BİTMEYEN TANGO: KIBRIS MÜZAKERELERİ

upa-admin 16 Şubat 2014 1.730 Okunma 0
BİTMEYEN TANGO: KIBRIS MÜZAKERELERİ

Tıpkı AB üyelik süreci gibi Türk Dış Politikası’nın en temel meselelerinden biri olan Kıbrıs Sorunu çerçevesinde bir kez daha çözüm umudu doğdu. 2004 yılında ortaya atılan Annan Planı’nı Rumların veto etmesi ve 2008 yılında başlayan müzakerelerin sonuçsuz kalmasının ardından 1,5 yıldan fazla bir süredir buzdolabında bekletilmekte olan Kıbrıs meselesinin yeniden tedavüle girmesinin arkasında bazı nedenler aramak gerekir. Şimdi bu nedenlere biraz daha yakından bakalım.

Kıbrıs’ın statüsüne ilişkin meselenin bir kez daha gündeme gelmiş olmasının en önemli nedeni, ABD Yönetimi’nin sorunu çözme yönünde ortaya koyduğu irade olmuştur. Başkanlık koltuğunda ikinci dönemini yaşayan ve asla unutulmayacak bir başarıya imza atmak isteyen Barack Obama, Filistin ve Kıbrıs gibi çözümü çok zor olan hususlarda ileri adımlar atarak, hatta bu sorunlar bağlamında kalıcı bir çözüme kavuşulmasını sağlayarak adını tarihe altın harflerle kazımak istemektedir. Anayasa gereği yeniden seçilemeyecek olması, Barack Obama’nın bu tarz sorunlar çerçevesinde çok daha rahat ve oy kaygısından bağımsız bir tavır izlemesini sağlayabilir. Nitekim ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, özellikle Filistin meselesi ekseninde ciddi bir inisiyatif almış durumda iken, Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland da Kıbrıs sorunuyla ilgilenmekle görevlendirilmiştir. Obama Yönetimi’nin Kıbrıs meselesinde çözüm müzakerelerinin başlaması noktasında ne denli istekli olduğu, müzakere masasına oturmak istemeyen Kıbrıslı Rum lider Nikos Anastasiadis’in, adaya gelen Nuland tarafından yalnızca 1 gün içerisinde ikna edilmiş olmasından da anlaşılabilir. Bu denli çabuk bir tavır değişikliğinin ardında, ya ABD’nin Rumları açıkça tehdit etmiş olması, ya da aynı aktörün Rumlara ciddi bir kazanç tablosu sunmuş olması gerekir. ABD’nin Rumları tehdit ile mi, yoksa kazanç ile mi ikna ettiği müzakere süreci başladıktan sonra daha net bir şekilde görülebilecektir. Ancak Rum lobisinin Washington’daki siyasal/ekonomik etkinliği göz önünde bulundurulduğunda, Obama’nın, Rumları açık bir şekilde tehdit etmesinin çok da mümkün olmayacağı söylenebilir.

Müzakerelerin yeniden başlıyor olmasının bir diğer nedeni, Kıbrıs adasının stratejik öneminin gittikçe artıyor olması ve özellikle Kıbrıslı Rumların, başta Rusya ve İsrail olmak üzere çeşitli aktörleri de sürece müdahil ederek, süreci içinden çıkılmaz bir hale sürükleme yönünde adımlar atmasıdır. Kıbrıslı Rumların, Doğu Akdeniz’deki petrol ve özellikle doğalgaz yataklarının paylaşılması yönünde İsrail ile yaptığı anlaşma ve bu ülkeyi Kıbrıs’ta askeri üs açma ve adaya asker gönderme yönünde cesaretlendirmesi, ABD’yi tedirgin etmiştir. ABD ile İsrail arasında stratejik bir ortaklık bunuyor olsa da, Kıbrıslı Rumların İsrail ile yaptığı anlaşmanın ve İsrail askerlerini adaya çıkarma yönünde attığı adımların bir başka müttefik ülke Türkiye’de yaratacağı tepki dalgası, son dönemde zaten oldukça kırılgan bir görünüme bürünmüş olan ABD-Türkiye İlişkileri’nin daha da bozulmasına yol açabilecektir. Obama yönetimi, bu tarz bir görüntünün ortaya çıkmasını istemediği için sürece müdahale etmek istemiştir. Yine, özellikle Suriye’deki iç savaşa paralel olarak Rusya’nın Kıbrıslı Rumlardan Limassol Limanı ve Andreas Papandreu Hava Üssü’nü kullanma izni istemesi, Obama Yönetimi’ni ve özellikle İngiltere’yi telaşlandırmıştır. Rusya’nın Kıbrıs meselesinde etkin bir aktör olarak ortaya çıkması ve adada askeri bir üs elde etmesi endişesi, Obama ile İngiliz yetkilileri aynı paydada birleştirmiş ve Kıbrıs’ın bir bütün olarak AB çatısı altına alınması talebinin altını bir kez daha çizmiştir. Bilindiği gibi aynı zamanda garantör ülkelerden biri olan İngiltere, Dikelya ve Ağratur’da nükleer silahların da bulunduğu oldukça büyük iki üsse sahiptir ve bu üsler ABD tarafından da kullanılmaktadır. Fransa, Almanya ve Kanada ise Andreas Papandreu Üssü’nden lojistik anlamda yararlanmaktadır. Bu ülkelerin varlığı ve görünürlüğü ABD-İngiltere ikilisini çok rahatsız etmemektedir. Ancak özellikle Rusya’nın adada üs elde etmesi ihtimalinin ortaya çıkması, bu iki aktör açısından kabul edilemez bir durum olarak görülmelidir.

Kıbrıs’ta müzakerelerin yeniden başlamasını tetikleyen bir diğer unsur da Doğu Akdeniz’de keşfedilen petrol ve doğalgazı en kısa ve maliyetsiz bir şekilde Avrupa’ya aktarmanın yolunun Türkiye’den geçiyor olmasıdır. Doğu Akdeniz’de Kıbrıslı Rumlar-Yunanistan-İsrail arasında gelişen enerji tabanlı işbirliği, Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkleri’nin çıkarlarını tehdit eden bir görünüme sahip olsa da, yaklaşık 3 yıldan bu yana yapılan değerlendirmeler, petrol ve doğalgazın Avrupa’ya ulaştırılması anlamında en karlı güzergâhın Türkiye olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Belirtilen ülkeler, onların işbirliği içerisinde olduğu enerji şirketleri ve AB, Türkiye’yi dışlamaktan ve çatışma tabanlı bir bölgesel görünüm yaratmaktansa, Türkiye’yi de sürece dâhil eden ve onun onayını alan bir sürece eklemlenmek istemiştir. Bu bağlamda, Kıbrıs ile ilgili çözüm müzakerelerinin bir kez daha başlatılması, aynı zamanda, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji işbirliğine entegre edilebilmesi yönünde belirginleşen istekliliğin doğrudan bir sonucu olarak görülmelidir.

Kıbrıslı Rumların, AB’de yaşanan borç krizinden oldukça olumsuz bir şekilde etkilenmesi ve onların hamisi durumundaki Yunanistan’ın da benzer bir pozisyonda olması, AB’nin bu ülkeye yeterince yardım etmediği yönündeki toplumsal/siyasal ön kabulle birleştiği noktada, Rumları alternatif çözümler üzerinde durmaya zorlamaktadır. Bu alternatiflerden biri Rusya, diğeri de Çin’dir. İşte hem AB hem de Obama Yönetimi, bu ülkenin içerisine sürüklendiği ekonomik krizi aşabilmesi, Kıbrıs’ın kaynaklarının tamamının bütüncül ve etkin bir şekilde kullanılabilmesi ve Türkiye’den gelecek muhtemel yatırımların da ada ekonomisine katkı sağlayabilmesinin önünü açabilmek için, belirsizliği ve dolayısıyla ekonomik krizi çağrıştıran siyasal statü probleminin çözülebilmesi yönünde adım atmak istemiştir. Nitekim böylece Rumların, Rusya ve Çin gibi alternatiflere yönelmesi gereği de ortadan kalkmış olacaktır.

Ortadoğu tabanlı olarak izlediği dış politikası çıkmaz bir sokağa girmiş gibi görünen ve bu nedenle üzerinde oluşan baskıyı aşabilmek, içerisine sürüklendiği yalnızlığı aşabilmek ne “nefes alabilmek” için yeniden AB üyelik sürecine yönelen Türkiye’nin istekliliği de Kıbrıs’ta müzakerelerin yeniden başlaması anlamında etkili olmuştur. Kıbrıslı Rumların müzakere başlıklarının açılmasını engellemesi ve AB’nin Kıbrıs konusunda adım atmayı her daim Türkiye’den bekliyor olması, Türk hükümetini Kıbrıs özelinde yeni bir açılıma sevk etmiş olsa gerektir. Bunun yanı sıra, Doğu Akdeniz’deki enerji rezervlerinin sağlayacağı ekonomik getiri ve bu rezervlerin kendisi üzerinden Avrupa’ya aktarılması halinde ülkenin değerinin bir kat daha artacağı düşüncesi, Türk Hükümeti’ni, ABD-AB işbirliğinde yeniden başlatılan çözüm müzakerelerine destek vermeye itmektedir.

Görüldüğü üzere, Kıbrıs’ta müzakere sürecinin yeniden başlamasını beraberinde getiren birçok faktör bulunmaktadır. Ne var ki, zaten oldukça avantajlı bir pozisyonda bulunan Kıbrıslı Rumların, çözüm yolunda çok ciddi adımlar atması beklenmemelidir. Müzakereler, Rumlar, AB ve ABD’nin, Türkiye’yi ve Kıbrıslı Türkleri, BM eliyle köşeye sıkıştırma gayretlerine tanıklık edecektir. Türkiye’nin, geleceği belirsiz olan (açık uçlu) AB üyelik süreci doğrultusunda Kıbrıs adasındaki çıkarlarını feda etmesi ve Kıbrıs özelinde siyasal eşitliği pas geçen çözüm önerilerini kabul etmesi doğru bir tavır olmayacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Göktürk TÜYSÜZOĞLU

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.