ABD’de 2026 ara seçimleri yaklaşırken Michigan eyaleti Senato yarışında Demokratların adayı olarak öne çıkan Abdul El-Sayed, Amerikan siyasetinde yalnızca bir adayın başarısını değil, Demokrat Parti’nin gelecekte hangi toplumsal taban ve hangi siyasi söylem üzerinden yeniden güç kazanabileceğine ilişkin daha geniş bir tartışmayı da temsil etmektedir. Mısırlı göçmen bir babanın çocuğu olarak Michigan’da doğup büyüyen El-Sayed’in adaylığı; göçmen köken, Müslüman kimliği, halk sağlığı uzmanlığı ve ilerici siyasal programın aynı potada buluştuğu dikkat çekici bir örnektir.
El-Sayed’in siyasete taşıdığı en güçlü unsur, geleneksel anlamda bir “kariyer siyasetçisi” olmamasıdır. Tıp eğitimi alan, halk sağlığı alanında çalışan ve Detroit ile Wayne County’de kamu yöneticiliği görevlerinde bulunan El-Sayed, siyasi iddiasını devletin vatandaşın gündelik hayatındaki somut işlevi üzerinden kurmaktadır. Sağlık hizmetlerine erişim, ilaç fiyatları, eğitim, çevre kirliliği, borçluluk ve yaşam maliyeti gibi başlıklar onun söyleminde soyut ideolojik tartışmaların önüne geçmektedir. Bu durum, son yıllarda Amerikan siyasetinde giderek güçlenen bir eğilime işaret etmektedir: Seçmenler yalnızca büyük ilkeler değil, hayatlarını doğrudan iyileştirecek kamusal çözümler de aramaktadır.
Michigan, bu açıdan son derece özel bir eyalettir. Sanayileşme tarihi, otomotiv sektörü, güçlü sendikal gelenek, Detroit’in ekonomik ve toplumsal dönüşümü, geniş Afro-Amerikan nüfus ve ülkenin en yoğun Arap-Amerikan ile Müslüman topluluklarından birine ev sahipliği yapması; eyaleti ABD siyasetinin adeta küçük bir laboratuvarı hâline getirmektedir. Demokratlar için Michigan’ı elde tutmak sadece bir Senato sandalyesini korumak anlamına gelmemekte, aynı zamanda işçi sınıfı seçmeni, gençler, azınlık grupları ve banliyö seçmenleri arasında yeni bir denge kurabilmek anlamına gelmektedir.
Abdul El-Sayed’in Demokrat Parti ön seçimindeki başarısı da bu bağlamda okunmalıdır. Geleneksel parti çevrelerinin ve yüksek bütçeli dış harcamaların desteklediği daha merkezci adaylara karşı ilerici bir çizginin kazanması, Demokrat Parti içindeki güç dengelerine dair önemli bir mesaj vermektedir. El-Sayed, sağlık alanında daha kamucu politikaları, milyarderler üzerindeki vergi yükünün artırılmasını ve şirketlerin siyasetteki etkisinin sınırlandırılmasını savunmaktadır. Onun kampanyası, ekonomik güvensizlik yaşayan seçmenlere “Washington’ın önceliği yeniden halk olmalıdır” mesajını vermiştir.
Bu yaklaşımın en önemli tarafı, ekonomik adalet ile siyasal temsil meselesini birbirinden ayırmamasıdır. El-Sayed’in Mısır kökenli ve Müslüman bir Amerikalı olması, kuşkusuz sembolik olarak büyük önem taşımaktadır. Seçilmesi hâlinde ABD Senatosu’ndaki Müslüman temsil bakımından tarihî bir eşiğin aşılması söz konusu olacaktır. Ancak El-Sayed’in siyasal etkisini yalnızca kimlik politikalarıyla açıklamak yetersiz kalır. Onun başarısı, kimlik ile sınıfsal ve ekonomik talepler arasında bağlantı kurabilmesinden kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle, adaylığının gücü yalnızca “kimi temsil ettiği”nde değil, “kimler için ve hangi sorunlara karşı siyaset yaptığı”nda yatmaktadır.
Bu tablo, ABD’nin Ortadoğu politikası açısından da dikkatle değerlendirilmelidir. Gazze’de yaşanan insani yıkıma yönelik eleştirileri ve ABD’nin İsrail’e askerî desteğini sorgulayan tavrı, El-Sayed’i Demokrat Parti içindeki geleneksel dış politika çizgisinden ayırmaktadır. Michigan’daki Arap-Amerikan ve Müslüman seçmenler açısından Gazze meselesi, artık yalnızca uzak bir dış politika konusu değildir; seçim davranışını, parti bağlılığını ve siyasal temsil algısını doğrudan etkileyen bir başlıktır.
Bu noktada El-Sayed’in yükselişi, Amerikan dış politikasının iç siyasetten kopuk biçimde yürütülemeyeceğini göstermektedir. Washington’ın Ortadoğu tercihleri; Michigan, Minnesota, New York ve Kaliforniya gibi eyaletlerdeki seçmen gruplarının siyasi tutumlarını doğrudan etkilemektedir. Özellikle genç Demokrat seçmenler arasında insan hakları, uluslararası hukuk ve sivil kayıplar konusundaki hassasiyetin artması, parti yönetiminin geleneksel dış politika refleksleri üzerinde baskı oluşturmaktadır. El-Sayed’in bu konuda açık bir dil kullanması, onun siyasi profilini yalnızca yerel bir aday olmaktan çıkarıp ulusal çapta tartışılan bir figüre dönüştürmüştür.
Bununla birlikte, önünde ciddi zorluklar da vardır. Michigan, her iki partinin de kazanabileceği kritik bir salıncak eyalettir. Cumhuriyetçilerin (özellikle de Başkan Trump’ın), El-Sayed’in ilerici ekonomik programını “aşırı sol” veya “radikal” olarak sunmaya çalışması muhtemeldir. Demokrat Parti’nin merkezci kanadı açısından da temel soru şudur: İlerici bir aday, parti tabanını mobilize ederken bağımsız seçmenleri ve kararsız banliyö seçmenlerini de kendine çekebilir mi?
Bu soru, aslında yalnızca Abdul El-Sayed’e dair değildir. Demokrat Parti’nin Trump sonrası dönemdeki temel açmazını yansıtmaktadır. Parti, bir yandan ekonomik eşitsizliklere güçlü cevaplar üreten daha cesur bir siyaset talebiyle; diğer yandan merkez seçmenin kaybedilmesi endişesiyle karşı karşıyadır. El-Sayed’in Michigan’daki performansı, ilerici popülizmin yalnızca büyük kentlerde ve güvenli Demokrat bölgelerde değil, rekabetçi eyaletlerde de seçim kazanıp kazanamayacağını gösterecektir.
Sonuç olarak, Abdul El-Sayed’in adaylığı, Amerikan demokrasisinin temsil kapasitesi açısından dikkat çekici bir dönüm noktasıdır. Onun hikâyesi, göçmen kökenli bir ailenin çocuğunun kamu hizmeti, eğitim ve toplumsal mücadele yoluyla ülkenin en önemli siyasi kurumlarından birine aday olabilmesiyle ilgilidir. Fakat asıl önemlisi, El-Sayed’in kampanyasının Amerikan seçmenine yönelttiği sorudur: Siyaset, büyük şirketlerin, lobi gruplarının ve dar güç çevrelerinin çıkarları için mi; yoksa sağlık, eğitim, güvenlik ve insanca yaşam talep eden yurttaşlar için mi yapılacaktır? Michigan’daki seçim, bu soruya verilecek cevabın en önemli sınavlarından biri olmaya aday.

Dr. Oğuzhan MANİOĞLU




























































