CAYDIRICILIKTAN YENİDEN İNŞAYA: İRAN, YENİ BİR BÖLGESEL DÜZENİN EŞİĞİNDE

upa-admin 18 Haziran 2026 147 Okunma 0
CAYDIRICILIKTAN YENİDEN İNŞAYA: İRAN, YENİ BİR BÖLGESEL DÜZENİN EŞİĞİNDE

Uluslararası ilişkilerde bazı anlaşmalar yalnızca bir krizin sonuna yol açarken, diğerleri güç denklemlerinde yeni bir dönemin başlangıcını işaret eder. Aylarca süren gerilim, savaş ve yoğun müzakerelerin ardından İran İslam Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri arasında yakın zamanda imzalanan anlaşma bu kategoriye girer. Tek başına bir siyasi belgenin imzalanması kalıcı barışı garanti etmese de, kesinlikle bu ülkelerde bir dönüm noktası olabilir. Zira bu anlaşmayla birlikte son on yıllarda askeri caydırıcılık, jeopolitik rekabet ve karşılıklı güvensizlik temelinde şekillenen Batı Asya güvenlik düzeninin dönüşümü söz konusudur.

Şimdi asıl soru savaşın bitip bitmediği değil, İran ve Amerika Birleşik Devletleri’nin pahalı rekabetini savaş alanından siyaset, ekonomi ve diplomasi alanına taşıyıp taşıyamayacağıdır. Bu sorunun cevabı, sadece iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceğini değil, aynı zamanda bölgenin güvenliğini, küresel enerji piyasasını ve hatta uluslararası ekonomiyi de etkileyecektir.

Bu anlaşmayı geçmiş deneyimlerden ayıran şey, iki tarafı müzakere masasına getiren koşullardır. Önceki birçok anlaşmanın tek taraflı baskı veya göreceli üstünlük ortamında oluşturulmasının aksine, bu sefer müzakereler doğrudan ve maliyetli bir çatışmanın ardından gerçekleşti; bu çatışma, savaşın ne İran, ne Amerika Birleşik Devletleri, ne de İsrail için olduğunu gösterdi. Küresel ekonomi için düşük maliyetli bir seçenek değil…

Haziran 2025 savaşının başında açıklanan hedefleri değerlendirme kriteri olarak alırsak, bu hedeflerin çoğunun nihai anlaşmanın metninde yansıtılmadığını görebiliriz. Krizin ilk aylarında bazı Amerikalı ve İsrailli yetkililer İran’ın davranışını kökten değiştirmekten, caydırma kapasitesini kapsamlı şekilde sınırlandırmaktan, bölgesel etkisini zayıflatmaktan ve hatta İran’ın iç denklemlerinde temel değişiklikler yapmaktan bahsettiler. Ancak bugün 60 günlük müzakerelerin temelini oluşturan şey, esas olarak nükleer dosya, doğrulama mekanizmaları ve yaptırımların kademeli kaldırılması üzerine odaklanıyor; İran’ın başından beri ısrar ettiği ve savunma ile ulusal güvenlik konularının müzakerelerin gündeminden çıkacağını defalarca belirttiği aynı çerçeve.

Bu gelişme, güç dengesi teorisi açısından bakıldığında,  bir tarafın “mutlak zaferi” olmaktan ziyade stratejik hesaplamalarda bir değişikliği  temsil eder. Taraflar, maksimum hedeflerden uzaklaşıp çatışmanın devam etmesinin maliyetinin uzlaşmanın maliyetini aştığı bir noktaya geldiğinde, yeni bir denge oluşur. Bu bağlamda, İran’ın stratejik hedeflerinin bir kısmını koruyabildiği ve karşı tarafı Tahran’ın taleplerine daha yakın bir çerçeveyi kabul etmeye yönlendirdiği söylenebilir.

Bu arada, bu hesaplamaların değişmesinde belirleyici rol oynayan üç faktör vardı. İlki İran’ın füze caydırma yeteneğiydi. Bu savaşın deneyimi, İran’ın füze kapasitesinin artık yalnızca bir savunma aracı değil, bölgenin güvenlik hesaplamalarında belirleyici bir bileşen olduğunu gösterdi. Savaşın herhangi bir genişlemesi kritik altyapıyı, askeri üsleri, enerji iletim hatlarını ve ekonomik merkezleri tehdit edebilir, çatışmanın devam edip etmeme kararı maliyetini önemli ölçüde artırabilir.

İkincisi, Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemi vardı. Geçişin pratikte ne kadar kısıtlandığı fark edilirse, güvenliğinde herhangi bir aksaklığın enerji, deniz taşımacılığı, uluslararası sigorta ve petrol fiyatlarının küresel pazarında dalgalanmasına neden olabileceği açıktı. Bu gerçek sadece İran için bir baskı aracı değil, aynı zamanda küresel ekonomiye Basra Körfezi’nin güvenliğinin uluslararası ekonomik istikrarın temel taşlarından biri olarak kaldığı konusunda bir uyarı oldu Öyle kalıyor. Sonuç olarak, birçok büyük güç ve hatta enerji tüketen ülke krizi köteleştirmek yerine siyasi bir çözümü destekledi.

Üçüncü faktör ise İran’ın kritik zamanlarda sosyal uyumdu. Askeri ve ekonomik baskının iç ayrışmaya yol açacağı yönündeki bazı tahminlerin aksine, İran toplumunun önemli bir kesimi ülkenin ulusal güvenliğini ve toprak bütünlüğünü savunmakta birleşmişti. Bu dayanışma, siyasi görüşlerden bağımsız olarak, yabancı aktörler için net bir mesaj taşıyordu: İran’ın ulusal güvenliği yalnızca fraksiyon rekabetinden ibaret değil. Bu, karşı tarafın stratejik hesaplamalarının revizyonunda rol oynayan değişkenlerden biriydi.

Ancak, bu üç faktör İran’ı “caydırıcılık” aşamasında başarılı  kılıyorsa, bir sonraki aşama farklı bir mantık gerektirir. Ülke, artık sadece sert güce güvenmek yeterli olmayacak bir döneme giriyor. Geleceğin rekabeti, askeri alandan çok ekonomi, teknoloji, yatırım, yapay zeka, siber güvenlik, bölgesel diplomasi ve yumuşak güç alanlarında şekillenecek.

Bu  anlaşmayı 2015 nükleer anlaşması ya da hatta Cezayir Anlaşması ve Camp David ile aynı olarak belirtmekte fayda var. JCPOA, savaşı önlemek ve nükleer silah geliştirmek için diplomasinin ürünüydü, ancak bugünkü anlaşma doğrudan savaş ve karşılıklı caydırıcılığın sonucudur. Cezayir Anlaşması rehine krizini sonlandırdı ve Camp David Anlaşması Mısır ile İsrail arasındaki savaşı durdurdu; ancak mevcut anlaşma şu şartlar altında yapıldı. Amerika Birleşik Devletleri’nin stratejik hedefleri,  savaşın sonucunun koşullarını dayatamadı. Mevcut anlaşmanın  temel temeli güven değil, maliyet ve fayda dengesidir. Bu fark hem anlaşmanın gücü hem de en büyük savunmasızlığıdır; çünkü bu dengedeki herhangi bir değişiklik, anlaşmanın uygulanmasını zorlaştırabilir.

Bu açıdan bakıldığında, İran’ın en büyük sınavı savaş alanında değil, anlaşma sonrası dönemde başlayacak. Anlaşma fırsatlarının kapılarını açıyor, ancak bu kapılardan geçmek, askeri caydırıcılığı ekonomik, bilimsel ve sosyal güce dönüştürebilecek kararlar gerektiriyor. İran, yeni bölgesel düzende konumunu pekiştirebilir. Aksi takdirde, en iyi siyasi anlaşmalar bile kendi başına sürdürülebilir kalkınmayı garanti edemez.

Bu bağlamda, iki ülkenin yetkililerinin tutumlarına da bakmalıyız. İran Cumhurbaşkanı’nın ulusal onuru korumaya verdiği önem, konuşmacının direniş ve caydırıcılık rolü hakkındaki açıklamaları ve ABD Başkanı ile Başkan Yardımcısının maliyetli bir savaşın sona erdirilmesi gerektiğine dair açıklamaları, siyasi olarak farklı görünse de, ortak bir noktaya sahiptir: Hepsi, geçmişin yolunda devam etmenin başarılarından daha pahalıya mâl olacağını kabul etti.

Ama belki de en önemli soru savaşın sonu değil, anlaşmanın geleceğidir. ABD, bu sefer daha sürdürülebilir bir yaklaşım benimseyecek mi? İran, bu fırsatı ulusal gücünü güçlendirmek için kullanabilir mi? Ve bölge bir iş birliği dönemine mi girecek, yoksa rekabet biçimi mi tamamen değişecek?

Bu soruların cevapları Ortadoğu’nun geleceğini belirleyecek…

Prof. Dr. Ghadir GOLKARIAN

Yakın Doğu Üniversitesi

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.