JAPONYA’NIN YENİ İSTİHBARAT KURULUŞU ASYA-PASİFİK’TE ARTAN REKABETE İŞARET EDİYOR

upa-admin 02 Ağustos 2026 153 Okunma 0
JAPONYA’NIN YENİ İSTİHBARAT KURULUŞU ASYA-PASİFİK’TE ARTAN REKABETE İŞARET EDİYOR

Son dönemde uluslararası siyasete yön verdiğini düşündüğüm ve kitaplarımda sıklıkla işlediğim Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Çin Halk Cumhuriyeti (Çin) arasındaki rekabetin boyutu, diğer ülkeler üzerinde de -özellikle Asya kıtasında ve Asya-Pasifik bölgesinde- etkisini gösteriyor.

Bu etkilenen ülkelerin başında da Japonya geliyor… Bu yıl Şubat ayında yapılan seçimlerle iş başına geçen, milliyetçi çizgide ve eski Başbakan Shinzo (Şinzo) Abe’nin politikalarına devam edeceğini vaat eden yeni Japonya Başbakanı Sanae Takahichi döneminde, Japonya’daki dönüşüm sancısı sürüyor ve Tokyo, giderek daha milliyetçi ve militarist politikalara doğru yöneliyor… Bu doğrultuda geçtiğimiz gün yaşanan bir gelişme ise oldukça dikkat çekici oldu…

Uluslararası basın-yayın organlarına önceki gün düşen bir habere göre, Japonya, bugüne kadar klasik kurumsallaşan istihbarat teşkilatında bir farklılığa giderek, merkezi ve yeni bir istihbarat teşkilatının kurulduğunu ilan etti. “Ulusal İstihbarat Bürosu” adı verilen bu yeni istihbarat teşkilatı, ülkedeki farklı istihbarat kuruluşlarının üzerinde bir çatı organizasyonu görevi görerek, bütün istihbaratın tek bir çatıda toplanmasını ve en faydalı ve verimli şekilde kullanılmasını amaçlıyor. ABD’deki CIA ve Birleşik Krallık’taki MI6 benzeri bir dış istihbarat teşkilatı olmayı amaçlayan oluşum, özellikle endüstriyel espiyonaj konusunda Japonya’yı ve müttefiklerini korumayı hedefliyor. 

Nihon Üniversitesi’nden Profesör Ken Kotani, Japonya’nın yeni Ulusal İstihbarat Konseyi ve ulusal istihbarat teşkilatı modelinin Japonya’ya özgü olacağına inandığını belirtirken, Estonya merkezli Uluslararası Savunma ve Güvenlik Merkezi’nde araştırmacı olan Sanshiro Hosaka da, söz konusu reformun “koordinasyonu güçlendirerek, kurumlar arası engelleri azaltarak ve istihbarat çıktılarının politika yapıcıların gereksinimlerini daha iyi karşılamasını sağlayarak” Japon hükümetinin istihbarat kapasitesini geliştirmeyi amaçladığını ifade ediyor.

Tesadüfi değil ki; Japonya’nın bu dönüşüm sürecinde anayasanın 9. maddesinin değiştirilmesi; İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu ülkeye ABD ve müttefikler tarafından dikte edilen pasifist politikalardan kurtularak yeniden güçlü bir ordu inşa edilmesi (Japon Öz Savunma Kuvvetleri’nin ülke topraklarını savunmasının yanı sıra, ülke dışında da operasyonal hale gelmesi) ve bu şekilde Asya-Pasifik bölgesinde Çin’in dengelenmesi konusu yıllardır (Abe döneminden beri) gündemde. Şimdi güçlü bir meclis çoğunluğuna sahip ve popüler bir Başbakan olan Takaichi döneminde de bu konuda ciddi adımların atılabileceği öngörülüyor.

Bu süreçle eşzamanlı olarak ABD’de de Çin’le olan ilişkilerini kısıtlamaya yönelik bazı spesifik politikalar uygulanıyor. Bu kapsamda son yaşanan gelişme, ABD Savaş (Savunma) Bakanlığı Pentagon’un, her yıl güncellenen “Section 1286” listesinin yeni sürümüne, Çin’in en önemli araştırma üniversitelerinden Fudan Üniversitesi ve Shanghai Jiaotong Üniversitesi gibi bazı yükseköğrenim kurumlarını dahil etmesi oldu. Pentagon’un bu kararı, bu kurumların Çin Halk Kurtuluş Ordusu ile bağları nedeniyle ABD’nin ulusal güvenliğine tehdit oluşturması şeklinde izah ediliyor. Bu şekilde, ABD ile Çin arasındaki akademik iş birliklerine engel getirilmek isteniyor. Bu sayede, Amerikalı yetkililer, ülkenin ulusal güvenliğine fayda sağlayacaklarını; zira bu üniversitelerin bilimsel ilerleme ve insanlığa hizmetten ziyade Çin Halk Cumhuriyeti’nin Halkın Kurtuluş Ordusu olarak bilinen ordusuna hizmet ettiğini ve kritik bilgi ve belgeleri bu şekilde devlet kurumlarına ilettiğini iddia ediyorlar.

Geçtiğimiz gün NATO’da yaşanan Çin asıllı Kanadalı stajyerin ajanlıkla suçlanması skandalı da düşünüldüğünde, küresel liderlik için Çin’le bilek güreşine girişen ABD’nin, Tayvan’ın ve Japonya’nın etkisiyle, Batı dünyasında Çin’e yönelik yeni bir olumsuz dalganın yayıldığı iddia edilebilir. Öyle ki, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, ABD-Çin çatışmasına karşı dursa da, ulusal çıkarları için Pekin’le ilişkilerde her türlü önlemi alacaklarını belirtiyorRubio’dan önce bu görevde olan Antony Blinken ise, dünyada (hatta en yakın müttefiklerden Almanya’da bile) artık Çin’in ABD’den daha güvenilir bir aktör olarak algılanmaya başladığı uyarısında bulunuyor. Başkan Trump döneminde Çin’le ekonomik ilişkilerde uygulanmaya çalışılan rekor düzeydeki gümrük vergileri de düşünüldüğünde, ABD’nin “Çin tehdidi” konusunda ısrarcı olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla, büyük resim, ABD ile Çin arasında kızışan ama henüz “decoupling” aşamasına geçmeyen sert bir jeopolitik rekabete işaret ediyor.

Sonuç olarak, artan ABD-Çin rekabeti gölgesinde, Japonya, özellikle uluslararası sol çevrelerde İkinci Dünya Savaşı öncesindeki emperyal ve faşist Japonya tehdidini anımsatan bir tür militarizme yöneliyor. Ancak yıllardır demokratik rejimin uygulandığı bu ülkede, bu politikanın yayılmacı ve saldırgan amaçlar taşıdığını iddia etmek bence fazla iddialı olacaktır. Zira bu iddianın tam tersine, Japon ve Amerikalı karar alıcılar, Çin’in hızlı yükselişi karşısında aslında yaptıklarıyla Pekin’i dengelemeye çalıştıklarını düşünüyorlar.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.