CEUTA GÖÇ KRİZİNDE ABD/İSRAİL İZLERİ

upa-admin 05 Ağustos 2026 97 Okunma 0
CEUTA GÖÇ KRİZİNDE ABD/İSRAİL İZLERİ

Giriş

İspanya’nın Ceuta bölgesine yüzerek giren on binlerce göçmenin oluşturduğu hareketlilik, yalnızca klasik bir sınır krizi olarak okunamayacak kadar dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. Akdeniz hattında İspanya’ya yönelen göç akışı elbette yeni bir olgu değildir. Ancak yaklaşık 70 bin kişinin aynı dönemde, benzer güzergâhlar üzerinden, yüzerek ya da kendilerine sağlanan araçlarla İspanya kıyılarına ulaşması, bu hareketliliğin arkasında organize bir itici gücün bulunabileceğine dair şüpheleri güçlendiriyor.

Ceuta’da Test Edilen Refleksler

Üstelik bütün bu yaşananlar, daha büyük bir göçmen akışının öncül simülasyonu olarak da değerlendirilebilir. Nitekim bazı istihbarat birimleri ve siyasi akıllar, büyük operasyonlardan önce hedef ülkenin tepki kapasitesini, karşı koyma refleksini, kamuoyunun dayanıklılığını ve uluslararası çevrenin vereceği tepkiyi ölçmek için daha küçük ölçekli denemeler yapar. Ceuta’da yaşananlar da bu açıdan yalnızca bir göç hareketi değil; İspanya’nın sınır güvenliğinin, Avrupa Birliği’nin karar alma reflekslerinin ve kamuoyunun psikolojik direncinin test edildiği bir alan gibi görünmektedir.

Çünkü böylesine kitlesel bir hareketliliğin tamamen kendiliğinden geliştiğini söylemek, sahadaki koordinasyon izlerini görmezden gelmek anlamına gelir. Göçmenlerin aynı zaman diliminde aynı güzergâhlara yönelmesi ve sınır hattındaki baskının bilinçli biçimde artırılması, meselenin insani boyutunun yanı sıra jeopolitik bir araç olarak da kullanıldığını göstermektedir. Bu nedenle, Ceuta hadisesi, yalnızca İspanya’nın değil, Avrupa’nın göç politikalarının ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koyan önemli bir örnek olarak okunmalıdır.

Nitekim İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin aşırı sağcı partisi Fratelli d’Italia, göçmenlerin Ceuta sokaklarında koşuştururken çekilmiş görüntülerini hızla yayımlamış ve “İtalyan sol kanadının çok beğendiği Sanchez modeli işte bu” diyerek İspanya’ya yönelik sert bir tepki göstermiştir. Görünüşe göre, bu kitlesel göç hareketinin planlayıcıları açısından, Avrupa’nın İspanya’ya vereceği tepkiye ve yaşanabilecek olası senaryolara ilişkin beklenenden fazla veri toplanmıştır.

İtalya’nın Sert Tepkisinin Arkası

Peki, İtalya’nın tepkisi diğer ülkelere göre neden bu kadar sert oldu? Bunun arkasında, İspanya’nın yüz binlerce belgesiz göçmenin oturma ve çalışma izni için başvurmasına ve statülerini “yasallaştırmasına” imkân veren yasal düzenlemesi yer alıyor. İspanya hükümeti, ülke topraklarında belirli bir tarihe kadar yasa dışı şekilde yaşayan göçmenleri yasal statüye kavuşturarak yaklaşık 1 milyon kayıt dışı göçmenin yasal koşullarda İspanya’da yaşamasının önünü açtı. Bu durum, başta İtalya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinden tepki çekti. Madrid’e, Avrupa için “çekici faktör” oluşturabilecek tüm politikaların ortadan kaldırılması çağrısı yapıldı.

Bu tepkinin sertleşmesinin temel nedeni, İtalya’nın göç meselesini yalnızca İspanya’nın iç hukukuna ait bir konu olarak görmemesidir. Roma yönetimine göre bu karar, Avrupa’nın sınır ve güvenlik mimarisini etkileyen bir tercih olarak değerlendirilmektedir. Çünkü bir ülkede kayıt dışı göçmenlere geniş çaplı yasal statü verilmesi, diğer güzergâhlardaki göçmenler açısından da “Avrupa’ya ulaşırsam bir süre sonra statü kazanabilirim” algısını güçlendirebilir. İtalya’nın itirazı tam da bu noktada yoğunlaşıyor.

Roma yönetimi, Akdeniz hattında zaten yoğun bir göç baskısı altındayken İspanya’nın böyle bir düzenleme yapmasının göç hareketlerini teşvik edeceğini ve yükün yalnızca İspanya’da kalmayıp diğer Avrupa ülkelerine de yayılabileceğini savunuyor. Bu nedenle, İtalya açısından mesele, insani boyutun ötesinde egemenlik, sınır kontrolü ve Avrupa içi yük paylaşımı krizidir. İspanya’nın yasallaştırma politikası Madrid tarafından kayıt dışı ekonomiyi kontrol altına alma ve göçmenleri sistem içine çekme hamlesi olarak sunulsa da, İtalya, Fransa ve benzeri ülkeler bunu Avrupa genelinde yeni bir göç dalgasını cesaretlendirebilecek bir “af politikası” olarak okuyor.

Neden Özellikle İspanya?

Bir diğer mesele ise, bu göç akışının neden özellikle İspanya kıyılarına yönlendirilmiş olabileceğidir. Burada, dolaylı bir cezalandırmanın işaretlerini görmek mümkündür. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü saldırılara karşı Avrupa’nın cılız tepkisi içinde en güçlü itirazlardan biri İspanya’dan gelmiştir. ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a yönelik savaş politikasına karşı İspanya’nın tavrı da net ve oldukça serttir. Peki uluslararası ilişkilerde, ABD’de Trump’ın ve İsrail’de Netanyahu’nun politikalarına aykırı tavır sergileyen ülkelerin yalnızca söylem düzeyinde cezalandırılacağını düşünebilir miyiz? Bu sorunun cevabı hayırdır.

Bu noktada göçmen akışının gerçekleştiği Fas’ın ABD ve İsrail ile ilişkilerine odaklanmak gerekir. Her ne kadar Türkiye gündeminde yeterince yer bulmasa da, Fas Kralı’nın uzun zamandır yasa dışı biçimde ilhak ettiği Batı Sahra topraklarında, eski İspanya kolonisi olan Dakhla üzerinden kurmak istediği meşruiyet dikkatle incelenmelidir. Fas için kritik öneme sahip bu bölgenin Fas toprağı olarak kabul edilmesi ve bölgedeki ebedî rakibi Cezayir’e karşı elde tutulması, Rabat yönetiminin en önemli dış politika başlıklarından biridir.

Fas, Batı Sahra ve İbrahim Anlaşmaları

Fas Kralı 6. Muhammed’in Batı Sahra’yı kendi toprakları içinde göstermek için inşa ettirdiği sınır duvarı ve mayınlı arazi politikası, Cezayir’e karşı geliştirilen stratejinin bir parçası olarak bilinmektedir. Batı Sahra’nın Fas’a ait olduğunun tanınması, 6. Muhammed döneminde Fas dış politikasının temel hedeflerinden biri hâline gelmiştir. Nitekim Fas, bu konuda önemli bir kazanım elde etmiş ve ABD Başkanı Donald Trump, Batı Sahra’nın Fas’ın bir parçası olduğunu tanımıştır.

Bu kararın arkasında, Trump tarafından ortaya konulan ve İsrail’in Arap devletleriyle normalleşmesini hedefleyen İbrahim Anlaşmaları yer almaktadır. Fas, bu anlaşmalar kapsamında İsrail ile ilişkilerini normalleştirerek Batı Sahra’nın tanınmasına dair ABD desteğini almış; bu desteğin Afrika’da daha geniş bir meşruiyet üretmek için gerekli olduğunun da farkında hareket etmiştir. Aynı şekilde İsrail de Cezayir’e ve Birleşmiş Milletler kararlarına rağmen Batı Sahra’yı Fas toprağı olarak kabul etmiştir.

Fas’ın Batı Sahra meselesinde ABD ve İsrail ile kurduğu dış politika ilişkileri birlikte değerlendirildiğinde, Ceuta üzerinden gelişen göç hareketinin yalnızca kendiliğinden ortaya çıkan bir sınır baskısı olmadığı görülmektedir. Bu hareketlilik, daha geniş bir jeopolitik denklem içinde İspanya’ya yöneltilmiş bir baskı aracı olarak da okunabilir.

Göç Baskısı Bir Cezalandırma Hamlesi mi?

Bu çerçevede Ceuta üzerinden yaşanan göçmen hareketliliği, yalnızca Fas-İspanya hattındaki klasik bir sınır krizi olarak değil, İspanya’ya yönelik daha geniş çaplı bir baskı mekanizmasının parçası olarak da değerlendirilebilir. İspanya’nın son dönemde Filistin meselesinde aldığı pozisyon, İsrail’e yönelik eleştirileri ve Avrupa içinde daha bağımsız bir dış politika dili kurmaya çalışması, Madrid’i bazı aktörler açısından hedef ülke konumuna taşımıştır.

Bu nedenle göç baskısının İspanya’ya yönlendirilmesi, sol görüşlü Madrid hükümetine “politik tercihlerin bir bedeli olur” mesajı verme amacı taşıyan dolaylı bir cezalandırma hamlesi olarak okunabilir. Burada İsrail ve ABD’nin doğrudan sahada görünen aktörler olması gerekmiyor. Asıl mesele, bölgesel dengeler üzerinden hangi ülkenin hangi krizle baskı altına alındığıdır.

İspanya’nın hem belgesiz göçmenlere yasal statü kapısı aralayan politikası, hem de İsrail karşıtı tutumu, onu kırılgan bir hedef hâline getirmiştir. Dolayısıyla, Ceuta’daki göçmen hareketi, insani bir akışın ötesinde; İspanya’nın iç siyasetini zorlamak, Avrupa içindeki konumunu tartışmalı hâle getirmek ve Madrid’i dış politikada geri adım atmaya zorlamak için kullanılan hibrit bir baskı aracı olarak görülebilir. Bu açıdan, yaşananlar, göçün artık yalnızca demografik ya da ekonomik bir mesele olmadığını; devletler arası hesaplaşmalarda stratejik bir enstrümana dönüştüğünü bir kez daha ortaya koymaktadır.

Doğu Akdeniz İçin Okunması Gereken Ders

Bu durum, Türkiye ve İsrail’in Doğu Akdeniz’deki politikalarına da ışık tutacak bir görünüm sergilemektedir. Çünkü İsrail’in kendisine doğrudan sınırı olmayan ülkeleri baskı altına alma ya da cezalandırma politikasını, çoğu zaman bölgesel ittifaklar üzerinden yürüttüğünü söylemek mümkündür. Bu nedenle, İsrail-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan hattında gelişen ilişkiler, yalnızca diplomatik yakınlaşma ya da enerji iş birliği olarak görülmemelidir. Aksine, bu hat, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hareket alanını daraltmaya yönelik daha geniş bir stratejik kuşatmanın parçası olarak okunmalıdır.

Nitekim İspanya örneği, İsrail’in kendisiyle doğrudan karşı karşıya gelmeyen fakat politik çizgisiyle rahatsızlık yaratan ülkeleri, üçüncü aktörler üzerinden baskı altına alabileceğini göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye açısından da benzer bir risk söz konusudur. İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan ile geliştirdiği güvenlik, enerji ve diplomasi temelli ilişkiler üzerinden Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de zorlayacak yeni politika adımları atabilir. Bu adımlar; enerji güzergâhları, deniz yetki alanları, savunma iş birlikleri, askeri tatbikatlar ve uluslararası platformlarda Türkiye karşıtı diplomatik pozisyonların güçlendirilmesi şeklinde kendini gösterebilir.

Dolayısıyla, Ceuta’da yaşananları yalnızca Avrupa’nın göç krizi olarak değil, Akdeniz havzasında güç, meşruiyet, ittifak ve cezalandırma politikalarının nasıl iç içe geçtiğini gösteren çarpıcı bir örnek olarak okumak gerekir. İspanya’ya yönelen baskı, Türkiye açısından da uyarıcı bir anlam taşımaktadır. Çünkü Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin enerji, güvenlik ve egemenlik temelli politikalarını zayıflatmak isteyen aktörler, doğrudan çatışma yerine bölgesel ortaklıklar ve diplomatik cepheler üzerinden Ankara’nın hareket alanını sınırlamaya çalışabilir. Bu nedenle, Türkiye’nin İsrail-GKRY-Yunanistan hattında gelişen her adımı yalnızca ikili ilişkiler bağlamında değil, kendisine yöneltilebilecek daha geniş çaplı bir stratejik baskı mimarisinin parçası olarak değerlendirmesi gerekmektedir.

Dr. Hüseyin SALTAN

Çatışma ve Güvenlik Uzmanı

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.