Türkiye’de bazı muhalif çevrelerin “Terörsüz Türkiye” süreci gibi, terör örgütü PKK’nın tasfiyesini gerçekleştirecek, ciddi suçlar işlememiş PKK’lıların topluma yeniden dönmelerini sağlayacak ve devletin temel ilkelerinden hiçbir taviz vermeden gerçekleştirilecek bir sürece bile tepki göstermeleri, ülkemizin çağdaş yönetişim mantığından ne kadar uzakta kaldığının anlaşılması açısından manidardır. Bu durum, ülkemizin kurulduğu 20. yüzyıl başlarındaki dönemi için yerinde ve oldukça başarılı yönetim mantığının, bazı çevrelerce zamanın ruhu ve güncel koşullar hiç değerlendirilmeden aynen kabullenildiğinin anlaşılması açısından önemlidir. Bu yazıda, “Terörsüz Türkiye” süreci ve devletin vatandaşlarını kendi kimlikleriyle kabul etmesinin çağdaş yönetişim mantığı açısından neden faydalı olduğunu örneklerle izah etmeye çalışacağım.
Yönetişim; bir devletin, kurumun veya organizasyonun kurallar, süreçler ve ilkeler bütünüyle nasıl yönetildiğini ifade eder. Klasik tek taraflı “yönetim” anlayışından farklı olarak, “yönetişim“, “başkaları vasıtasıyla iş görmek” yerine “başkalarıyla birlikte iş görmeyi“, yani yetki ve sorumlulukların paydaşlarla ortaklaşa paylaşılmasını amaçlar. Çağdaş yönetişim, vatandaşları değiştirmeye çalışmadan, onların farklı kimliklerini, kültürlerini ve taleplerini olduğu gibi kabul eden bir yaklaşımı benimser. Bu yaklaşım, devleti yönetenlerin tek tip insan yaratma çabasını bırakıp, toplumsal çeşitliliği ve farklılıkları bir zenginlik olarak görmesini sağlar.
Çağdaş yönetişimin temel ilkeleri;
a-) Kapsayıcılık: Her kesimin sesini duyurması,
b-) Çeşitlilik: Farklı yaşam tarzlarına saygı,
c-) Katılım: Karar süreçlerinde halkın yer alması ve
ç-) Saydamlık: Açık ve dürüst yönetim olarak özetlenebilir.
Bu mantıkta, en önemli hususlar ise şunlardır:
- Tek Tip Olmama: İnsanları belli bir kalıba sokmamak,
- Hak Temelli Yaklaşım: Bireylerin kimliklerini koruyarak hak verilmesi,
- Dinleme ve Anlama: Vatandaşın sorunlarını onların perspektifinden dinlemek,
- Eşitlik: Farklılıkları dışlamadan eşit saymak.
Klasik yönetim mantığında, devlet veya düzenleyici kurum, insanları dar kalıplar içine sokmak ve tek tip yetiştirmek için büyük bir kaynak ve efor sarf ederken, bunun yarattığı toplumsal sorunları da genellikle devletin Weberyan mantıktaki “şiddet tekeli” yetkisini kullanarak çözmeyi dener. Yönetişim mantığında ise, devlet, vatandaşlarının toplumsal birlik ve bütünlüğü bozmayacak ölçüde farklı olmasını tolere eder ve sınırlı kaynaklarını onları zorla diğerlerine benzetmeye çalışmak yerine, genel olarak vatandaşlara ve John Rawls’un söylediği gibi, özellikle dezavantajlı gruplara yönelik hizmet kalitesini arttırmak için kullanır. Bu da, bu tarz devletlerin daha müreffeh, huzurlu ve başarılı olmasını sağlar.
Bu genel ilkeleri Türkiye’ye uyarladığımızda; Büyük Atatürk’ün yıkılmış Osmanlı İmparatorluğu sonrası tüm dünyada etkili olan ulus-devletler çağında “Türk milleti” mantığıyla bir millet oluşturması ve bunu korumak için devlet gücünü kullanması kuşkusuz akılcı ve yerindedir. Zira o dönemde millet anlayışının temelleri atılamamış olsaydı, kısa sürede yeni devlet yıkılabilir, ya da parçalanabilirdi. Oysa şimdilerde artık 104. yılına girecek ülkemizde, millet bilinci ve anayasal vatandaşlık fazlasıyla yerleşmiş ve oturmuş durumdadır. Bugün ihtiyacımız olan, bu nedenle, devletin bütünlüğü ve milletin birliğini bozmayacak şekilde, Kürt kökenli yurttaşlarımızın, veya benzer şekilde Alevilerin toplumsal yaşamda daha mutlu ve millete ait hissetmelerini sağlayacak düzenlemelerin hayata geçirilmesidir.
Bu konuyu içselleştirmek açısından 28 Şubat döneminde uygulanan başörtüsü yasağını ve İslamcı olarak kabul edilen yurttaşlarımıza geçmişte yaşatılan zorlukları anlamak önemli ve yerinde olacaktır. Büyük Atatürk’ün temellerini sağlam attığı laik Türkiye Cumhuriyeti’nin, İslamcı esaslara göre yönetilen Müslüman çoğunluklu ülkelerden farkını koruyabilmek adına laiklik konusunda aşırı hassasiyet gösteren sonraki yönetimler, hatırlanacak olursa, İslamcı parti ve hükümetlerin güçlendikleri dönemlerde Türk kadınlarının önemli bir bölümünün gerek gelenek, gerekse inanç gereği taktıkları başörtüsünü (türban) bile rejime yönelik bir tehdit olarak değerlendirmişler; bu durum da ülkemizdeki mütedeyyin kesimlerin devlet ve özellikle ordudan soğumalarına ve millet birliğinin bozulmasına neden olmuştur. Ülkemizi çok zayıf düşüren bu sorun, 12. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan sayesinde çözülünce ise, Türkiye’nin 21. yüzyılda şaha kalkabileceği uygun koşullar oluşmuştur.
Bu benzer mantık, aslında tüm diğer kitleselleşmiş sorunlar için de geçerlidir. Nasıl ki 28 Şubat sürecinde kadınlarımızın zorla başını açtırmak ve açmayanları üniversitelere eğitim hakkından mahrum bırakarak içeri almamak yanlış bir mantık idiyse, günümüzde Kürt asıllı olduğunu düşünen ve ana dili Kürtçe’yi öğrenmek ve çocuklarına öğretmek isteyen yurttaşlarımızı engellemeye çalışmak da aynı derecede hatalı ve verimsizdir. Hatalıdır; çünkü insanlara zorla bir şeyi yaptırmak çok daha olumsuz sonuçlara neden olabilir ve devletin bütünlüğü ve milletin birliğini yaralayabilir. Verimsizdir; çünkü devletin sınırlı kaynaklarını insanları zorla bir mantığa ve kimliğe oturtmak için harcaması sonuçsuz kalabilir. Bunun yerine, Türklük bilincini halkımıza anayasal yurttaşlık temelinde verecek; isteyen diğer kimliklerin ikincil kimlik ve kültür olarak öğrenilmesi ve yayılmasına hak tanıyan bir siyasal düzen ve eğitim sistemi çok daha başarılı ve verimli olacaktır. Bu şekilde, nasıl ki İslamcı denilen yurttaşlarımız devlete entegre olup, hatta bugün devlet kadrolarının çoğunu oluşturur hale geldilerse, Kürt asıllı veya Alevi yurttaşlarımız da devlet ve millete aidiyetlerini daha da arttırabileceklerdir. Bu konuyu diğer toplumsal kimlik ve sorunlar için de genişletebiliriz…
Sonuç olarak, muhalefetin bazı küçük aşırı sağ partiler dışında zaten genel mantığından ziyade Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden seçilmesini engellemek adına desteklemeye yanaşmadıkları “Terörsüz Türkiye” süreci, ülkemizin en vahim sorunlarından birini çözmek adına önemli ve tarihi bir fırsattır. Bu süreçle birlikte PKK’nın tasfiyesi sağlanabilirse, Türkiye’nin hukuk devleti ve demokrasiye dönüşü için uygun koşullar yeniden oluşabileceği gibi, çağdaş yönetişim mantığının gelişmesiyle diğer bazı kitlesel sorunların çözümü için toplumsal farkındalık da artabilir. Alevilerin durumu, gayrimüslim hakları, engelli hakları, farklı cinsel yönelimlerden olan yurttaşlarımızın durumu ve daha birçok kitlesel mesele, bu mantıkla kısa sürede çözülebilir. Bu nedenle, umutlu olmak ve sürecin içinde kalmak önemlidir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ




























































