı da güçlendirmiştir. Keza Suriye’de yeni rejimin başarısını, istikrarını, meşruiyetini ve toprak bütünlüğünü önceleyen mezkûr aktörler Gazze ve Filistin konusunda da aynı çözümü (bağımsız bir Filistin devletinin kurulması) sunarken, hatırlanacağı üzere muhtemel bir İran müdahalesine karşı çıktıklarını beyan ederek Washington’a hava sahalarını kapatacaklarını da bildirmişlerdir.

Dr. Mehmet BABACAN

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.