İSLAM ÜLKELERİNDE DEMOKRASİNİN DURUMU

upa-admin 13 Şubat 2024 636 Okunma 0
İSLAM ÜLKELERİNDE DEMOKRASİNİN DURUMU

Giriş

Günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti gibi alternatif başarılı modellerin ortaya çıkmasıyla biraz arka planda kalsa da, kuşkusuz, demokrasi, Batı eksenli insan medeniyeti ve modernleşmenin tarihsel süreçteki gelişiminde ortaya çıkmış en ileri ve başarılı yönetim biçimidir. Efsanevi eski İngiliz Başbakanı Winston Churchill’in veciz ifadesiyle, demokrasi berbat bir yönetim biçimi olmasına karşın, diğer tüm rejim tiplerinden daha iyidir.[1]

Bu yazıda, öncelikle demokrasinin Batı Siyaset Bilimi literatüründeki yaygın kabul gören tanımlara atıf yapılarak kavram açıklanacak, daha sonra demokrasilerin ve demokratikleşmenin kısa tarihçesine yer verilecek, son olarak da İslam ülkelerindeki demokratik rejimlerin durumları açıklanarak örneklendirilecektir.

Demokrasi Nedir, Ne Değildir?

Birçok farklı tanımı olsa da, demokrasiyi, kısaca ABD’nin efsanevi Başkanlarından Abraham Lincoln’ün meşhur tanımıyla, “halkın, halk tarafından halk için yönetimi” olarak açıklayabiliriz.[2][3] Bu tanımın önemli olmasının sebebi, demokrasinin üç unsuru olan temsil (halkın), katılım (halk tarafından) ve denetim (halk için) olgularına dikkat çekiyor olmasıdır.

Ancak demokrasinin unsurları ve prosedürleri netleştirilmedikçe, soyut bir “halkın halk tarafından yönetimi” tanımı, ünlü Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger’nin de belirttiği üzere aslında hiçbir şey söylememektir. Dahası, demokrasinin en önemli özelliği, -Aristo’nun da belirttiği gibi- halkın, devleti, halkın yararına olacak şekilde yönetmesi esasıdır (Aristo’nun siyasal rejimler tasnifindeki “politeia”-demokrasi ayrımı[4]).

Bilindiği üzere, genelde siyasal rejim, bir sosyal grupta yönetenlerle yönetilenler arasındaki ayrımın aldığı biçim olarak tanımlanmaktadır. Duverger, bu bağlamda rejimleri iki büyük grupta toplamaktadır. Bunlar[5];

1-) Yönetenlerin otoritesini yönetilenlerin özgürlüğü yararına sınırlayan liberal eğilim (la tendance liberale),

2-) Yönetenlerin otoritesini yönetilenlerin zararına güçlendiren otoriter eğilim (la tendance autoritaire).

Demokrasi, ideal anlamıyla “insanların sadece vicdanlarının sesini dinledikleri, yönetimin kişilerin rızasına dayandığı ve zorlamanın ortadan kalktığı bir sistem” olarak tanımlanır. Ancak uygulamada durum farklı olup, bizzat demokrasinin kendisi bir iktidar ve kişileri denetim altına alan bir otorite sistemidir. Klasik elit teorilerine (Pareto, Mosca) ve modern elit teorilerine (Schumpeter’in “rekabetçi elitizm” görüşü ya da Wright Mills’in teorisi) göre, demokrasi, aslında tamamen ulaşılması imkânsız bir idealdir. Nitekim Mills’e göre, modern Amerikan demokrasisinde aslında sistem üçlü bir iktidar odağı (askerler, işadamları, bürokrat ve siyasetçiler) tarafından yönlendirilmektedir. Sosyalist deneyimler sonrasında demokrasinin piyasa ekonomisinin varlığı olmadan imkânsız hale geleceği de öne sürülmüştür. Ancak piyasa mekanizmasının da birçok başka demokratik soruna kaynaklık ettiği görülebilmektedir.

Görüldüğü üzere, demokrasi terimi halk ve yönetim kelimelerinden meydana gelmektedir. Dolayısıyla halk kelimesi ile yönetim kelimesine verilecek anlama göre demokrasinin şekli değişecektir. Demokrasinin “olmazsa olmaz” (sine qua non) koşulları olarak ise şu özellikleri sayabiliriz:

1-) İktidara gelişin serbest rekabetçi seçimler yoluyla olması,

2-) İktidara gelenlerin muhalif rakiplerinin iktidara geliş yollarını tıkamaması ve muhalefetin olması,

3-) Seçimlerin belirli aralıklarla yapılması.

Amerikalı siyaset bilimci Robert Dahl’a göre, demokrasinin varlığı için, tüm vatandaşların;

1-) Tercihlerini ifade edebilmeleri,

2-) Bunları bireysel ve kolektif eylemle ortaya koyabilmeleri,

3-) Devletin bu tercihler arasında ayrım yapmaması gerekmektedir.

Demokrasi kavramı, Yunanca “demos” (halk) ve “kratos” (otorite-yönetim) kelimelerinden meydana gelir ve yönetim yetkisinin halkın elinde ve yetkisinde olmasını ifade eder. Ancak demokrasi sürekli gelişen, derinleşen bir yönetim biçimidir ve durağan değildir. Bu nedenle günümüz demokrasilerinin 8 temel unsuru olduğundan söz edilebilir.

1-) Bireye ve kişiliğine saygı: Demokrasi özgür bireye dayanmaktadır. Demokrasiler kişinin adam yerine konması esasına dayanır. Dolayısıyla birey en yüksek demokratik değerdir ve bireyin kişiliğine, fikirlerine saygı duyulması demokrasilerin en temel esasıdır.

2-) Bireysel özgürlük: Bireysel özgürlük kişilik potansiyelinin gerçekleşmesinin ana koşuludur. Eğer köleler gibi bizim hakkımızda başkaları karar verecekse hayat sıradanlaşıp anlamsızlaştığı gibi karakter gelişimi de mümkün olmaz. İnsanların temel amaçlarından birisi de hayatlarını zenginleştirmektir. Dolayısıyla bireye saygı duyulmasının yanında özgürlük sağlanması da gereklidir.

3-) Rasyonelliğe (Akılcılığa) inanç: Demokrasi ideali insanları akıl sahibi (rasyonel) varlıklar olarak görür. Demokrasinin işlemesiyle; bireylerin kendi çıkarları doğrultusunda akılcı kararlar vererek en doğru seçimi yapacağına dair inanç demokrasinin temelinde vardır.

4-) Eşitlik: Bireysel özgürlük yanında diğer bir önemli demokratik ideal eşitliktir. Ancak eşitliğin farklı yorumları bulunmaktadır. Bazıları eşitliği daha dar olarak tanımlayarak yasalar önünde eşitlik ve genel oy ilkesiyle eş tutarken, kimileri çok daha kapsamlı ekonomik demokrasi olarak adlandırılabilecek uygulamaları savunurlar.

5-) Adalet: Demokrasiyle ilgili ve insanların bir arada yaşamalarını sağlayan diğer bir olgu ise adalet idealidir. Adalet demokrasilerde en temel konulardan biri olmasına rağmen, üzerinde henüz ortak bir tanıma ulaşılamamıştır. Liberaller yeteneğe ve üretime göre paylaşmayı önerirken, Marksistler ihtiyaca göre dağıtımı önerir ve buna göre adalet kurgularlar. Adaletin ilk ve en önemli aşaması kanun önünde eşitliktir. Sosyal demokratlar fırsat eşitliğine vurgu yaparlar.

6-) Yasal Yönetim: Keyfiliği önleyen bir hukuk devletinin varlığı demokrasinin temelindedir.

7-) Anayasacılık: Anayasasız demokrasiler olmaz. Devletin kurum ve kurallarının, demokratik hak ve ödevlerin bir anayasa ile netleştirilmesi ve güvence altına alınması zorunludur.

8-) Halk Yönetimi ve Çoğunluk İlkesi: Demokrasilerde azınlık hakları çok önemlidir ancak çoğunluğun iradesi seçimler yoluyla doğal olarak daha büyük önem kazanmaktadır.

Günümüz Batı demokrasilerinde karşımıza çıkan bazı temel unsurlar şöyle özetlenebilir;

1-) Siyasal demokrasilerde rejimin meşruluğu yönetenlerin belli sınırlar ve denetim mekanizmaları içerisinde istekleri yönünde hareket etmesinden kaynaklanır,

2-) Yönetenlerin meşruluğu, bunların yönetimde kalıp kalmayacaklarının belirli ve makul aralıklarla yapılan seçimlerle belirlenmesine bağlıdır,

3-) Yönetilenlerin siyasal sürece her düzeyde katılma hakkı ve özgürlüğü bulunmaktadır,

4-) Siyasete katılma, siyasal tercihleri şekillendirme ve bunları kamuoyuna duyurma, benimsetme, bu tercihleri benimseyen kadroları örgütleme, iktidar yarışına girmek gibi eylemlerin gerçekleşmesi için vatandaşların düşünce ve ifade, haberleşme, toplanma, örgütlenme özgürlüklerine sahip olması.

Alan Ball da aynı doğrultuda liberal demokrasinin özelliklerini şöyle sıralamıştır;

  • Birden fazla siyasal parti bulunması ve partilerin serbestçe rekabet edebilmesi,
  • Siyasal iktidar için rekabetin açık ve önceden kabul edilmiş prosedüre göre yapılması,
  • Siyasi iktidar pozisyonlarına girişin açık olması,
  • Geniş oy hakkına dayalı periyodik seçimlerin varlığı,
  • Sendikalar ve gönüllü kuruluşlar ile baskı gruplarının sıkı şekilde hükümet kontrolünde olmaması ve hükümet kararlarını etkileme imkânına sahip olması,
  • Düşünce, ifade ve din-vicdan özgürlüğünün varlığı ile keyfi tutuklama, gözaltı olmaması,
  • Bağımsız yargı,
  • Kitle iletişim araçlarının devlet tekelinde ya da sıkı denetiminde olmaması.

Yine Alan Ball’a göre, otoriter rejimlerin özellikleri ise şöyle özetlenebilir;

  • Açık siyasi rekabete önemli sınırlamalar vardır,
  • Tek biçimlilik yaratan total ideolojilerin varlığı,
  • Kişilere ait mahfuz alanın kabulü sorunludur,
  • Siyasi elit zaman zaman kaba güce başvurabilir,
  • Sivil alan ve özgürlükler zayıftır. Kitle iletişim araçları ile yargı bağımsızlığı sorunludur, iktidarın etkisine açıktır,
  • Yönetim ve kurallar halk yerine geleneksel siyasi elite dayanır. Rejimde sık sık krizler, çöküşler yaşanır,
  • Çoğulculuk yerine hâkim bir grup siyasal kontrolü elinde bulundurur.

Robert Dahl’ın poliarşi kavramsallaştırması[6]

Bir diğer önemli demokrasi kavramsallaştırması ise Amerikalı ünlü siyaset bilimci Robert Dahl tarafından yapılmıştır. Dahl’ın geliştirdiği “poliarşi” (polyarchy) kavramına göre, demokrasiler şu özelliklere haizdir;

  • Seçimle iş başına gelen yöneticiler,
  • Özgür ve hilesiz seçimler,
  • Herkese tahsis edilmiş oy hakkı,
  • Ofislere, kurumsal pozisyonlara herkesin ulaşma hakkı,
  • İfade özgürlüğü,
  • Özgür basın,
  • Kurumsal otonomi.

Demokrasinin temelinde özgürlük (hürriyet) kavramı vardır. Tarihsel olarak özgürlük öncelikle devlet müdahalesinin sınırlanması ve kişiye özel alanların dokunulmaz hale gelmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. İngiliz çağdaş filozof ve düşünür Isaiah Berlin’e göre, işte bu, kişinin dokunulmazlık alanlarının ortaya çıkışı negatif özgürlüğe örnektir. Birinci kuşak siyasal haklar daha çok negatif özgürlüklerle alakalıdır. Negatif özgürlükler çok önemli olsa da, özel alanda eşitsizliklerin devamına yol açabilir. Berlin’e göre, sosyal haklarının gelişimiyle beraber pozitif özgürlük adı verilen ve devlete bazı ödevler yükleyen haklar gelişti. Pozitif özgürlükler Berlin’e göre daha tehlikeliydi, zira devlet kendisine yüklenen ödevlerine yerine getirerek negatif özgürlük alanlarını kısıtlayan baskıcı yönetimler kurabilirdi. Bu anlamda, Berlin’e göre, devlet ne kadar küçük olursa o kadar faydalı idi. Ancak pozitif özgürlüklerin olmadığı bir ortamda da demokrasiler çökmeye açıktı. ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt’e göre ise, insanlar özgürlükle ekmek arasında bir seçim yapmak zorunda bırakıldıklarında ekmeği seçerlerdi. Bu nedenle Avrupa’da demokrasilerin çökme sebebi halkın demokrasiyi sevmemesi değil, işsizlik, güvensizlik ve ekonomik sıkıntılardı. Bunun ortadan kalkması için pozitif özgürlüklerin varlığı yani sosyal bir devlete ihtiyaç vardı. Yani tarihsel süreç içerisinde, özgürlük kavramı başlarda devlet otoritesinden kaçış, onun sınırlanması olarak ortaya çıkmış, sonrasında ise devletin aktif olarak kişinin özgürlüğü, onurlu yaşamı için düzenlenmesi şeklinde kendini göstermiştir. Bugün hâlâ devletin ölçeği konusunda tartışmalar devam etmektedir. Neo-liberal bakış açısı devleti özgürlük lehinde sınırlandırırken, eşitsizlikleri de arttırmaktadır.

Demokrasilerin Kısa Tarihçesi

Robert Dahl, günümüze kadar gelen demokratik gelişme eğilimini iki döneme ayırmaktadır. İlk demokratik dönem, temelde kent ölçekli olup, sınırları kent devletinin küçük ölçeğiyle belirlenmiştir. İkinci demokratik dönem ise, esas itibariyle temsil anlayışına dayanmakta ve öncekinden farklı olarak daha geniş bir coğrafya ve nüfusa uygunluk arz etmektedir. Dolayısıyla, zaman içerisinde doğrudan temsilden yani direkt demokrasiden, geniş ölçekli temsili demokrasiye yani parlamenter sisteme geçilmiştir. Klasik demokrasiyi hukuki belgelerle açıklama çalışırsak şunlardan söz etmek yerinde olacaktır; Magna Carta (1215), Petition of Rights (1628), Habeas Corpus Act (1679), Bill of Rights (1689), İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1789).

Demokrasilerin var olabilmesi ve yaşayabilmesi için gerekli ön koşullar kısaca şöyle özetlenebilir:

1-) Merkezi otorite karşısında durabilecek bir ara sınıfın (ikincil grup) oluşması. Bu sınıf burjuvazidir ve sivil toplum alanını oluşturmaktadır.

2-) Yönetimin sınırlı ve kaynağının birey olması ve halk tarafından yönetimin gündeme gelmesi.

3-) Bireysel temsilin ifade edildiği yer olarak parlamentonun oluşması.

4-) Parlamentonun kent ötesinde ulus düzeyinde ortaya çıkmasıdır.

Demin sözünü ettiğimiz önemli beyanname ve metinlere baktığımızda;

1-) Merkezi otoritenin yetki ve gücü (erk) sınırlandırılmaktadır ve bu alan giderek genişlemektedir (bu süreç sırayla vergi koyma hakkının sınırlandırılması, ceza, güvenlik ve yargıç güvencesi olarak beliriyor).

2-) Merkezin sınırlandırılması bir kurum aracıyla sağlanmakta ve bu kurum parlamento olup temsil gündeme gelmektedir.

3-) Parlamento merkezin yönetiminde meşruluk sağlayıcı bir kurum olmaktadır.

Robert Dahl, Who Governs (1961) adlı klasik eserinde Amerika’daki plüralist modelin gelişmesinde üç dönemden söz eder:[7]

  • Birinci dönem, 1784-1842 yılları arasında yaşanmış ve daha çok aristokrat aileler ve İngiliz tipi iyi eğitimli kişilerin en üst sosyal basamaklarda yer aldıkları aşamadır.
  • İkinci dönem, 1842-1899 yılları arasında yaşanmış ve sınırlı oy ilkesiyle beraber yüksek vergi veren işadamı ve mali sektör çalışanlarının sistemde üst düzeyde yer aldıkları aşamadır.
  • Üçüncü dönem, 1950’lerden bu yana yaşanan ve daha çok bürokrat-uzman tipinin ön plana çıktığı aşamadır.

Bu noktada plüralist bakışın temel kriterleri şöyle açıklanabilir;

1-) Tek bir grup bir dizi konudan daha fazla alanda sistematik ve yaygın kontrol edinemez.

2-) Önemli gruplar arasında genel bir denge vardır ve birbirlerini karşılıklı dengelerler.

3-) Ekonomik güç siyasi güçten ayrıdır.

4-) Devlet tarafsız ve nötrdür. Yöneten sınıf yoktur.

5-) Hâkim ideoloji yoktur. Pek çok fikir vardır.

6-) Siyaset rekabet ve tercih sürecidir.

Demokratik gelişmeye farklı bakışlar ve açıklamalar getirilmiştir. Bunlardan birincisi, Macpherson’un ekonomik yaklaşımıdır. C. B. Macpherson’a göre, esasen üç tip demokrasi vardır. Bu farklılaşma ise temelde ekonomiyle ilgilidir. Bunlar; (1) liberal demokrasiler (piyasa ekonomileri), (2) liberal olmayan komünist halk demokrasileri (kumanda ekonomileri) ve (3) az gelişmiş ülke demokrasileridir (sağlıksız piyasa ekonomileri). İkinci açıklama, adalet ve hukuk temellidir. Bu teoriye göre, polis devletinden, kanun devletine ve hukuk devletine giden süreç demokratikleşmeyi meydana getirmektedir. Üçüncü bir açıklama ise Norberto Bobbio’nun pazarın denetlenmesiyle demokrasi teorisidir. Bobbio, demokrasiyi asgari anlamıyla şekil (prosedürel) ve bir hükümet biçimi olarak görür ve iki temel soru sorar;

  • Kim yönetiyor ve nasıl yönetiyor?
  • Kimin yöneteceğine kim karar veriyor ve hangi usullerle karar veriyor?

Bu sorular etrafında, Bobbio, 4 temel kriterden söz eder;

1-) Karar verme iktidarının çok sayıda kişiye tanınması,

2-) Kararların çoğunlukla alınması,

3-) Herhangi bir zorlama olmaksızın bireylerin farklı seçenekler arasında tercih yapmasına izin verilmesi,

4-) Ayrıca şiddete başvurmama, hoşgörü, kardeşlik gibi değerlerin toplumda yerleşmesi.

Bunları yapmak için, Bobbio’ya göre, kapitalizm ve demokrasi ayrıştırılmalı ve piyasa ekonomisinin eşitsiz bir düzen kurmasına engel olunmalıdır. Bir nevi “liberal sosyalizm” öneren Bobbio’ya göre, serbest pazar toplumu yok edilmemeli, fakat demokrasiyi yok eden olumsuz özellikleri törpülenmelidir. Bu sebeple aşırı bireycilik, egoizm, eşitsizlik gibi meselelerin üzerine gidilmeli ve daha çoğulcu ve toplumcu bir bakış açısı geliştirilmelidir.

Demokrasilerin atak yaptığı dönemler: Birinci Dünya Savaşı sonrası, İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan Dekolonizasyon dönemi ve Komünizm’in düşüşe geçtiği dönemdir.[8]

Ünlü Karşılaştırmalı Politika uzmanı Samuel P. Huntington, The Third Wave (Üçüncü Dalga) adlı eserinde[9], dünya tarihinde üç büyük demokratikleşme dalgasından söz etmektedir. Birinci demokrasi dalgası, Amerikan ve Fransız Devrimleri ile başlamış; 1820’de ABD’de oy hakkının genişlemesiyle ilerlemiş ve Birinci Dünya Savaşı’nın ardından oluşan liberalizm atmosferinde, 1926’ya kadar 29 demokratik ülkenin kurulmasıyla son bulmuştur. 1920’lerin sonlarında oluşan Büyük Buhran’ın da etkisiyle başlayan otoriter rejim dalgası nedeniyle ise zamanla geriye dönüş başlamış ve bunun sonucunda 1942’de demokratik ülke sayısı 12’ye düşmüştür.

İkinci demokrasi dalgası, İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan dekolonizasyon dönemi ile ortaya çıkmış ve 1962’de 36 ülke demokratik rejim haline gelmiştir. 1960-1975 arası dönemde ise yeniden bir geriye dönüş yaşanmış ve demokratik ülke sayısı 30’a inmiştir.

1970’lerin sonlarında başlayan üçüncü demokrasi dalgası ile onlarca ülke daha demokrasiye geçmiş ve SSCB’nin yıkılması sonrası başladığı iddia edilebilecek olan 4. demokrasi dalgası veya 3. demokrasi dalgasının ikinci ayağı ile de demokrasi tüm eksikliklerine rağmen neredeyse alternatifsiz bir rejim haline gelmiştir. Ancak son 10 yılda birçok ülkede demokratikleşmede ciddi geriye gidişler olması da (örneğin Türkiye) söz konusudur. Buna karşın, günümüzde 192 ülkeden 120’sinin bir şekilde demokrasi uygulaması, demokratik rejimin ağır bastığını gösteren önemli bir veridir.

Amerikalı siyaset bilimci Phillips Shively’e göre, demokrasiye geçişin 4 önemli nedeni vardır:

1-) Otoriter rejimlerin yorgunluğu, bozulması ve kamuoyu desteğini kaybetmesi. Farklı sebepler demokrasiye geçişi tetiklemiştir. Arjantin’de İngiltere karşısında alınan askeri mağlubiyet (Falklands Savaşı) demokrasiye geçişi hızlandırırken, İspanya ve Portekiz’de ünlü diktatörlerin (Franco ve Salazar) ölmeleri, komünist ülkelerde ekonomik sıkıntılar bu süreci hızlandırmıştır.

2-) Demokratik olmayan rejimlerin değişmesi yönünde uluslararası baskı. İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Güney Afrika örneklerinde olduğu gibi demokrasiye geçişi dış baskılar da kolaylaştırabilir.

3-) Halkın fiziki güvenlik ile insan hakları ve onurunun korunması ve iktidarın kötüye kullanılmasının önlenmesi yönündeki isteği. Özellikle baskı rejimlerinde halkın birikmiş öfkesi demokrasiye geçişi kolaylaştırıyor.

4-) Ekonomik gelişme isteği. Komünist ülkelerde yaşanan stagflasyon ve Batı ülkelerindeki tüketim mallarının çekiciliği gibi faktörler piyasa ekonomisini ve demokrasiyi daha cazip hale getirmiştir. Piyasa ekonomisine dayalı demokratik rejimlerin ekonomik ve sosyal gelişmeyi kolaylaştırdığı iddia edilmektedir. Ancak güçlü bir sosyal devletin yokluğu durumunda bizzat bu sistemin kendisi bir eşitsizlik ve sosyal sorun yumağı haline gelebilmektedir.

Günümüzde demokratikleşme yönündeki gelişmelere en önemli katkılardan biri de toplumun iç yapısal gelişmeleri dışında uluslararası toplum ve hukuktan gelmektedir. (Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Birliği, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı vs.)

İslam Dünyasında Demokrasi

İslam dünyasında, özellikle de Ortadoğu’da uygulanan yönetim modellerini tasnif etmek gerekirse;

  1. Laik otoriter (askeri yönetim, askerle iç içe geçen seküler milliyetçi partiler (Baas) veya kudretli seküler bir yönetici merkezli) yönetimler,
  2. İslam soslu demokratik rejimler,
  3. İslami esaslar ve hatta radikal İslam ideolojisi temelinde kurulan otoriter/totaliter yönetimlerden söz edilebilir.

Bu rejimleri örneklendirmek gerekirse; Türkiye’de kurucu lider Mustafa Kemal Atatürk ve tek parti dönemi, Azerbaycan ve diğer Kafkasya/Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Arap dünyasındaki Baas partileri ve Mısır ve benzeri ülkelerde görülen askeri yönetimler özleri itibariyle laik otoriter modele uymaktadır. Buna karşın, Türkiye’de 1950’de çok partili siyasal hayata geçilmesiyle birlikte Demokrat Parti iktidarıyla başlayan ve günümüzde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti ile devam eden popülist İslamcı partilerin önde olduğu seçimli demokrasi ve rekabetçi otoriter sistemler, yine ülkelerde uygulanan İslam soslu ve özgür demokratik seçimlerin yapılabildiği rejimler, ikinci modele daha yakın ve uygundur. Devlet yönetiminin tamamen dine dayandırıldığı ve özgürlüğün en alt seviyelerde olduğu devletler ise, Afganistan ve İran İslam Cumhuriyeti gibi otoriter/totaliter rejimlerdir.

İslam dünyasının demokratikleşmemesi konusunda farklı görüşler olmakla birlikte, bu konuda son yıllarda ortaya atılan en özgün ve ilginç görüş, ABD’de yaşayan Türk akademisyen Ahmet T. Kuru’nun geliştirdiği ulema-siyaset ittifakı ve geçmişte görece özerk ve özgür olan ulemanın (İslam din bilginleri ve din adamları) bağımsız olamamasının İslam dünyasını geri bıraktırdığı tezidir.[10] Klasik Batılı modernist ve Oryantalist paradigmada ise, İslam dini, geri kalmışlığın bizatihi sebebi olarak vurgulanmaktadır. Bu görüş, yakın tarihte de İslamofobi akımı sayesinde yeniden güçlenmeye başlamıştır. İslam dünyasına baktığımızda ise, bilhassa anti-emperyalist ve Üçüncü Dünyacı yaklaşımlarda, Müslüman toplumların Batı/Hıristiyan devletlerce tarihsel süreçte sömürülerek geri bıraktırıldığı ve günümüzde de Ortadoğu coğrafyasının İsrail’e verilen ölçüsüz destek gibi politikalarla karıştırılarak, İslam ülkelerinin demokratikleşmesine izin verilmediği görüşü entelektüeller arasında yaygın kabul görmektedir.

Günümüzde, bu konudaki en önemli otoriterlerden kabul edilen Amerikan menşeli Freedom House kuruluşuna göre, İslam dünyasında (Müslümanların çoğunlukta olduğu 50 bilinen ülke baz alınmıştır) tam demokrasi adedi 0 (free), yarı-demokratik rejimlerin sayısı 21 (partly free) ve demokrasi olmayan rejimlerin adedi 29’dur.[11] Bu ülkeler şunlardır:

Kısmen özgür/demokratik (partly free) devletler ve puanları şu şekilde sıralanmaktadır:

  1. Senegal (68)
  2. Arnavutluk (67)
  3. Sierra Leone (63)
  4. Kosova (60)
  5. Endonezya (58)
  6. Tunus (56)
  7. Malezya (53)
  8. Bosna Hersek (52)
  9. Nijer (51)
  10. Gambiya (48)
  11. Somaliland (44)
  12. Gine-Bissau (43)
  13. Lübnan (43)
  14. Nijerya (43)
  15. Komorlar (42)
  16. Maldivler (41)
  17. Bangladeş (40)
  18. Kuveyt (37)
  19. Fas (37)
  20. Pakistan (37)
  21. Moritanya (36)

Özgür olmayan (not free) ülkeler ve puanları ise şöyledir:

  1. Ürdün (33)
  2. Cezayir (32)
  3. Türkiye (32)
  4. Burkina Faso (30)
  5. Gine (30)
  6. Irak (29)
  7. Mali (29)
  8. Brunei (28)
  9. Kırgızistan (27)
  10. Katar (25)
  11. Cibuti (24)
  12. Umman (24)
  13. Kazakistan (23)
  14. Birleşik Arap Emirlikleri (18)
  15. Mısır (18)
  16. Çad (15)
  17. Bahreyn (12)
  18. İran (12)
  19. Özbekistan (12)
  20. Libya (10)
  21. Sudan (10)
  22. Azerbaycan (9)
  23. Yemen (9)
  24. Afganistan (8)
  25. Somali (8)
  26. Suudi Arabistan (8)
  27. Tacikistan (7)
  28. Türkmenistan (2)
  29. Suriye (1)

Elbette Freedom House verileri tartışmaya açıktır. Yani söz gelimi Kuveyt’in Türkiye’den daha özgür ve demokratik bir ülke olduğunu iddia edebilmek bizce hayli zordur. Benzer şekilde, Azerbaycan’ın en az özgür Müslüman devletlerinden birisi olarak gösterilmesi de gerçekçi bir yaklaşım değildir. Buna karşın, bazı temel değerler açısından yaklaşıldığında, İslam dünyasında halen bir tane bile gerçek demokrasinin olmadığı ve demokrasiyi kısmen uygulayabilen ülkelerin de çoğunlukla eski sömürgeler olduğu (ağırlıkla İngiltere veya Fransa) olduğu görülmektedir. Bu anlamda, sömürgeciliğin bu ülkeleri geride bıraktırmasının yanında, demokratikleşme nüvesini oluşturduğu görüşü de iddia edilebilir. Buna karşın, yakın zamana kadar en başarılı demokrasi kabul edilen Türkiye örneği, hiç sömürgeleştirilmemiş bir Müslüman toplumunun da ne kadar ilerleyebileceğini göstermesi açısından manidar ve önemlidir. İlerleyen yıllarda, Türkiye’nin yeniden demokrasiye dönmesi ve İslam dünyasına bu konuda liderlik etmesi de bizce gayet olası bir senaryodur.

Bir diğer ilginç saptama ise laiklik konusunda yapılabilir. Türkiye’deki genel ön kabul laiklik olmadan demokratik bir rejimin kurulamayacağı olmasına karşın, ilginçtir ki, aslında laik rejimlerin bazıları (Türk Cumhuriyetleri) en otoriter/totaliter yönetimlerdir. Laik rejimler arasında demokrasiye yaklaşabilen Senegal, Arnavutluk, Sierra Leone, Bosna Hersek, Kosova ve kısmen Türkiye gibi rejimler olsa da, İslami rejimler (devletin resmi dininin İslam olduğu ve devlet yönetiminde kısmen İslami usullere yer verilen sistemler arasında da demokrasi olmayı kısmen başarmış Pakistan, Bangladeş ve Tunus gibi örnekler mevcuttur. Lakin şurası kesindir ki, devlet sisteminin tamamen dine dayandığı rejimlerin özgür olma ihtimalleri (Afganistan, İran vs.) hayli düşüktür.

Sonuç

Demokrasiyi tarihsel deneyim sonucunda ortaya çıkmış doğru bir rejim kabul eder ve yukarıda açıklanan verilerden yola çıkarsak, bizce en iyi formül, İslam’ın kültürel esaslarıyla yaşatıldığı, ama devletin tamamen din eksenine oturtulmadığı Müslüman demokrasi modelinin geliştirilmesidir. Bu, elbette uzun ve sancılı bir süreç olacaktır. Ancak laik otoriter modele dönüş, bizce akıntıya karşı su çekmek anlamına gelebilir. Zira Çin’in otoriter sistemde gösterdiği başarı, tamamen bu ülkenin kendisine özgü ve diğer toplumlardan çok farklı kültürel yapısıyla alakalıdır. Oysa İslam toplumlarının birçoğu, Batı dünyası ile daha entegredir ve o ülkelerdeki gelişmelerden daha yoğun etkilenmektedirler. Bu nedenle, izlenmesi gereken yol, kontrollü ve akılcı demokrasiye geçiş planlamasıdır. Demokratik Avrupa ülkelerinde Müslüman toplumların bu yönetim biçimine uyum sağlamakta hiçbir sorun yaşamamaları da bu açıdan cesaretlendirici somut bir örnektir. Bu bağlamda İslam ülkelerinde demokratikleşmeyi teşvik edebilecek en etkili yöntem ise, öncelikle insanların temel ihtiyaçlarını giderecek canlı, verimli ve üretken bir ekonominin inşa edilmesi ve dini radikalizm hareketlerinin çeşitli yöntemlerle (dünyevileşmeyi teşvik eden) zayıflatılmasıdır. Bu konuda başarılı tarihsel deneyimler ise, Arap Baharı sürecinde Tunus’ta 2011-2020 döneminde etkili olan siyasal yaklaşım ve Türkiye’de AK Parti iktidarının 2002-2010 döneminde uyguladığı politikalardır.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

Kapak fotoğrafı: https://www.e-ir.info/2015/01/07/what-is-islamic-democracy-the-three-cs-of-islamic-governance/

KAYNAKÇA

[1] Orijinal ifade şöyledir; “Democracy is the worst form of government, except for all the others.” Bakınız; International Churchill Society, “Quotes: The Worst Form of Government”, Erişim Tarihi: 13.02.2024, Erişim Adresi: https://winstonchurchill.org/resources/quotes/the-worst-form-of-government/.

[2] Bu bölüm Aytekin Yılmaz’ın Modern Demokrasi Gelişimi ve Sorunları kitabından alınan özet geliştirilerek oluşturulmuştur. Bakınız; Aytekin Yılmaz (2000), Modern Demokrasi Gelişimi ve Sorunları, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları.

[3] Orijinal tanım şöyledir; “Of the people, by the people, for the people.” Bakınız; Council of Europe, “Democracy”, Erişim Tarihi: 13.02.2024, Erişim Adresi: https://www.coe.int/en/web/compass/democracy.

[4] Lokman Şahin, “Siyasetin İşleyiş Yöntemi ve Düzeni: Siyasal Rejim ve Sistemler”, Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi, Ünite 4, Erişim Tarihi: 12.03.2024, Erişim Adresi: https://adm.ataaof.edu.tr/pdf.aspx?du=pliuXMMzRTzMa0hPG%201LMA==#:~:text=Aristoteles%20bu%20tasnifinde%20siyasal%20rejimleri,-demokrasi”%20şeklinde%20tasnif%20etmiştir, s. 4.

[5] Detaylar için bakınız; Maurice Duverger (1965), “La structure des gouvernements”, L’Etude de la société, 8. Bölüm: “L’organisation politique”, Québec: Les Presses de l’Université Laval, ss. 315-327.

[6] Thomas Zittel, “Polyarchy”, Erişim Tarihi: 13.02.2024, Erişim Adresi: https://www.researchgate.net/figure/Robert-Dahls-model-of-Polyarchy_fig1_48666054.

[7] Robert Dahl (1961), Who Governs? Democracy and Power in the American City, Yale University Press.

[8] Wikipedia, “Waves of Democracy”, Erişim Tarihi: 13.02.2024, Erişim Adresi: https://en.wikipedia.org/wiki/Waves_of_democracy.

[9] Samuel Huntington (1993), The Third Wave: Democratization in the Late 20th Century, University of Oklahoma Press.

[10] Detaylar için, bakınız; Ahmet T. Kuru (2019), Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment: A Global and Historical Comparison, Cambridge: Cambridge University Press.

[11] Freedom House, “Countries and Territories”, Erişim Tarihi: 13.02.2024, Erişim Adresi: https://freedomhouse.org/countries/freedom-world/scores.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.