KIZILDENİZ’DE YENİ CEPHE: HUSİLERİN ABD/İSRAİL-İRAN SAVAŞI’NDA ROLÜ

upa-admin 15 Eylül 2026 117 Okunma 0
KIZILDENİZ’DE YENİ CEPHE: HUSİLERİN ABD/İSRAİL-İRAN SAVAŞI’NDA ROLÜ

ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a yönelik başlattığı askerî operasyonlar, kısa sürede iki ülke arasındaki doğrudan çatışmanın sınırlarını aşarak bölgesel bir savaşa dönüşmüştür. İran’ın nükleer tesisleri, askerî altyapısı ve komuta merkezlerinin hedef alınmasıyla başlayan süreç; Tahran’ın İsrail’e, Amerikan askerî üslerine ve Basra Körfezi’ndeki deniz unsurlarına yönelik misillemeleri sonucunda genişlemiştir. Bugün savaş yalnızca İran, İsrail ve ABD arasında değil; Lübnan, Irak, Yemen, Kızıldeniz ve Basra Körfezi’ni kapsayan çok cepheli bir mücadele şeklinde devam etmektedir. Yemen merkezli Husiler ise, bu genişleyen çatışmanın en önemli aktörlerinden biri hâline gelmiştir.

Ensarullah Hareketi olarak da bilinen Husiler, savaşın başlamasının ardından İran’a yönelik saldırıların sürmesi durumunda İsrail’i ve Kızıldeniz’deki deniz ulaşımını yeniden hedef alabileceklerini açıklamıştır. Örgütün çatışmaya fiilen katılması ise 28 Mart 2026’da gerçekleşmiştir. Husiler, bu tarihte İsrail’in güneyine balistik füze fırlatmış, ardından Eilat’ı seyir füzesi ve insansız hava araçlarıyla hedef almaya çalışmıştır. İsrail yönetimi saldırılarda kullanılan mühimmatların büyük bölümünün hava savunma sistemleri tarafından etkisiz hâle getirildiğini duyururken, Husi yetkilileri operasyonların İran, Hizbullah ve Irak’taki silahlı gruplarla koordinasyon içerisinde gerçekleştirildiğini açıklamıştır.

Husilerin İsrail’e yönelik saldırılarının meydana getirdiği doğrudan fiziksel zarar sınırlı kalmıştır. Bununla birlikte, bu saldırıların stratejik etkisi, ortaya çıkan maddi hasarın çok ötesindedir. Yemen’den fırlatılan her balistik füze ve insansız hava aracı, İsrail’in erken uyarı sistemlerini harekete geçirmekte ve maliyeti yüksek önleme füzelerinin kullanılmasına yol açmaktadır. Aynı zamanda ABD’nin Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’de bulunan askerî unsurlarının farklı tehditlere karşı hazır tutulmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle, Husilerin temel işlevi yalnızca belirli hedefleri vurmak değil, ABD ve İsrail’in askerî kaynaklarını farklı cephelere dağıtmak, savunma sistemlerini yıpratmak ve savaşın maliyetini artırmaktır.

Husilerin savaş içerisindeki rolü zamanla İsrail’e yönelik füze saldırılarının ötesine geçmiştir. Örgüt, 2026 yazından itibaren faaliyetlerini Kızıldeniz’deki deniz ulaşımı ve Suudi Arabistan’ın enerji ihracatı üzerinde yoğunlaştırmıştır. Temmuz ayında Suudi Arabistan bağlantılı gemilere yönelik deniz ablukası uygulayacağını açıklayan Husiler, uluslararası deniz trafiğini bütünüyle durdurmak yerine belirli ülke ve şirketlerle bağlantılı gemileri hedef alan seçici bir baskı stratejisi benimsemiştir. Böylece, örgüt, askerî saldırılarla ekonomik baskıyı birleştiren daha kapsamlı bir mücadele yöntemi geliştirmiştir.

Eylül 2026’da Yemen’in batısında başlatılan Husi harekâtı ise, bölgedeki dengeleri önemli ölçüde değiştirmiştir. Husiler, Kızıldeniz kıyılarında ilerleyerek stratejik Muha Limanı’nı ele geçirmiş, ardından Babülmendep Boğazı’nın merkezinde bulunan Meyyun, diğer adıyla Perim Adası’na ulaşmıştır. Bu kazanımlar, örgütü yalnızca kıyıdan füze ve insansız hava aracı kullanan bir aktör olmaktan çıkararak uluslararası deniz ulaşımını doğrudan etkileyebilecek coğrafi bir konuma taşımıştır.

Babülmendep Boğazı, Hint Okyanusu’nu Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı üzerinden Akdeniz’e bağlayan dünyanın en önemli deniz geçişlerinden biridir. Husilerin boğaza yakın liman ve adalarda askerî varlık kurması, Avrupa ile Asya arasındaki ticareti ve enerji taşımacılığını doğrudan tehdit etmektedir. Bununla birlikte, belirli kıyı bölgelerinin ele geçirilmesi, Husilerin Babülmendep üzerinde mutlak hâkimiyet kurduğu anlamına gelmemektedir. ABD ve müttefiklerinin bölgedeki deniz gücü ile uluslararası gemilerin alternatif güzergâhlara yönelme imkânı, örgütün tam kapsamlı bir abluka uygulamasını zorlaştırmaktadır. Ancak saldırı ihtimalinin artması bile gemilerin Ümit Burnu’na yönelmesine, taşımacılık sürelerinin uzamasına ve sigorta maliyetlerinin yükselmesine neden olmaktadır.

Husilerin ilerleyişi, uzun süredir Yemen’de doğrudan çatışmaya dönmek istemeyen Suudi Arabistan’ı da yeniden savaşın içine çekmiştir. Suudi Arabistan destekli Yemen hükûmetine bağlı kuvvetler, kaybettikleri bölgeleri geri almak amacıyla karşı saldırılar düzenlerken Riyad yönetimi Husi hedeflerine yönelik hava operasyonlarına başlamıştır. Husiler ise, buna karşılık Suudi Arabistan’ın güneyindeki Hamis Muşayt’ta bulunan Kral Halid Hava Üssü’nü füze ve insansız hava araçlarıyla hedef aldıklarını açıklamıştır. Böylece, ABD/İsrail–İran Savaşı, Yemen iç savaşını yeniden şiddetlendirmiş ve Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki çatışmayı tekrar canlandırmıştır.

Bu gelişmelerin küresel ölçekteki en önemli sonucu, İran’ın Hürmüz Boğazı’nda oluşturduğu baskının Husilerin Babülmendep’teki faaliyetleriyle birleşmesidir. Hürmüz’de yaşanan güvenlik sorunları nedeniyle, Suudi Arabistan, petrol ihracatının bir bölümünü ülkenin doğusundan batısına uzanan boru hattı üzerinden Kızıldeniz limanlarına yönlendirmiştir. Ancak söz konusu hattın İran bağlantılı Iraklı gruplar tarafından gerçekleştirildiği değerlendirilen saldırılar sonucunda zarar görmesi, alternatif güzergâhın da güvenli olmadığını göstermiştir. Böylece, Hürmüz’de İran’ın, Babülmendep’te ise Husilerin oluşturduğu baskı, küresel enerji taşımacılığını iki ayrı stratejik geçiş noktasından tehdit etmeye başlamıştır.

Husilerin faaliyetleri değerlendirilirken, örgütü yalnızca İran’ın emirlerini uygulayan bir vekil güç şeklinde tanımlamak yeterli değildir. Husilerin İran’dan silah, teknoloji, eğitim ve siyasi destek aldığı bilinmektedir. Buna karşılık, örgüt, Yemen iç savaşından kaynaklanan kendine özgü siyasi hedeflere, toplumsal tabana ve karar alma mekanizmalarına sahiptir. İran ile Husilerin stratejik çıkarları büyük ölçüde örtüşse de, örgütün bütün operasyonlarının doğrudan Tahran tarafından yönetildiğine ilişkin kesin kanıt bulunmamaktadır.

Husilerin mevcut stratejisi iki temel amaca hizmet etmektedir. Birincisi, ABD ve İsrail’in İran üzerindeki baskısını azaltmak, İsrail hava savunmasını meşgul etmek ve savaşın maliyetini bütün bölgeye yaymaktır. İkincisi ise, Yemen içerisindeki toprak hâkimiyetini genişletmek, Suudi Arabistan destekli güçleri zayıflatmak ve gelecekte yapılabilecek müzakerelere daha güçlü bir konumda katılmaktır. Dolayısıyla, Husilerin eylemleri hem İran’ın bölgesel stratejisine katkı sağlamakta, hem de örgütün Yemen’deki bağımsız iktidar hedeflerini desteklemektedir.

14 Eylül 2026 itibarıyla ABD/İsrail–İran Savaşı sona ermiş değildir. Haziran ayında taraflar arasında saldırıların durdurulması ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına yönelik geçici bir mutabakat sağlanmış olsa da, İran’ın nükleer programı, Amerikan yaptırımları ve boğazdaki denetimin nasıl uygulanacağı konularında kalıcı bir anlaşmaya ulaşılamamıştır. Eylül ayının başından itibaren karşılıklı saldırıların yeniden yoğunlaşması, savaşın kırılgan ateşkeslerle kesintiye uğrayan uzun süreli bir yıpratma mücadelesine dönüştüğünü göstermektedir.

ABD yönetimi şimdilik Husilere karşı kapsamlı bir askerî harekât başlatmaktan kaçınmakta ve Suudi Arabistan’a daha çok istihbarat ile hedef tespit desteği sağlamaktadır. Washington’ın bu tutumunda Yemen’de yeni bir cephe açılmasının Amerikan kuvvetlerini daha geniş bir coğrafyaya yayma ihtimali ve yükselen enerji fiyatlarının ABD ekonomisi üzerindeki baskısı belirleyici olmaktadır. Ancak Husilerin uluslararası deniz trafiğine yönelik saldırılarını genişletmesi veya Babülmendep’i tamamen kapatmaya yönelmesi durumunda ABD’nin mevcut politikasını sürdürmesi zorlaşabilir.

Sonuç olarak, Husiler, artık savaşın tali veya çevresel bir unsuru değildir. Örgüt; İsrail’e yönelik füze saldırıları, Suudi Arabistan üzerindeki askerî baskısı ve Babülmendep çevresindeki ilerleyişiyle çatışmanın stratejik aktörlerinden biri hâline gelmiştir. İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki baskısı ile Husilerin Kızıldeniz’de oluşturduğu tehdit birleştiğinde, Tahran ve müttefikleri küresel ticaret ve enerji güvenliği üzerinden önemli bir jeoekonomik kaldıraç elde etmektedir.

Bu nedenle, savaşın geleceği yalnızca İran’ın nükleer tesislerine düzenlenen saldırılar veya İsrail’e fırlatılan füzeler üzerinden okunamaz. Babülmendep’teki limanların ve adaların kontrolü, petrol tankerlerinin kullanabileceği güzergâhlar ve Husilerin hedef listesini genişletip genişletmeyeceği de çatışmanın seyri bakımından belirleyici olacaktır. Mevcut görünüm, savaşın yakın zamanda kesin bir askerî zaferle sonuçlanmasından ziyade vekil aktörlerin, ekonomik baskının ve stratejik deniz geçişlerinin merkezinde bulunduğu uzun süreli bir güç mücadelesine dönüşeceğine işaret etmektedir.

Dr. Oğuzhan MANİOĞLU

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.