ENERJİ POLİTİKALARI UZMANI DR. SİNA KISACIK’LA BİRLEŞİK KRALLIK ENERJİ POLİTİKASI HAKKINDA MÜLAKAT

upa-admin 13 Mart 2020 17.375 Okunma 0
ENERJİ POLİTİKALARI UZMANI DR. SİNA KISACIK’LA BİRLEŞİK KRALLIK ENERJİ POLİTİKASI HAKKINDA MÜLAKAT

Dr. Sina Kısacık, Özyeğin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Enerji Hukuku Programı’nda Doktor Öğretim Elemanı ve Uluslararası Politika Akademisi’nde (UPA) Enerji Politikaları uzmanı olarak çalışmaktadır. Kısacık, son dönemde Avrasya jeopolitiği ve enerji politikaları hakkında birçok bilimsel makale, kitap ve bildiri yayınlamıştır. Ayrıca, araştırmacı, Doç. Dr. Ozan Örmeci ile birlikte 2018 Seçkin Yayınları basımı Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası adlı kitaba imza atmıştır. Dr. Sina Kısacık’la 11 Kasım 2019 tarihinde -o dönemde görev yaptığı- İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde Birleşik Krallık’ın enerji politikası hakkında bir mülakat gerçekleştirdik.

Doç. Dr. Ozan Örmeci ve Dr. Sina Kısacık

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ: Sina hocam merhaba. Birleşik Krallık (İngiltere) hakkında hazırladığım yeni kitap için, bu ülkenin enerji politikaları konusunda sizin uzman görüşünüze başvurmak istedim. Yaptığınız araştırmalar ve okumalar sonucunda, Birleşik Krallık enerji politikalarına dair temel tespitlerinizi bizimle paylaşabilir misiniz?

Dr. Sina KISACIK:  Öncelikle Birleşik Krallık gibi Avrupa özelinde ve dünya genelinde çok önemli ve güçlü bir devlet hakkında böylesine yüksek nitelikli bir çalışma hazırladığınız için sizi çok tebrik ederim Sayın Ozan Örmeci hocam. Bu şekilde ülke incelemeleri literatürü geliştikçe, Türkiye’deki Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler çalışmaları da derinleşecektir.

Birleşik Krallık tarafından tarihsel süreçte geliştirilen politikaların daha iyi anlaşılması için, öncelikle 20. yüzyılın başında yaşanan kritik önemdeki birkaç gelişmeden bahsetmek gerekmektedir. Enerji sistemlerine bağımlılık ve artış kaydeden karmaşıklığa ilaveten, ulaşma zorlukları, 21. yüzyılda enerji güvenliği tehdit ve ihtiyaçlarını idrak etmenin ehemmiyetini gündeme getirmektedir. Enerji ticareti, gittikçe yükselen bir biçimde milli sınırların ötesine geçmektedir. Bunun yanı sıra, enerji güvenliği sadece çok farklı risklerle mücadele etmekten daha fazla bir şey olup, aynı esnada milletlerarası irtibatlar, ülkelerin birbirleriyle karşılıklı etkileşimlerine ilaveten, enerjinin tamamıyla milli güvenlikler üzerinde nasıl etkilerinin bulunduğuyla da doğrudan ilişkilidir. Enerji konusundaki karşılıklı bağımlılık asırlardan bu yana milletlerarası hayatın bir gerçeği olarak vuku bulmuştur. 16. yüzyılda gemi yapımının yanı sıra, inşaatta, fakat en fazla ısınma için istifade edilen ağaç gereksiniminde yaşanan büyük artış, Norveç ve İsveç’i müteakiben bir kademeye kadar Kuzey Amerika’nın Avrupa iktisadi sistemi ile bütünleşmesine sebebiyet vermiştir. Fakat enerji alanının beynelmilel irtibatlarda belirleyici bir unsur haline dönüştüğü esas zaman Birinci Dünya Savaşı öncesine tekabül etmekteydi. 1911 senesinde, o dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Müsteşarlığı görevini yürüten Winston Churchill, Britanya’nın “deniz üstünlüğünü petrol temelli haline getirme, bir başka deyişle Kraliyet Donanması savaş gemilerinin yakıtını kömürden petrole çevirme” şeklindeki tarihsel kararını açıklamıştır. Petrol (neft), Kraliyet Donanması’nı (RN) günden güne güçlenen Alman Donanması’ndan daha süratli ve esnek kılacak ve böylelikle İngiliz-Alman deniz rekabetinde Britanya’ya kritik bir avantaj sağlayacaktı. Churchill’in ifadesiyle, petrole geçiş, “daha az yer ve maliyet sayesinde daha çok ateş gücü ve daha yüksek sürat” anlamına gelmekteydi.

Fakat petrole geçiş, yeni bir meydan okuma durumu yaratacaktı: göz korkutucu/endişelendirici bir arz meselesi… Kraliyet Donanması’nın gemilerini kömürden petrole dönüştürme girişimi, ABD Donanması tarafından da takip edilmiştir. Öte yandan, Britanya’nın kendisine ait bir kaynağı bulunmamaktaydı. Petrole geçiş yapan Kraliyet Donanması, bundan sonrasında Britanya’nın sınırları içerisinde bulunmasından ötürü konfor sağlayabileceği Galler kömürüne değil, deniz kanalıyla on bin kilometre uzaklıktaki İran’dan tedarik edilecek petrol arzına ihtiyaç duymaktaydı. Eleştirmenlerce, bu durum, risk içeren ve tekinsiz İran’a, bir yetkilinin ifadesiyle “her an yere serilmeye hazır, uzun zamandır kötü idare edilen eski bir devlet”, bağımlı bulunmanın Kraliyet Donanması bakımından riskli ve gereksiz bir cesaret tezahürü olacağını iddia etmekteydiler. Bu anlamda, İran, İngilizlerin en kritik önemdeki stratejik kaynağı bağlamında bel bağlanabilecek bir ülke olarak değerlendirilmemekteydi. Bu minvalde, Churchill ise, enerji güvenliğinin ana kilometre taşlarından birisi olan meseleye dönük “Arz Çeşitlendirme Yaklaşımı”nı geliştirmiştir. 1913 Temmuz ayında parlamentoda yaptığı konuşmasında, Winston Churchill, şu ifadeleri kullanacaktı: “Tek bir kaliteye, tek bir sürece, tek bir ülkeye, tek bir rotaya, tek bir alana bağımlı kalmayacağız. Petrolde güvenlik ve kesinlik sadece çeşitlilikte aranmalıdır.” Mevzubahis kuralın geçerliliği, Churchill sonrasında da sayısız kez ispatlanmıştır.

Winston Churchill (genç)

Enerji, modern toplumun ekonomik ve kalkınma politikaları ile savunma ve dış politikalarında ayrılmaz bir parça haline geldiği gibi, bölgesel kalkınma ve işbirliğinde devletlerarası ticaretin gelişiminde de müşterek bir platform teşkil etmektedir. Ancak devletlerin kömürden petrol ve doğalgaz enerjisine ve nükleer enerjiden yenilenebilir enerjiye geçiş süreçlerinde, yeni ve farklı güvenlik değerler dizisi ile karşı karşıya kaldıkları Uluslararası İlişkiler teorisinin önemli argümanları arasındadır. Nitekim Endüstri Devrimi’nin temelini teşkil eden kömür enerjisinden petrole geçişin çok sancılı olduğu bilinmektedir. Öyle ki, 1901 D’Arcy İmtiyazları (D’Arcy Concession) ile İran petrollerini kolayca eline geçiren dönemin başat gücü İngiltere ile en büyük rakibi Almanya arasında Musul ve Bağdat petrolleri konusunda başlatılan mücadelede, Birinci Dünya Savaşı 1918’de bitmesine rağmen, buradaki ilk petrol üretim kuyusu olan Baba Gürgür ancak 1927’de açılabilmiştir. Yani sıcak savaş yeterli olmamış, 1918 Mondros Antlaşması’ndan sonra tam 9 yıl masada diplomatik savaş da verilmiştir. Üstelik 21 yıllık bir aradan sonra yeni bir savaş daha başlatılmak zorunda kalınmıştır. Petrol ekonomisine dayalı yeni dünya düzeni, ABD’nin önderliğinde ancak savaş sonrası kurulabilmiştir. Dolayısıyla, İngiltere hâkimiyetindeki Kömür Çağı’ndan ABD hâkimiyetindeki Petrol Çağı’na geçiş döneminde, dünya, 1914-1945 arasında tam 31 yıl süren şiddetli mücadelelere tanıklık etmiştir.

D’Arcy İmtiyazları’na adını veren İngiliz mühendis William Knox D’Arcy

Geçen yüzyılın enerji güvenliği değerler dizisi yeni koşullara yeterince uymamakta ve içinde bulunduğumuz karmaşık dönemdeki ilişkileri açıklamakta oldukça sınırlı kalmaktadır. Bu nedenle, The Prize adlı ünlü eserin yazarı Daniel Yergin’in de belirttiği üzere, “eski sorunlara yeni çözümler” bulunmak zorundadır. 20. yüzyılda yaşanan iki Dünya Savaşı, dünya petrol merkezlerinin büyük güç merkezleri tarafından kontrol edilmesini amaçlayan çatışmaların yaşanmasına neden olmuştur. 21. yüzyılın başlangıcıyla beraber, periyodik olarak esnek olmayan petrol pazarı ve dalgalı fiyatlar, enerji güvenliği hakkındaki endişeleri arttırmıştır. 2001’deki 11 Eylül (9/11) saldırıları ise, Washington’un Afganistan Operasyonu (2001) ve Irak Savaşı (2003) nedeniyle, enerji güvenliğine olan ilgiyi yoğunlaştırmıştır. Fakat enerji güvenliği, artık sırf uluslararası çaptaki geleneksel tehditler ve fiyatlarla alakalı değildir. Doktrinde, Daniel Yergin’in de ifade ettiği üzere, terörizm tehdidi, bazı petrol ihracatçısı ülkelerdeki istikrarsızlık, radikal dini terörizm, kaynak milliyetçiliğinin yeniden doğuşu, arzda yaşanabilecek dalgalara karşı endişe, ithal enerjinin maliyetleri, jeopolitik fikir ayrılıkları ve ülkelerin iktisadi büyümesi için ihtiyaç duyulan enerji gereksiniminin çerçevesini genişletmiştir. Bu yeni tehditler arasında yer alan terörizm, 11 Eylül saldırıları ertesinde enerji güvenliği bağlamında en dikkat çekici tehdit haline gelmiştir.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu 2013 senesinde kasıp kavuran Arap Baharı, bazı arz kesintilerine yol açmış ve petrol fiyatları konusundaki korkuları arttırmıştır. Burada altı çizilecek husus, ülkelerin ve dünyanın ekonomik büyümesini güçlendirmeleri için güvenilir enerjiye olan ihtiyaçlarıdır. Petrol fiyatlarındaki yükseliş, tüm dünyayı etkilemektedir. Uluslararası düzlemdeki dinamik gelişmelere bakıldığında, esasen enerji bağımlılığı paradoksunun istisnasız tüm gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin politik gündemlerinde ilk sıralarda yer aldığı görülmektedir. Washington’da Barack Obama yönetimince seçimler konusundaki hassas ekonomik göstergeler olarak değerlendirilen akaryakıt fiyatları, petrol üreticisi bir ülke olan Endonezya’da bile halkın protestolarına sebep vermiştir. İngiltere’de ise, akaryakıt fiyatlarının yükselmesinden rahatsızlık duyan iktidar partisinin milletvekilleri, 100 bin imza toplamak suretiyle konuyu parlamento gündemine getirmişlerdir. Bu durum, The Daily Telegraph gazetesinin bir haberine “İngiltere’deki akaryakıt fiyatlarının Türkiye’den sonra dünyadaki en yüksek fiyat olduğu” biçiminde yansımıştır.

Birleşik Krallık’ın Enerji Politikası

Birleşik Krallık’ın doğalgaz üretimi konusu ele alındığında, karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır. Aşağıdaki tabloda da görüldüğü üzere, 2017 yılı itibariyle yıllık doğalgaz tüketimi 74,3 milyar metreküp olan Birleşik Krallık, doğalgaz ihtiyacının yüzde 44,4’ünü kendisi karşılamaktadır. Bu üretimin tamamı Kuzey Denizi’nde ve kısmen de İrlanda Denizi’nde konuşlanan kıyı açıklarındaki sahalarda gerçekleştirilmektedir. Birleşik Krallık’ın doğalgaz politikasında diğer büyük kalemi (yüzde 47) Avrupa’dan gelen boru hatları ile yapılan gaz transferleri oluşturmaktadır. Bu konuda da özellikle Avrupa’nın toplam doğalgaz ihtiyacının yüzde 21’ini karşılayan Norveç ve yüzde 36’sını karşılayan Rusya Federasyonu gibi ülkeler önem kazanmaktadır. Kalan yüzde 9’luk kısım ise, LNG olarak tankerler yoluyla ithal edilerek kullanılmaktadır. Bu ülkelerin yanı sıra, Hollanda da Avrupa’nın en önemli doğalgaz tedarikçilerin biri olarak dikkat çekmektedir. Bu ülkedeki Groningen Sahası ve Norveç’in Barents Denizi’nde yeni doğalgaz kaynaklarının keşfedilmesi durumunda, bu ülkelerin doğalgaz üretiminde artış yaşanabilir.

Birleşik Krallık’ın doğalgaz kaynakları

Birleşik Krallık’ın petrol konusunda da kendi üretimine ve ithalata yöneldiği görülmektedir. Londra’nın ham petrol ithalatında ilk sırada yer alan ülkeler ise; Norveç, ABD, Cezayir, Nijerya, Rusya, Suudi Arabistan, Libya ve Kanada olarak sıralanmaktadır. İskoçya’da ilk kez 1851’de keşfedilen petrol, ülke içerisinde de önemli oranda üretilmekte ve hatta yurtdışına da (özellikle de Hollanda’ya) satılmaktadır. Birleşik Krallık’ta, günde 120 farklı sitede 20.000 ila 25.000 varil petrol üretildiği söylenmektedir. Ayrıca British Geological Survey’in 2013 yılında başlattığı araştırmalar sonucunda, ülkede Wrexham ile Blackpool ve Nottingham ile Scarborough arasında kayagazı (shale gas) kaynaklarına da rastlanmış; ancak henüz bunların tüketime yönelik olarak kullanılması başarılamamıştır.

Birleşik Krallık’ın petrol ithal ettiği ülkeler

Birleşik Krallık’ın İngiliz Şirketleri Nedeniyle Destek Verdiği Enerji Projeleri 

Bu çerçevede ele alınması gereken bir diğer konu ise, Birleşik Krallık ve dünyanın en büyük enerji şirketlerinden birisi olan British Petroleum’un (BP) 1990’lı yıllardan itibaren Hazar Bölgesi’nin zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarının geliştirilmesinin yanı sıra, bunların Rusya’ya alternatif rotalarla vasıtasıyla dünya piyasalarına (özellikle Avrupa) taşınmasına yönelik ortaya koyduğu girişimlerdir. BP dışında, İngiltere’nin enerji sektöründeki bir diğer önemli ortaklığının da Royal Dutch-Shell (Shell) olduğunu hatırlatmak gerekir. Bu bağlamda, Birleşik Krallık’ın enerji politikasındaki en temel unsurlar; İngiliz şirketleri ve ortaklıklarının ticari menfaatlerinin korunması ve bu bölgedeki enerji jeopolitiğinin İngiliz dış politikasının esaslarına uygun olarak şekillenmesidir. Ayrıca, İngiliz şirketlerinin Rus enerji şirketleriyle de çeşitli ortak girişimleri bulunmaktadır. Dolayısıyla, bölgedeki enerji jeopolitiğindeki gelişmeler karşısında İngiltere’nin tutumunu, bu doğrultuda yorumlamak gerekir.

İngiliz enerji devleti BP ve Shell

Güney Kafkasya bölgesindeki hidrokarbon kaynakları ele alındığında, Birleşik Krallık açısından en fazla ön plana çıkan ülkenin çok büyük petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip Azerbaycan olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Bunun haricindeki diğer Güney Kafkasya ülkeleri olan Gürcistan ve Ermenistan’ın önemleri ise, enerji kaynaklarının dışarıya pazarlanması bağlamında transit ülkeler olmalarından kaynaklanmaktadır. Bakü’nün 7 milyar varil üretilebilir petrol ve 1,3 trilyon metreküp doğalgaz rezervini elinde bulundurması, bu kaynakları hem kendi açısından, hem de küresel arz güvenliğinin sağlanması çerçevesinde önemli hâle getirmektedir. Bahse konu bu kaynaklar, istikrarsız olarak nitelendirilen Ortadoğu coğrafyasında bulunan rezervlere miktar ve maliyet ölçeğinde alternatif olarak görülmemesine karşın, bu kaynaklar, arz güvenliği açısından hayati önem arz etmektedir.

1. Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Projesi (BTC)

SSCB’nin dağılmasının ardından, bölgenin elinde bulundurduğu rezervler, dünyanın ve özellikle de Batılı enerji firmalarının radarına girmeye başlamıştır. Bu süreçte, Moskova, özellikle Azerbaycan’ın hidrokarbon kaynaklarına yönelik Batılı enerji firmalarının yoğun ilgisini engellemeye yönelik bazı girişimlerde bulunmuştur. Bu kaynakların milletlerarası pazarlara sunulması konusu, 1990’lardan itibaren Türk ve dünya kamuoyu tarafından çok dikkatle izlenen kayda değer bir konu özelliğine sahiptir. BTC Projesi’nin devreye alınmasında Hazar Denizi’nde bulunan Azeri-Çırak-Güneşli (ACG) sahalarında petrol aranması, üretilmesi ve paylaşılması hususunda Azerbaycan Devlet Petrol Firması (SOCAR) ile yabancı enerji firmaları arasında 20 Eylül 1994 tarihinde Bakü’de imza konulan Azerbaycan Petrollerinin Üretim Paylaşım Anlaşması’nın yanı sıra, Azerbaijan International Operating Company’nin (AIOC) meydana getirilmesinin çok önemli bir role sahip olduğu aşikârdır. AIOC Konsorsiyumu, Haziran 1995’te, ilk zamanlarda üretilecek ham petrolün, bir başka deyişle erken petrolün hâlihazırdaki altyapıdan yararlanmak suretiyle yurtdışına satılmasına onay vermiştir. ACG erken petrolünün yurtdışına satışının hangi rota üzerinden yapılacağı hususu, bu dönemde çok ciddi bir mücadele konusu hâline gelmiştir. Bu noktada, Moskova, bir yandan Bakü üzerinde siyasi baskı kurarken, öte yandan muazzam ölçekte hidrokarbon kaynaklarına sahip bir ülke olarak da ACG ortağı şirketler üzerinde etki tesis etmeye çalışmıştır.

Erken petrolün hangi rotalar üzerinden ihraç edileceğine dönük olarak AIOC hissedarları sayısız toplantı yapmışlardır. Bu toplantılar esnasında, bu şirketler birliğinde en etkin konumda bulunan BP’nin de bastırmasıyla, Bakü-Novorossisk hattı ön planda yer almıştır. Bu noktada, böyle bir hattın mevcudiyeti ve bunun az maliyet üstlenilerek tersine çalıştırılmasının maliyet avantajı kadar, Kremlin’in bölgedeki etkinliği de gözden kaçırılmamalıdır. Washington, Ankara ile beraber kaynak çeşitliliği, Moskova’ya bağımlılığın seviyesini düşürmek ve Azerbaycan’ın bağımsızlığına katkı sunmak amacıyla Rusya tarafından önerilen hatta ilaveten Bakü-Supsa hattının da benimsenmesine yönelik girişimlerde bulunmuştur. Neticede, 9 Ekim 1995’te Gülistan Sarayı’nda yapılan imza töreniyle, Azerbaycan erken petrolünün aynı anda Moskova ve Tiflis üzerinden iki hat ile uluslararası piyasalara sunulması kararlaştırılmıştır. Bakü-Supsa erken petrol hattının devreye alınmasının ertesinde, 10 Aralık 1998’de Bakü’den Bakü-Supsa hattına verilmiş olan petrol, 8 Nisan 1999’da Supsa’dan ilk tankere yüklenmiştir. Böylelikle, Bakü petrolünün Rusya haricindeki ilk güzergâhtan ihracatı yapılmıştır. Birleşik Krallık, hem BP’nin bu projenin en büyük ortağı olması (yüzde 17,12’lik hisseyle), hem de Rusya’ya alternatif bir enerji rotasının oluşturulması bağlamında, bu projeyi aktif olarak desteklemiştir.

AIOC ortaklarında en büyük pay İngiliz firması BP’nin

BTC çerçevesinde, başlangıç noktası Bakü olup Ceyhan’da sonlanacak boru hattı ile öncelikle Azerbaycan petrolü esas alınmak suretiyle bölgede üretimi yapılacak petrollerin Ceyhan’a getirilmesi ve buradan da tankerler vasıtasıyla dünya piyasalarına sunulması öngörülmüştür. Toplam uzunluğu 1.776 kilometre olan (Azerbaycan: 440, Gürcistan: 260 ve Türkiye: 1076 km) ve 50 milyon ton/yıl (1 milyon varil/gün) azami taşıma kapasitesine haiz BTC Projesi, yalnızca Hazar petrolünün uluslararası piyasalara sunulması açısından güvenli bir taşıma sistemi oluşturmamakta, aynı esnada hem iktisadi açıdan, hem de çevresel bakımdan sürdürülebilir bir taşıma sistemi meydana getirmeyi hedeflemektedir. Projeye resmiyet kazandıran çerçeve anlaşması özelliğine sahip hükûmetlerarası anlaşma 18 Kasım 1999’da İstanbul’da gerçekleştirilen AGİT Zirvesi kapsamında bir araya gelen Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye Cumhurbaşkanları arasında ABD Başkanı’nın gözlemciliğinde imzalanmıştır. 3 Ekim 2000’de, Bakü, BTC Projesi’ne destek sağlanması amacıyla bir “Sponsor Grup” meydana getirmiştir. Bakü’nün ACG sahalarının petrolünü Tiflis kanalıyla Türkiye’ye getiren ve Ceyhan’dan uluslararası pazarlara sunan BTC Projesi’nin temelinin atılması ise 26 Eylül 2002 tarihinde gerçekleştirilmiştir. İlk tankere yükleme Haziran 2006’da yapılmıştır. Bu büyük adım sayesinde, Azerbaycan’ın iktisadi ve politik bağımsızlığı da sağlamlaştırılmıştır. Ankara ve Tiflis ise, proje sayesinde stratejik önemlerini daha da arttırmışlardır. Yatırım tutarının ilk aşamada 2,4 milyar dolar olarak planlanmasına karşın, 1.776 km’lik boru hattının yapımı 3 milyar dolardan fazla bir tutarla ve planlanandan birkaç sene geçtikten sonra nihayete erdirilmiştir. BTC Ham Petrol Boru Hattı’nın çıktı kapasitesi Mart 2006’dan Mart 2009’a kadar günde bir milyon varil olmuştur. Mart 2009’dan bu yana “drag reducing agents” (DRAs) kullanılması yoluyla günlük kapasitesi 1,2 milyon varile çıkartılmıştır. 2014’ün ilk 9 ayında bu boru hattından Ceyhan’daki 276 tankere 199 milyon varil (26,4 milyon ton) ham petrol yüklenerek ihraç edilmiştir. Haziran 2006’dan bu yana BTC Boru Hattı’ndan 2665 tankere toplam olarak yaklaşık 2,03 milyar varil (272 milyon ton) ham petrol yüklenmiş ve dünya piyasalarına gönderilmiştir. 11 Ağustos 2014 tarihi itibariyle, BTC, Türkiye’deki Ceyhan terminalinden iki milyarıncı petrol varilinin yüklemesini başarıyla gerçekleştirmiş durumdadır. 2015 yılının ilk çeyreğinde Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı kanalıyla yaklaşık 69 milyon ham petrol (9 milyon ton) Ceyhan’da 96 tankere yüklenmek suretiyle ihraç edilmiştir.

2. Bakü-Tiflis-Erzurum Doğalgaz Boru Hattı Projesi

Bir başka kayda değer proje olan ve Tiflis’in Moskova’ya gaz bağımlılığını sona erdirerek Ankara’ya alternatif kaynak temin eden Bakü-Tiflis-Erzurum Doğal Gaz Boru Hattı Projesi kapsamında, 692 kilometre uzunluğundaki boru hattından Mart 2007’de sevkiyat başlamıştır. Bakü-Ankara-Tiflis münasebetlerine sağladığı kazançlara ve birbirlerinin yükselen stratejik önemine ilaveten, proje, Avrupa’ya gaz yollanması için kayda değer yeni bir rota meydana getirmiş ve Ankara’nın enerji koridoru hâline dönüşmeye başlamasına yol açmıştır. Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı’nın yapılması ve hayata geçirilmesi de Ankara’yı bu konuda cesaretlendirmiştir. Bu boru hattının başlangıçta 8 milyar metreküplük kapasitesinin, önümüzdeki senelerde 20 milyar metreküpe çıkartılması öngörülmektedir. BTC, Moskova’ya olan bağımlılığın azalmasına sebebiyet verecektir.

Bakü-Tiflis-Erzurum Doğalgaz Boru Hattı Projesi’nin rotası

Hattın faaliyete geçmesiyle beraber, hem Washington (ABD), hem Brüksel (AB), hem de Londra (Birleşik Krallık) için Kafkasya’nın önemi bir kat daha artmıştır. Boru hattının bir diğer etkisi de, Ankara için Orta Asya’nın kapılarının böylelikle açılmış olmasıdır. Özellikle Haziran 2006’da, Ankara, önemli bir başarıya imza atmak suretiyle Orta Asya’nın petrol açısından en zengin ülkesi olan Kazakistan’ı BTC hattına petrol sevk etmesi hususunda ikna etmiş ve böylelikle Kasım 2008’den itibaren Astana’nın BTC hattına petrol sevkiyatı gerçekleşmeye başlamıştır. Böylelikle, Ankara, enerji sahasında Orta Asya’ya yönelik menfaatlerinden petrol alanında kayda değer bir bölümünü hayata geçirmiş, geriye Aşkabat’ın doğalgazını BTE’ye transfer etmesi kalmıştır. Projenin en büyük ortaklarından olan İngiliz şirketi BP, SOCAR’la vardığı anlaşma uyarınca, TANAP (Trans Anadolu Projesi) ile Bakü-Tiflis-Erzurum Doğalgaz Boru Hattı Projesi’nin tek bir sistemde (Güney Gaz Koridoru) entegre şekilde çalışması kararını almıştır. Londra, bu projeye de hem BP’nin çıkarları, hem de bölgede Rusya’ya alternatif enerji projelerinin gelişmesi bağlamında destek vermektedir.

3. Anadolu Geçişli Doğalgaz Boru Hattı (Trans-Anatolian Natural Gas Pipeline-TANAP)

TANAP, Ankara-Bakü münasebetlerinde kayda değer enerji köprülerini meydana getirmektedir ve Londra ve Washington gibi küresel aktörler için de önemli bir proje durumundadır. İki başkent arasında 7 Haziran 2010’da gaz satış ve taşıma anlaşmasına imza konulmuştur. Taraflar, Azerbaycan’ın Şah Deniz havzasından 2016 senesinden sonra Türkiye’ye verilecek olan gazın miktarı ve fiyatı konusunda anlaşmaya varmışlardır. 17 Kasım 2011’de Trans-Anadolu Doğalgaz Boru Hattının ilan edilmesi, tüm Güney Gaz Koridoru için kaçınılmaz bir oyun değiştirici olmuştur. Beklendiği gibi, boru hattı Güney Kafkasya Boru Hattı’nın genişletilmesiyle Azerbaycan ve Gürcistan topraklarında yerini almasından sonra Türk topraklarındaki tüm Nabucco Doğu hattının yerine geçecektir. BP’nin de ortak olduğu bu proje ile, Azerbaycan’dan çıkarılan doğalgazın Gürcistan’ı geçip Türkiye üzerinden satılması ve iletilmesi planlanıyor. TANAP’ta planlanan 4 aşamanın ilki 2018’de ilk gaz akışıyla hayata geçirilmiştir. 2020 yılında ise, senelik 16 milyar metreküp olacak kapasitenin, 2023’te 23’e, 2026 yılında ise senede 31 milyar metreküp seviyesine ulaşması öngörülüyor. TANAP, hem Azerbaycan, hem de Türkiye hükümetinin tam desteğini almaktadır. Aynı zamanda, proje, Birleşik Krallık, ABD ve Avrupa Birliği’nin yanı sıra TAP ve hatta Nabucco şirketler birlikleri tarafından da desteklenmektedir.

TANAP ve TAP

Ünlü İngiliz şirketi BP, hem TANAP’ı, hem de BOTAŞ ağını farklı görüşler temelinde desteklemektedir. İlki, boru hattı/devre hattının stratejik açıdan önemli ve arttırılabilir olmasıdır. İkincisi ise, BOTAŞ, SOCAR ve BP tarafından imzalanan Teknik İşbirliği Anlaşması tarafından güvence altına alınması ve Hükümetlerarası Anlaşma ve de GTA tarafından düzenlenmesine ilaveten ucuz olmasıdır. Sonuçta, ortaya çıkan, tarafların karşılıklı olarak kazan-kazan durumunu elde etmeleridir. Ayrıca şu da belirtilebilir ki, Güney Kafkasya Boru Hattı ve Bakü-Tiflis-Ceyhan haricinde BP firmasının hiçbir transit ülke projesinde hissesi yoktur.

4. Adriyatik Geçişli Doğalgaz Boru Hattı Projesi (Trans-Adriatic Natural Gas Pipeline-TAP)

AB’nin Rusya’ya yönelik bağımlılığını azaltmak ve gaz tedarik çeşitlendirme politikasının temel bir parçası olan Azeri gazının kendisine ulaştırılması konusunda TAP ve Nabucco Batı arasındaki rekabet TAP’ın seçilmesiyle sonuçlanmıştır. 28 Haziran 2013 Cuma günü Azerbaycan’daki yeni gaz kaynakları geliştiren Şah Deniz Konsorsiyumu, kendisinin Avrupa’ya temin rotası olarak Adriyatik Geçişli Doğal Gaz Boru Hattı Projesi’ni (Trans-Adriatic Pipeline-TAP) seçtiğini ilan etmiştir. BP Bölge Başkanı Gordon Birell tarafından yapılan açıklamaya göre, Güney Gaz Koridoru’nun parçası haline gelecek en iyi tercihi yapmaya yönelik çeşitli boru hatlarının üzerinde iki yıldan fazla süredir yakın çalışmakta ve değerlendirmeler yapılmıştır. BP, Şah Deniz Konsorsiyumu’nun bir üyesidir ki, diğer üyeler arasında Azerbaycan’ın devlet enerji şirketi SOCAR ve Norveç devlet petrol şirketi Statoil’dir. Gordon Birell, şu açıklamayı yapmıştır: “Konsorsiyum adına Azerbaycan’ın ilk gazının Trans-Adriyatik Boru Hattı kanalıyla Avrupa’ya gideceğini bildirmekten onur duyuyorum.” TAP, Türkiye kanalıyla gaz taşıyacak bir boru hattına bağlanacaktır. Avrupa’ya ilk gaz tedariki 2019 yılı itibariyle ulaşmıştır. Başlangıçta her yıl 10 milyar metreküp gaz TAP kanalıyla ihraç edilecektir. SOCAR Başkanı Rövnag Abdullayev ise, Şah Deniz Şirketler Birliği’nin Avrupa’nın diğer bölgelerine gaz taşımak için başka rotaları düşündüğünü ifade etmiştir.

TAP Projesi ortakları

Birleşik Krallık’ın enerji politikaları bağlamında altı çizilmesi gereken son bir husus ise, dünyanın en önemli enerji firmaları arasında her zaman üst sıralarda yer alan BP ve Royal Dutch Shell’in faaliyetlerinin sadece yukarıda bahsedilen alanlarla sınırlı olmamasıdır. Söz konusu iki dev İngiliz firması, dünyanın hemen hemen her yerinde (Latin Amerika’dan Afrika’ya) büyük çaplı enerji operasyonları yürütmektedir. Ayrıca, bu iki firma tarafından her sene yayımlanan geniş kapsamlı enerji raporları da konunun uzmanlarınca çok yakından takip edilmekte ve söz konusu çalışmalara çok yoğun atıflarda bulunulmaktadır. İlgili durum, hem BP’nin, hem de Royal Dutch-Shell firmalarının küresel çapta alanlarında çok etkili ve yüksek lobi gücüne sahip firmalar olduğunu açıkça göstermektedir. Özellikle petrol ve doğalgaz alanlarında en çok sözü geçen firmalar arasında bulunan bu iki büyük şirket adı geçen kaynaklar var olduğu müddetçe küresel düzlemde etkin konumlarını sürdürecek olup ilgili rezervlerin araştırılması, çıkartılması ve de dünya pazarlarına sunulmasına yönelik olarak geliştirilebilecek boru hatları ve LPG/LNG projelerinde önümüzdeki yıllarda da proaktif roller alacağını değerlendirmekteyim.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ: Birleşik Krallık’ın geleceğine dair enerji stratejileri anlamında Doğu Akdeniz’de yaşanan enerji temelli güvenlik gelişmelerini nasıl değerlendirebilirsiniz?

Dr. Sina KISACIK: Öncelikle burada İngiltere’nin Kıbrıs’taki askeri üsleriyle ilgili olarak birtakım saptamalarda bulunulmalıdır. 1960 Londra ve Zürih Antlaşmaları ile tesis edilen İngiliz askeri üsleri (Ağrotur ve Dikelya), coğrafi bakımdan son derece stratejik bir biçimde konumlandırılmışlardır. Çünkü Doğu Akdeniz kıyılarında konuşlu üslerden birisi Süveyş Kanalı’nın karşısında, ötekisi ise Orta Doğu devletlerinin karşısında yer almaktadır. Buna ilaveten, üslerin mahiyeti ile ilgili olarak şu hususların da altı çizilmelidir. 1960 senesinde tesis edilen askeri üslere, sivil yerleşimleri önlemek amacıyla sınırlar çizilmiş durumdadır; fakat hâlihazırda üslerde bir bölümü sivil nüfus olmak üzere takriben 14.000 kişi barınmaktadır. Barınanların 7.000’ini tarımsal arazilerde çalışan Kıbrıslılar, geriye kalanını bölümünü ise İngiliz askerler ve aileleri teşkil etmektedir. Ağrotur, Güney Kıbrıs’ın ikinci büyük şehri Limasol’a yakınında adanın güneyinde konuşlanmakta olup, 123 km kare yüzölçümüne haizdir. Dikelya ise, 131 km kare yüzölçümü ile Larnaka yakınlarında adanın güneydoğusunda yer almaktadır. Her iki askeri sahanın yüzölçümü 254 km karedir. İdare merkezi ise Ağrotur’da bulunan Episkopi’dir.

Kıbrıs ‘ın İngiltere açısından en önemli özelliği, güneyde bulunan İngiliz askeri üsleridir

Her iki askeri sahanın kumsalı da, nesli tükenmekte olan deniz kaplumbağaları yumurtlama bölgesidir. Ayrıca İngilizlerin mülkiyetindeki bütün denizaşırı sahaların idaresi Dış İlişkiler ve İngiliz Milletler Topluluğu Ofisi’ndeyken, söz konusu iki egemen askeri üs alanlarının idaresi İngiltere Savunma Bakanlığı’nca gerçekleştirilmektedir. Bu konu hakkında Uğur Özgöker ve Hüseyin Çelik tarafından aşağıdaki değerlendirmeler yapılmıştır: “İngiltere, hem Batı’nın etkin aktörlerinden, hem de Kıbrıs’ta hak ve menfaatleri olan garantör devlettir. 1960 Anayasası ve Londra ve Zürih anlaşmalarına göre ‘Egemen Üs Bölgesi’ statüsündeki İngiliz üsleri, İngiltere’nin adadaki varlığını meşrulaştırma ve hukukileştirmektedir. İngiltere, ‘Egemen Üs Bölgesi’ statüsündeki İngiliz üsleri sayesinde burada karasuları bölgesinin olduğunu ilan etmiştir. İngiltere’nin bu bölgede ‘Kıta Sahanlığı’ ardından Münhasır Ekonomik Bölge de ilan edeceği dikkate alınmalıdır. Zira bu üsler, bir tür ‘Bağımsız Devlet’ konumundadır. İngiliz parlamenter Sir Alan Meale’in Türklerin Kıbrıs’tan gitmesini istemesine yönelik açıklamaları, İngiltere’nin Türklerle ilgili politikalarında bir değişikliğe gittiğine dair işaretlerdir. Meale, Kıbrıs’ın AB içerisinde ikinci petrol ve doğalgaz üreticisi olma yolunda ilerlediğini ve Avrupa toplumunun bu kaynağı hiç kimsenin kendilerinden alınmasına izin vermeyeceğini söylemiştir. Meale’in söyledikleri uç söylemler olarak değerlendirilebilir, fakat İngiltere’nin Kıbrıs politikasının revize ettiğinin de göstergeleri olabilir. Nitekim Sir Alan Meale sözleri şunları eklemiştir: ‘Yapmamız gereken Türkiye’nin Kıbrıs’tan gitmesini istemektir. Bizim işimiz sormak değil, bizim işimiz talep etmektir'”. Ancak KKTC Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi bültenine göre, 2014 yılında Brüksel’de 23-24 Ekim tarihinde yapılan AB Zirvesi’nde, dönemin Başbakanı David Cameron, “Kıbrıs Sorunu çözülmeden Kıbrıs’ın MEB’i olur mu?” demiş ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Doğu Akdeniz’de tek yanlı ilan ettiği “Münhasır Ekonomik Bölge”ye itiraz etmiştir.

İşçi Partili Alan Meale’in açıklamaları Türk tarafını memnun etmedi

Bu çerçeveden ele alındığında, Kıbrıs Adası’nda İngiliz varlığının Doğu Akdeniz’deki enerji temelli güvenlik gelişmelerine yansımaları konusunda bir diğer değerlendirme de Zeynep Erhan ve Sezai Özçelik tarafından aşağıdaki şekilde yapılmıştır: “İngiltere, 1960 Kıbrıs Kurucu Sözleşmelerini oldukça geniş yorumlamaya başlamıştır. Bu durum, İngiltere’nin Doğu Akdeniz’deki gelişmelere kayıtsız kalmayacağının açık göstergesidir. Ancak, 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, 1960 Kıbrıs Kurucu Antlaşmaların ilgili maddenin konuluş amacı doğrultusunda iyi niyetle yapılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu nedenle, askeri üsler ancak savunma ve güvenlik amacıyla kullanılabilir. Zira 1960 Kurucu Sözleşmelerine müteakiben yapılan deklarasyon da, askeri üslerin yalnızca savunma amaçlı kullanılabileceğini ifade etmiştir. NATO Sözleşmesi de bu yorumu destekler niteliktedir. Bununla beraber, deniz alanları iddiasında bulunabilmek için uluslararası hukuk altında devlet olarak ortaya çıkmak gerekir. Bu iki askeri üssün devlet olduğunu söylemek mümkün değildir. Sözleşme metninde kullanılan ‘egemen üs’ ibaresi bu toprak parçalarının ayrı bir devlet olduğunu göstermez. Zira bir uluslararası hukuk kişisi olarak devlet, (a) daimi bir nüfus; (b) belirli bir toprak parçası; (c) hükümet; (d) diğer devletlerle ilişki geliştirme kapasitesi niteliklerine sahip olmalıdır. Üslerin toprak parçası ve sınırları vardır; ancak tamamen İngiltere’ye bağımlıdırlar. Daha önce de belirttiğimiz üzere, üslerin nüfusunu İngiliz askerleri ve onların aileleri oluşturmaktadır. Diğer sivil nüfus ise Güney Kıbrıs Yönetimi vatandaşıdır. Hepsinden önemlisi askeri üslerin bir hükümeti yoktur ve devlet olarak tanınmamışlardır. Deniz alanı iddiasının birincil koşulu ise devlet olmaktır. Bu askeri üsler, Birleşik Krallık’ı oluşturan parçalardan biri olmamakla birlikte, Birleşik Krallık topraklarıdır ancak ayrı birer devlet değildirler. Bu nedenle, İngiltere’nin denizalanı iddiasında bulunarak Doğu Akdeniz’deki zenginliklerden pay istemesi mümkün gözükmemektedir.”

Doğu Akdeniz’de faaliyet gösteren enerji şirketleri

Yukarıda bahsedilen gelişmeler paralelinde irdelenmesi gereken kayda değer bir husus da Fransa’nın son dönemde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile kurduğu ve gittikçe geliştirmeye çalıştığı enerji temelli güvenlik ilişkileridir. GKRY, ilan ettiği münhasır ekonomik bölgelerin varlığını uluslararası kamuoyunda kabullendirmek maksadıyla, önce konunun içerisine büyük uluslararası şirketleri sokmuş ve bu sayede söz konusu şirketlerin arkasındaki ABD, İtalya ve Fransa ile Türkiye’yi karşı karşıya getirecek bir oyun kurgulamıştır. Ardından da, İsrail, Mısır, Irak ve Suriye’yi işin içerisine çekmeyi başarmıştır. Halen, bölgede Fransız TOTAL, İtalyan ENI, Amerikan Exxon Mobil ve Qatar Petroleum gibi enerji devleri faaliyet göstermektedir. Bu konuda İngiltere’nin resmi politikasını anlamak bağlamında, bu bölgede (Doğu Akdeniz) İngiliz şirketleri BP ve Shell’in yer almaması da bence bize fikir verebilir. Ayrıca, Yunanistan ve GKRY, bu konuda Türkiye’nin kararlı karşı hamleleri ile karşılaşmışlar ve üyesi oldukları AB’den Türkiye’ye karşı güvenliklerinin sağlanabilmesi için çeşitli arayışlar içerisine girmişlerdir. Bu arayışlardan biri de, AB’nin askeri güç ile destek sağlamasıdır. Bu girişimler sonucu, AB, PESCO adlı güvenlik teşkilatını devreye sokma yönünde karar almış ve deniz gücü gönderme konusunda hazırlıklara başlamıştır. Bu karar doğrultusunda, Fransız ve Alman deniz gücünün bölgeye sevki planlanırken, GKRY’ne mali destek verilmesi de düşünülmektedir. GKRY’ni üs olarak kullanarak doğalgaz rezervini yağmalamak isteyen AB’nin, Türkiye’nin bölgede yürüttüğü doğalgaz ve petrol arama çalışmalarını aksatmayı, aynı zamanda dağılma aşamasında olan birliğin dağılmadığını göstermek için dünyaya güç gösterisi yapmayı hedeflediği öngörülmektedir. Hatta Fransa, 15 Mayıs 2019’da imzalanan askeri savunma işbirliği anlaşması ile,Güney Kıbrıs’ın Mari bölgesinde yer alan Evangelos Florakis Deniz Üssü’nü kullanma hakkını da elde etmiştir.

Kıbrıs Adası’nda iki askeri üsse sahip İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden Ocak 2020 sonu itibariyle ayrılmasını müteakiben Fransa’nın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile tesis ettiği yakın güvenlik ilişkileri bağlamındaki mevcut ve de olası girişimlerine nasıl cevap vereceği merak konusudur. İngiltere’nin, bu çerçevede, Kıbrıs Adası’ndaki çıkarlarının muhafazasına dönük atacağı/atabileceği adımlar, Kıbrıs’taki durumun geleceği üzerinde belirleyici etkilere sahip olabilecektir. Mevzubahis olası girişimlerin, hem Kıbrıs’taki iki devlet, hem de bölgeye yönelik kapsamlı stratejiler geliştiren Türkiye, ABD, Rusya ve Avrupa Birliği’nce yakında takip edileceği kanısındayım. İlgili meselenin önümüzdeki dönemlerde yaşanabilecek gelişmeler doğrultusunda nereye doğru evrileceği kısa ve orta vadede bölgeye yönelik uluslararası gelişmelerin hangi tür yansımaları olacağı konusu ile doğrudan alakalı olacaktır.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ: Son yıllarda İskoçya’da gelişen ayrılıkçı siyasal harekete dair uluslararası basın-yayın organlarında vurgulanan ilginç bir husus da, Kuzey Denizi’nde zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarının mülkiyeti ve kullanıma dair yaşanıyor. Bu konudaki gelişmeleri bize özetleyebilir misiniz?

Dr. Sina KISACIK: Bununla ilgili olarak şu hususların altını çizebiliriz. 18 Eylül 2014 tarihi İskoçya’da Birleşik Krallık’tan ayrılma ile ilgili bir halk oylaması düzenlendi ve buradan “hayır” yanıtı çıktı. 1707’den bu yana Birleşik Krallık’ın bir parçası konumundaki İskoçya’yı bağımsızlığa yönlendiren en dikkat çekici unsurlardan birisini de söylediğiniz gibi petrol oluşturmaktadır. 1960’lı yıllarda bulunan petrol ve doğalgaz kaynaklarının kayda değer bir bölümü İskoçya’nın kuzey ve batısındaki Kuzey Denizi’nde konuşlanmaktadır. Bağımsızlıktan taraftarları, Londra’ya bağlı bulunmanın, söz konusu kaynaklardan istifade edilerek ticari metaya dönüştürülmesi hususunda İskoçya’yı devre dışı bıraktığını savunmaktadırlar. 2014’te yapılan halk oylamasından (bağımsızlık referandumu) “evet” çıktığı takdirde, Birleşik Krallık’ın petrol rezervlerinin yüzde 90’ı, doğalgazının da yüzde 47’si İskoçya’nın mülkiyetine geçecekti. Denizlerindeki söz konusu varlıkların İskoçya tarafından istifade edilmesi konusuna ağırlık veren “Evet Bloku”, bahse konu petrol rezervleriyle bağımsız İskoçya’nın dünyanın en müreffeh ülkelerinden birisi konumuna yükseleceği iddiasında bulunurken, İngiltere açısından bakıldığında ise trilyon dolarlık petrol gelirinden mahrum olunabilecektir. Ancak birtakım uzmanlara göre petrol kazançlarının getireceği yararlar abartılmaktadır; çünkü Kuzey Denizi’ndeki üretimdeki eğilim azalma yönündedir.

Kuzey Denizi’ndeki enerji havzaları

İskoçya’nın bağımsızlığı hakkında tartışmalarda son dönemlerde iki konu ön planda yer almaktadır. Bunlar petrol ve para birimidir. İskoçya’nın petrol vergilerinden elde ettiği oranı (mevcut durumda yaklaşık yüzde 10-15) yükseltme arzusu, İskoç hükümetinin bağımsızlık isteğinin ana sebeplerinden birisini teşkil etmektedir. Birleşik Krallık’ın senede takriben 10 milyar dolar vergi geliri elde ettiği Kuzey Denizi petrol ve doğalgaz rezervlerinin yüzde 84’lük bölümü İskoçya karasularında yer almaktadır. Adı geçen alanda 24 milyar varil petrol bulunduğu ve ilgili kaynağın dayanma ömrünün 30-40 sene arasında olabileceği öngörülmektedir.  Burada dikkat çekici bir husus ise, birden fazla petrol kaynağına sahip durumdaki İskoçya, Birleşik Krallık’a bağlı bulunmasından dolayı petrol vergilerinden yalnızca yüzde 10-15’lik bir pay elde edebilmektedir. Fakat bağımsızlık halinde, mevzubahis gelirde dikkat çekici bir yükseliş yaşanacaktır. Öyle ki, Financial Times’ın bir haberine göre, kişi başı gelirde hâlihazırda dünyada 23. sırada yer alan İskoçya, Kuzey Denizi’ndeki petrol kazançlarının yüzde 90’ı sayesinde Almanya’yı geçmek suretiyle 15. sıraya yükselebilecektir.

Öte yandan, bunun aksine savunanlarca şu görüşler ortaya koyulmaktadır. Kuzey Denizi’nin bir dönem elinde bulundurduğu bollukta düşüş yaşadığı savunanlar, petrol ve doğalgaz üretiminde 1990’lı seneler bitimindeki günlük 4,6 milyon varil düzeyinden 2/3’lük bir düşüş yaşandığını ifade etmektedirler. Bunun paralelinde, petrolden elde edilen gelirde de azalma kaydedilmektedir. “Hayır Bloku” tarafından vurgulanan bir husus ise, dalgalı bir emtia durumundaki Kuzey Denizi petrolüne çok fazla güvenilmesinin tehlikeli olduğunu savunmaktadırlar. “Hayır Bloku”, bağımsız bir İskoç iktisadi sisteminin petrol kazançlarına fazlasıyla bağımlı olacağına dikkati çekerek, kamu harcamaları bağlamında söz konusu kazanca gereksinim duyulacağını, fakat gelirde yaşanabilecek ani düşüşten ötürü kamu hizmetlerinde aksamalar yaşanabileceğine işaret etmektedirler. Bu noktada savunulan diğer bir tez ise, öngörülen miktardan daha az bir petrol rezervinin bulunduğudur. “Evet Bloku”na göre, bağımsız İskoçya petrole çok bağımlı olmayacak ve burada bir petrol fonu teşkil edilmek suretiyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmalara karşı bir savunma mekanizması yaratılabilecektir. İskoç Yönetimi’ne göre, Kuzey Denizi’nde gelecek beş yıl içerisinde senelik 64 milyar Euro gibi bir gelir yaratılacak olup takriben 1,19 trilyon Euro değerinde bir varlık tabanın bulunduğunu ifade etmişlerdir.

Diğer yandan, Kuzey Denizi petrolleri konusunda uzun zamandır çalışmalarda bulunan iş insanı Sir Ian Wood, yakın dönemde petrol geliri mevzusunda gerçekleştirilen öngörülere şiddetli muhalefetini belirterek, halk oylaması öncesinde açık bir mektup kaleme almıştır.  Merkezi Aberdeen’de yer alan Wood Group’un eski Üst Yöneticisi (CEO) Wood şu uyarılarda bulunmuştur: “Genç seçmenleri şunun farkında olmalı: Onlar 40’lı yaşlara geldiğinde İskoçya’nın çok az off-shore petrol ve gaz üretimi kalmış olacak. Petrol ve gaz üretiminin düşüşü ekonomimizi ciddi şekilde vuracak. Bunun etkilerini 2030’da hissetmeye başlayacaklar. Yani bundan sadece 15 yıl sonra.” Bu konu hakkında toparlama yapacak olursak şu hususları vurgulamamız gerekmektedir. Birleşik Krallık’ta 1960’larda bulunan petrol ve doğalgaz rezervlerinin dikkat çekici bir bölümü, İskoçya’nın kuzey ve batısındaki Kuzey Denizi’nde yer almaktadır. 1964’ten beridir bölgeden toplam 42 milyar varil petrol çıkartılmış durumdayken, söz konusu gelişme 1707’den bu yana Birleşik Krallık’ın bir parçası konumundaki İskoçya’da bağımsızlık seslerini yükselten kayda değer kaldıraçlardan birisi haline gelmiştir. İskoç hükümetince paylaşılan istatistiklere göre, 2013 senesinde Birleşik Krallık’ın 43 milyon tonluk petrol çıktısının 40 milyon tonu, 32 milyon tonluk doğalgaz çıktısının ise 16 milyon tonu İskoçya tarafından tedarik edilmiş haldeydi.

Kuzey Denizi’ndeki üretim payları

Fakat İskoçya ve Birleşik Krallık arasında 300 senelik mecburi birlikte çatırdamalar yaşanmaktadır. İskoçya tarafından 2014 senesinde düzenlenen bağımsızlık halk oylaması reddedilmesine rağmen, Brexit neticesinde söz konusu durumda değişiklikler yaşanacağı düşünülmektedir. 2016 senesindeki halk oylamasında yüzde 62’lik oy oranıyla Brexit’e muhalefet eden İskoçların zorla AB’nin dışarısına çıkarılamayacağını ifade eden İskoç Ulusal Partisi (SNP) lideri ve İskoçya Bölgesel hükümeti Başbakanı Nicola Sturgeon’un Aralık 2019’un üçüncü haftası itibariyle yeni bir bağımsızlık halk oylaması için resmi olarak girişim başlatması öngörülmekteydi. Sturgeon, 12 Aralık 2019 tarihinde gerçekleştirilen seçimde SNP’nin İskoçya’daki toplam 59 sandalyeden 48’ini elde etmesini de “bağımsızlık talebinin ifadesi” şeklinde anlaşılması gerektiğini vurgulamıştır. Buna karşılık, 2014 senesindeki halk oylamasında bağımsızlığa yüzde 55’lik bir oranla karşı çıkıldığını vurgulayan İngiltere Başbakanı Boris Johnson ise, yeni bir halk oylaması taraftarı olmadıklarını ve buna müsaade edilmeyeceğine işaret etmiştir. Fakat İskoçlar, halk oylamasındaki “hayır” oyunun AB’de kalma arzusu ile ilişkilendirerek Brexit neticesinde söz konusu nedenin devre dışı kaldığını savunmaktadırlar.  Eski AB Konseyi Başkanı Donald Tusk’un, görevden ayrılmadan günlerce evvel verdiği beyanatta “Brexit, İngiliz İmparatorluğu’nun sonu olabilir” biçimindeki yorumu bunu göstermektedir.

İskoçya-İngiltere ilişkileri tarihi

İskoçya’nın bağımsızlığına yönelik en ciddi engeli, yeni bir halk oylaması yapmak için 1998 tarihli İskoçya Yasası’nın 30. maddesine göre İngiliz Parlamentosu’ndan müsaade alma mecburiyeti oluşturmaktadır. Muhafazakâr Parti’nin 365 sandalye sayısı ile çoğunluğu elinde tuttuğu bulundurduğu 650 üyeli parlamentodan böyle bir müsaadenin verilmesi olanaksız görünmektedir. Brexit’in ertesinde 2021 senesinde gerçekleştirilecek İskoç Parlamentosu seçimlerinden ayrılıkçıların zaferle çıkması halinde daha da kuvvetli bir konuma yükselecek ayrılıkçıların, bu nedenle sıfır kilometre (yeni) yollar deneyebileceği tahmin edilmektedir. Söz konusu yollardan birisini de, adı geçen yasaya yönelik olarak mahkeme yoluna başvurmak ve müsaade alma mecburiyetini sona erdirmek oluşturmaktadır. İskoç politikacılar, mevzubahis girişimin olasılık dâhilinde olduğunun altını çizmektedirler. Diğer bir seçenek ise, merkezi hükümete karşın halk oylaması gerçekleştirmek ve bundan müspet bir netice elde edilmesi halinde tek yanlı bağımsızlık ilanında bulunmaktır. Müsaade alınmaması halinde İskoçlar mahkemeye gitme veya müsaadesiz halk oylaması gerçekleştirmeyi tercih edebilecektir.  Fakat adı geçen girişim, Katalonya örneğinde vuku bulduğu şekilde gerilimin yanı sıra merkezi idare tarafından sert bir tepki gösterilmesi ile neticelenebilir. Mevzubahis durum, aynı esnada Katalanlar’a benzer biçimde İskoçların da AB desteğinden yoksun kalmasına yol açabilecektir. Kendine özgün kültürüne ilaveten Kuzey Denizi’ndeki petrol sahaları, viskisi, tekstili, jet motorları, bankacılık ve finansal hizmetleriyle kayda değer bir konumda bulunan İskoçya, söz konusu çabasında başarı kaydedemese bile bu ülkenin tarihi yakından incelendiğinde geri adım atmayacağı saptanabilir.

Yukarıdaki gelişmeler doğrultusunda 24 Ocak 2020 tarihi itibariyle İngiltere Monarkı Kraliçe II. Elizabeth, ülkenin Avrupa Birliği’nden (AB) çıkışına yönelik (Brexit) yasa tasarısını onaylamıştır. Tasarı parlamentonun alt kanadı Avam Kamarası’ndan süratli bir biçimde geçirilmiş ve Lordlar Kamarası’nda ise birtakım değişiklikler yapılmasının ertesinde geri yollanmıştır.

Brexit gerçekleşti

Benim analizime göre, Birleşik Krallık, 31 Ocak 2020 tarihi itibariyle Avrupa Birliği üyeliğini sonlandırmasından sonra, bu ayrılığa karşı çıkan İskoçya ile arasında bağımsızlığın yanı sıra, bölgedeki petrol ve doğalgaz kaynaklarının çıkartılıp istifade edilmesi konularında da ciddi anlaşmazlıklar yaşanabilecektir. Doğal olarak şu husus da unutulmamalıdır ki, Kuzey Denizi’ndeki petrol ve doğalgaz rezervleri azalmaktadır. Özellikle her iki ülkede bu kaynakların azlığı-çokluğu ve getireceği kazançlara ilaveten yaratacağı bağımlılık konusunda ciddi tartışmalar söz konusudur. İskoçya’da gelecek sene gerçekleştirilecek seçimlerde hangi siyasi akımın kazanacağı iki ülke arasında bağımsızlık ve petrol ve doğalgaz kaynaklarının mülkiyetinin önümüzdeki senelerde nasıl bir duruma evirileceği üzerinde belirleyici olacaktır.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ: Bu keyifli mülakat için size teşekkür ediyoruz.

Dr. Sina Kısacık: Benim için büyük bir onurdu. Ben çok teşekkür ederim size bu keyifli mülakat için. En içten saygılarımla çalışmalarınızda başarılar ve kolaylıklar dilerim.

Tarih: 12.03.2020

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.