RUSYA AÇISINDAN İRAN-İSRAİL/ABD SAVAŞI

upa-admin 29 Mart 2026 881 Okunma 0
RUSYA AÇISINDAN İRAN-İSRAİL/ABD SAVAŞI

Giriş

İran ile İsrail/ABD arasında tırmanan savaş, yalnızca Ortadoğu’nun yeni bir askerî krizine işaret etmiyor. Asıl dikkat çekici olan, bu savaşın uluslararası sistemde hangi fay hatlarını harekete geçirdiği ve hangi aktörlere yeni stratejik imkânlar sunduğudur. Bu noktada en kritik sorulardan biri şudur: Moskova, bu savaşa gerçekten nasıl bakmaktadır? Rusya, İran’a diplomatik destek veren ihtiyatlı bir ortak mıdır, yoksa Batı’nın dikkatinin dağılmasını, enerji piyasalarının sarsılmasını ve yaptırım rejimlerinin aşınmasını kendi lehine çeviren daha büyük bir jeopolitik hesap mı yürütmektedir? Sorunun önemi tam da burada yatmaktadır. Çünkü 2026 İran Savaşı, Rusya açısından yalnızca dışarıda yaşanan bir gelişme değil, Ukrayna’daki savaşın seyri, Batı ile yürütülen uzun vadeli güç mücadelesi ve çok kutuplu dünya düzeni iddiası ile doğrudan bağlantılı yeni bir stratejik momenttir.

Kremlin’in son dönemdeki açıklamaları ilk bakışta diplomatik denge, uluslararası hukuk ve bölgesel istikrar vurgusuna dayalı ölçülü bir çizgiye işaret etmektedir. Ancak Rusya’nın tutumu yalnızca resmî açıklamalar üzerinden okunduğunda, savaşın Moskova açısından taşıdığı asıl anlam gözden kaçırılır. Çünkü bu savaş, Rusya için bir yandan İran’ın bütünüyle çökmesini önleme ihtiyacını, diğer yandan doğrudan cepheye inmeksizin krizin doğurduğu sonuçlardan jeopolitik kazanç devşirme arayışını aynı anda içinde barındırmaktadır. Başka bir ifadeyle, mesele, Rusya’nın İran’ın yanında olup olmadığı sorusundan daha geniştir. Asıl mesele, Kremlin’in bu savaşı nasıl bir stratejik çerçevede konumlandırdığı, hangi sınırlar içinde hareket ettiği ve bu yeni çatışma ortamını Ukrayna’dan enerji siyasetine, yaptırımlardan küresel güç rekabetine kadar uzanan geniş bir hatta nasıl değerlendirdiğidir.

Bu makalede, Rusya’nın İran-İsrail/ABD savaşına yaklaşımını tam da bu çerçevede ele alacağım. Moskova’nın tutumunu yalnızca diplomatik söylemler veya anlık taktik manevralar üzerinden değil, daha derin bir devlet aklı ve uzun vadeli jeopolitik hesap bağlamında değerlendireceğim. Böylece, Rusya’nın bu savaşı neden yalnızca bölgesel bir kriz olarak görmediği, İran’a desteğinin nerede başlayıp nerede sona erdiği ve savaşın Kremlin’e hangi stratejik açılımları sunduğu bütünlüklü biçimde incelenebilecektir.

Rusya Açısından Yaklaşım

İran ile İsrail/ABD arasında derinleşen savaş, Moskova açısından yalnızca Ortadoğu’ya ait bölgesel bir kriz olarak okunmamakta. Kremlin’in tutumu dikkatle incelendiğinde, bu savaşın Rus dış politikası bakımından üç ayrı düzlemde anlam kazandığı görülmektedir. İlk olarak, ABD’nin askerî ve diplomatik dikkatini Ukrayna cephesinden kısmen uzaklaştıran bir dikkat dağınıklığı üretmekte; ikinci olarak, enerji fiyatlarını yükselterek Rus savaş ekonomisine yeni bir mali nefes alanı açmaktadır; üçüncü olarak ise Batı’nın yaptırım rejiminde mutlak sertliğin korunmasını zorlaştıran yeni jeopolitik baskılar meydana getirmektedir. Bu nedenle, Moskova’nın İran krizine yaklaşımı, sadece “müttefike diplomatik destek” şeklinde açıklanamaz. Daha doğru ifade, Rusya’nın bu savaşı kendi küresel güç mücadelesi bağlamında çok katmanlı bir stratejik fırsat alanı olarak değerlendirdiğidir. Reuters’in Mart 2026 tarihli analizleri, Rusya’nın tam da bu süreçte Ukrayna’da yeni bir bahar taarruzuna yöneldiğini, Kiev’in ise İran Savaşı nedeniyle azalan Batı ilgisi, gerileyen hava savunma desteği ve yavaşlayan dış yardım akışı nedeniyle daha kırılgan bir zemine girdiğini göstermektedir.

Bu noktada Rusya’nın yaklaşımını anlamak için resmî söylem ile fiilî jeopolitik çıkar arasındaki ayrımı net biçimde kurmak gerekir. Resmî düzeyde, Moskova, savaşın başından bu yana “diplomatik çözüm”, “uluslararası hukuk” ve özellikle İran’daki nükleer altyapının hedef alınmaması tezini öne çıkarmaktadır. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov’un Bushehr nükleer santrali çevresindeki saldırıları “son derece tehlikeli” olarak nitelemesi ve Lavrov’un İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile yaptığı temaslarda siyasî-diplomatik çözümü vurgulaması, Rusya’nın kamusal pozisyonunun askerî angajmandan ziyade kontrollü siyasi destek üzerine kurulduğunu göstermektedir. Bu nedenle, Kremlin, İran ile ilişkileri müttefiklik boyutuyla değil stratejik ortaklık söylemleriyle mesafeli bir söylem geliştirmektedir. Ancak bu resmî söylemler, Kremlin’in savaşın sonuçlarından jeopolitik kazanç devşirmediği anlamına gelmemektedir; tam tersine, Moskova bir yandan çatışmanın genişlemesini kınarken diğer yandan bu genişlemenin Batı üzerindeki maliyetini soğukkanlı biçimde hesaplamaktadır.

Rus stratejik çevrelerinde yapılan değerlendirmeler de bu yaklaşımı desteklemektedir. Örneğin, Valdai Club çevresindeki analizlerde savaşın artık klasik askerî çatışma sınırlarını aşıp ekonomik zorlamaya dönüştüğü, İran’ın Hürmüz Boğazı ve enerji altyapısı üzerinden küresel maliyet üretmeye çalıştığı vurgulanmaktadır. Aynı çerçevede, Peskov’a atfen dile getirilen “bu bizim savaşımız değil” yaklaşımı, Rusya’nın doğrudan savaşan taraf olmak istemediğini, fakat savaşın doğurduğu bölgesel ve küresel sarsıntıları kendi lehine kullanmaya çalıştığını göstermektedir. RIAC Direktörü Ivan Timofeev’in Mart 2026 tarihli değerlendirmesi ise daha da dikkat çekicidir: Timofeev’e göre, İran Savaşı, Batı baskısının uzun süreli olduğunu, yaptırımların askerî güç kullanımına evirilebildiğini ve Rusya’nın da benzer şekilde uzun dönemli bir baskı mimarisiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Burada önemli olan husus şu: Rus uzman çevreleri İran dosyasını yalnızca İran’a dair bir güvenlik meselesi olarak değil, Ukrayna Savaşı ve genel olarak Rusya-Batı çatışmasının geleceğine dair dersler içeren bir laboratuvar olarak okumaktadır. Bu da, Kremlin’in İran Savaşı’na neden sadece dışarıdan bakan bir aktör gibi davranmadığını açıklar.

Moskova açısından savaşın en somut getirilerinden biri Ukrayna cephesinde ortaya çıkmaktadır. İran merkezli çatışmanın uzaması, Washington’ın askerî planlama ve dış politika önceliklerinde yeni bir dağılım yaratmaktadır. Reuters’in 25 Mart tarihli analizine göre, Ukrayna, tam da bu dönemde yeni bir Rus taarruzuna hazırlanırken Batı desteğindeki zayıflamadan, hava savunma sistemlerindeki daralmadan ve Avrupa içindeki siyasî tıkanmalardan olumsuz etkilenmektedir. Son günlerde hem savaş bölgesinde, hem de Ukrayna iç hattında Rusya’nın yoğun drone ve füze saldırılarını arttırdığını, Ukrayna’nın ise buna karşılık Rus enerji altyapısını hedef almaya devam ettiğini, fakat yaptırım gevşemesi ve yükselen petrol fiyatları nedeniyle Moskova üzerindeki baskının kısmen azaldığı görülmektedir. Dolayısıyla, İran Savaşı, Kremlin bakımından yalnızca dış bir gelişme değil; Ukrayna’daki savaş temposunu arttırmak ve Batı’nın dikkat dağınıklığından yararlanmak için elverişli bir jeopolitik konjonktür üretmektedir. Başka bir ifadeyle, Ortadoğu’daki kriz Rusya için ikincil bir cephe değil, Ukrayna sahasındaki operasyonel manevra alanını genişleten dolaylı bir stratejik kaldıraç işlevi görmektedir.

Bu savaşın Kremlin’e sağladığı ikinci büyük avantaj enerji piyasalarında ortaya çıkmaktadır. İran Savaşı ile birlikte petrol fiyatlarının 70 dolar bandından 110 doların üzerine çıkması, Rusya’nın bütçe dengeleri bakımından ciddi bir rahatlama yaratmıştır. Rus bütçesinin petrol ve gaz gelirlerinde Nisan ayında yaklaşık yüzde 70’lik artış beklenmekte, bu artış da 0,9 trilyon ruble düzeyine ulaşarak Ekim 2025’ten bu yana en yüksek aylık seviyeyi işaret etmektedir. Son günlerde Devlet Başkanı Vladimir Putin’in enerji gelirlerindeki artış karşısında “dengeli kararlar” alınması çağrısını yapması, Kremlin’in bu yükselişi geçici bir piyasa dalgası olarak değil, yönetilmesi gereken stratejik bir imkân olarak gördüğünü düşündürmektedir. Ayrıca Hürmüz Boğazı kaynaklı arz şokunun küresel ekonomide stagflasyon, tedarik zinciri bozulması ve enerji güvenliği kaygılarını derinleştirdiğini ortaya koymaktadır. Böyle bir tabloda, Rusya, hem daha pahalı petrol satarak savaş ekonomisini destekleme, hem de Batı’nın enerji güvenliği kaygılarını kendi diplomatik pazarlık gücüne dönüştürme kapasitesi kazanmaktadır.

Bu bağlamda yaptırımlar meselesi de yeniden düşünülecek bir konuma gelme eğilimindedir. Şimdilik Batı’nın Rusya’ya yönelik yaptırımları toptan kaldırmaya hazır olduğunu söylenmese de savaşın süresinin uzamasıyla birlikte  enerji güvenliğinin yeniden öncelik kazanmasının yaptırım mimarisinde esneme ve gecikme yaratacağını realist politikalar üzerinden değerlendirebiliriz.  Bilindiği gibi, Avrupa Komisyonu, Rus petrol ithalatını kalıcı biçimde yasaklamayı amaçlayan yeni teklifini ertelemiştir. Trump yönetiminin ise yükselen enerji fiyatlarını düşürmek amacıyla Rusya’ya yönelik bazı enerji yaptırımlarını gevşetme seçeneklerini değerlendirdiği, hatta belirli ülkelere Rus petrolü alımında geçici kolaylıklar sağlayabileceği tavsiyesinde bulunduğu iddia edilmektedir. Moskova için burada şimdilik en gerçekçi politika, yaptırımların bir anda tamamen kaldırılması değil; Batı’nın enerji arzı, enflasyon ve ekonomik istikrar kaygıları nedeniyle kendi yaptırım rejimini mutlak sertlikte sürdürememesidir. Bu da, Rusya’nın uluslararası sistemde yeniden pazarlık kapasitesi kazanmasına ilerleyen süreçlerde yardım edecektir.

Rusya’nın İran’a Yaklaşımının Sınırları

Rusya’nın İran’a yönelik tutumu dışarıdan bakıldığında zaman zaman abartılı biçimde “müttefiklik” olarak tanımlansa da, mevcut tablo daha dikkatli bir okumayı gerektiriyor. Moskova ile Tahran arasında son yıllarda belirgin biçimde derinleşen askerî, teknolojik ve diplomatik yakınlaşma elbette inkâr edilemez. Özellikle Ukrayna Savaşı sonrasında İran’ın Rusya’ya sağladığı insansız hava aracı kapasitesi, iki ülke arasındaki ilişkinin salt diplomatik bir yakınlıktan ibaret olmadığını açık biçimde göstermiştir. Bununla birlikte, bu ilişki, klasik anlamda bağlayıcı ve koşulsuz bir askerî ittifaka da dönüşmüş değildir. Taraflar arasında çıkar temelli, esnek ve konjonktürel bir iş birliği vardır; fakat bu iş birliği, bir taraf saldırıya uğradığında diğer tarafın doğrudan savaşa girmesini zorunlu kılan bir güvenlik mimarisi hiçbir zaman üretmemiştir. İran-İsrail/ABD Savaşı başladığında da Rusya’nın sergilediği tavır tam olarak bunu doğrulamış; söylem düzeyinde sert destek, diplomatik düzeyde koruma, ancak askerî düzeyde son derece dikkatli ve sınırlı bir angajman desteği söz konusudur.

Bu nedenle, Rusya’nın İran’a yaklaşımını anlamanın en doğru yolu, onu iki ayrı düzlemde incelemektir. İlk düzlem görünür ve resmî olandır. Bu düzlemde, Moskova, İran’ın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü vurgulamakta, dış müdahaleyi reddetmekte, özellikle nükleer tesislere yönelik saldırıları son derece tehlikeli bulmakta ve sorunun siyasi yollarla çözülmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu çizgi, Rusya’ya aynı anda iki önemli avantaj sağlamaktadır. Birincisi, Moskova kendisini Batı’nın “istikrarsızlaştırıcı müdahaleciliğine” karşı düzen ve hukuk savunucusu olarak sunabilmektedir. İkincisi, İran’ı bütünüyle yalnız bırakmayarak Ortadoğu’daki nüfuz ağını korumaktadır. Ancak ikinci düzlem, yani görünmeyen fakat stratejik açıdan daha önemli olan düzlem, doğrudan savaşmak yerine savaşın parametrelerini etkilemeye dönük destek biçimlerinden oluşmaktadır. İşte tam bu noktada, mesele, açık askerî müdahaleden çok teknoloji paylaşımı, istihbarat akışı, diplomatik kalkan üretimi ve zaman kazandırıcı uluslararası pozisyon alma becerisiyle ilgilidir. Rusya’nın İran’a fiilî yardımının niteliği de burada önem kazanıyor. Eldeki veriler, Moskova’nın İran adına savaşa girecek bir pozisyon almadığını, fakat İran’ın savunma kapasitesini dolaylı biçimde güçlendirebilecek alanlarda etkili olabileceğini göstermektedir. Özellikle son dönemde İran’a uydu görüntüsü, hedef tespiti, elektronik harp bilgisi, hava savunma modernizasyonu ya da insansız sistemlerin geliştirilmesine dönük teknik katkı sağlanabileceğine ilişkin ciddi değerlendirmeler gündeme gelmiştir. Bu tür unsurların önemli bir kısmı doğrudan kamuya açık ve resmî şekilde doğrulanmadığı için ihtiyatla ele alınmalı; ancak Rus güvenlik uzmanlarının yaklaşımları ve uluslararası güvenlik çevrelerinde bu ihtimalin ciddiyetle tartışılması bile başlı başına anlamlıdır.

Burada dikkat çekici olan diğer husus, Rusya’nın desteğinin yapısından çok sınırlarıdır. Kremlin, İran’ın tamamen çökmesini kendi çıkarlarına aykırı görmektedir; çünkü böyle bir sonuç yalnızca Ortadoğu’da değil, Kafkasya, Hazar havzası ve Orta Asya hattında da Avrasya politikaları kapsamında yeni güç boşlukları yaratabilir. İran’ın zayıflaması, Rusya’nın güney çevresinde Batı yanlısı ya da en azından Batı ile daha uyumlu yeni denge arayışlarını tetikleyebilir. Ayrıca İran’ın devlet kapasitesinin sert biçimde aşınması, enerji nakil hatları, bölgesel milis ağları ve güvenlik dengeleri üzerinde uzun vadeli istikrarsızlıklar doğurabilir. Buna karşılık, Kremlin, İran uğruna ABD ile doğrudan askerî sürtüşmeye girecek ölçüde de risk almayacaktır. Bu nedenle Rusya’nın siyaseti, İran’ı ayakta tutacak kadar destek vermek ama savaşı Rusya’nın doğrudan savaşı hâline getirmeyecek kadar mesafeyi korumak üzerine kurulu.

Bununla birlikte, Moskova-Tahran yakınlaşmasını romantize etmek de yanlış. Rusya için İran vazgeçilmez bir medeniyet ortağı değil, belirli dosyalarda işlevsel öneme sahip bir stratejik ortaktır. Bunun örneğini Suriye’de Esad rejiminin çöküşü esnasında gördük. Rus dış politikası duygusal sadakatten çok güç dengesi hesabı üzerinden çalışmakta. Eğer İran ile yakınlık Rusya’ya Ukrayna cephesinde rahatlama, enerji piyasalarında avantaj, Ortadoğu’da nüfuz koruma ve Batı’ya ek maliyet üretme imkânı veriyorsa, Moskova bu ilişkiyi derinleştirir. Fakat aynı ilişki Rusya’yı doğrudan ABD ile yüksek yoğunluklu bir çatışma riskine sürüklerse, Kremlin sınır çizer. Dolayısıyla, İran-Rusya ilişkilerinin temel karakteri, ideolojik birliktelik değil, karşılıklı fayda üretme kapasitesidir. Bu realite, savaş zamanında daha çıplak biçimde ortaya çıkar. Kriz büyüdükçe retorik sertleşmekte, fakat pratik angajman dikkatle ölçülmektedir.

Savaşın Rusya’ya Sağladığı Stratejik Açılım

Büyük güçler açısından bazı savaşlar kendi coğrafi sınırlarının çok ötesinde sonuç üretir; tarafı olmadıkları bir çatışma dahi onların askerî temposunu, ekonomik kapasitesini, diplomatik pazarlık gücünü ve rakip blokların iç bütünlüğünü doğrudan etkileyebilir. Moskova’nın bu savaşa yaklaşımı da rasyonel politikalar bağlamında tam olarak bu çerçevede anlam kazanıyor. Kremlin, İran çevresinde oluşan çatışmayı yalnızca Tahran’ın güvenliği veya İsrail’in saldırganlığı üzerinden değil, Batı’nın aynı anda kaç cephede yüksek yoğunluklu baskı siyaseti yürütebileceği kapasitesini de ölçüyor. Bu nedenle Rusya için mesele Ortadoğu’daki savaşın ahlaki veya duygusal boyutundan önce, onun küresel stratejik denklemi nasıl dönüştürdüğüdür. Bu dönüşümün merkezinde ise üç temel alan bulunuyor:

  • Ukrayna cephesindeki askerî baskının yeniden kalibre edilmesi,
  • Enerji piyasalarındaki sarsıntının Rusya lehine çevrilmesi,
  • Yaptırım düzeninin siyasal dayanıklılığının aşındırılması.

Bu bağlamda savaşın ilk büyük etkisi dikkat ve kaynak dağılımı alanında ortaya çıkıyor.

İran merkezli savaşın uzaması, Ortadoğu’daki askerî konuşlanmayı, savunma planlamasını, hava savunma mimarisini, deniz yollarının güvenliğini ve enerji güvenliği siyasetini yeniden ön plana çıkarmakta. Bu da kaçınılmaz biçimde Ukrayna Savaşı’nın mutlak öncelik konumunu aşındırmaktadır. Ukrayna’ya ayrılan askerî yardımın niteliği, hava savunma sistemlerinin erişilebilirliği, mühimmat akışının sürekliliği ve Batı kamuoyundaki dikkat yoğunluğu zayıfladıkça, Moskova için sahadaki baskıyı artırmak daha rasyonel hâle gelmektedir.

Burada önemli olan nokta, Kremlin’in bu gelişmeyi yalnızca kısa vadeli bir fırsat olarak değil, uzun süreli bir stratejik aşınma modeli olarak değerlendirmesidir. Rus stratejik çevrelerinde giderek belirginleşen yaklaşım, Batı’nın Rusya’ya karşı yürüttüğü baskının yıllarla değil on yıllarla ölçülmesi gerektiği yönündedir. Bu nedenle, Moskova için her yeni kriz, Batı’nın süreklilik iddiasını sınayan bir test işlevi görmektedir. İran Savaşı da bu testlerden biridir. Eğer Batı aynı anda hem Ukrayna’da yüksek düzeyli askerî ve mali destek sağlamak, hem Ortadoğu’da yeni bir savaşın güvenlik ve enerji sonuçlarını yönetmek, hem de kendi iç kamuoyunu ekonomik maliyetlere rağmen ayakta tutmak zorunda kalırsa, zaman faktörü kaçınılmaz biçimde Rusya lehine işlemeye başlayacaktır. Kremlin’in sabırlı stratejisinin özü de budur. Ani ve mutlak bir zafer aramak yerine, rakip blokta yıpranma, dikkat kaybı ve öncelik dağılması üretmek. Bu nedenle, İran Savaşı, Moskova’nın gözünde ikincil bir cephe değil; Ukrayna’daki savaşın stratejik çevresini gevşeten dolaylı ama son derece etkili bir kaldıraçtır.

Savaşın ikinci büyük sonucu enerji alanında görülmekte ve bu alan, Rusya için yalnızca ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik bir anlam taşımaktadır. Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan fiilî kapanma, Körfez enerji altyapısına yönelik saldırılar ve bölgesel üretim akışındaki kırılganlık, enerji piyasalarını yeniden güvenlik siyasetinin merkezine taşımıştır. Petrol fiyatlarındaki sert yükseliş ve küresel tedarik zincirlerinde oluşan sarsıntı, enerji ihracatçısı olan Rusya’ya iki yönlü avantaj sağlamaktadır. Birincisi, yükselen fiyatlar Rus bütçesinin savaş ekonomisini finanse etme kapasitesini güçlendirmekte. İkincisi, enerji arzı konusundaki uluslararası kaygılar, Rusya’ya yönelik baskının ekonomik sonuçlarını Batı açısından daha maliyetli hâle getirmektedir. Böylece Moskova yalnızca daha yüksek fiyatlardan kazanç elde etmekle kalmamakta, aynı zamanda enerji güvenliği kaygısını uluslararası pazarlıkta dolaylı bir kuvvet unsuruna dönüştürmektedir. Bu noktada, İran Savaşı, Rusya için basit bir dış gelişme değil; enerji piyasalarının yeniden siyasileştiği ve bu siyasallaşmanın Rusya’nın küresel ağırlığını göreli olarak artırdığı bir moment hâline gelmektedir.

Ancak meselenin en kritik boyutu, enerji gelirindeki artışın salt mali rahatlama sağlamasının ötesinde, yaptırım rejimlerinin siyasal sınırlarını görünür kılmasıdır. Yaptırımlar yalnızca hukukî kararlar veya teknik düzenlemeler değildir; bunlar aynı zamanda belli ekonomik maliyetlerin göze alınmasına dayanan siyasal tercihlerdir. Eğer küresel enerji fiyatları hızla yükseliyor, tedarik zincirleri bozuluyor, enflasyon baskısı derinleşiyor ve enerji güvenliği yeniden öncelikli bir mesele hâline geliyorsa, yaptırım rejimlerinin mutlak sertlikle sürdürülmesi giderek zorlaşır. Burada şu an için asıl mesele yaptırımların bir anda ortadan kalkması değil. Daha önemli olan, yaptırımların siyasî dayanıklılığının aşınması ve farklı istisnalar, geçici kolaylıklar, ertelemeler veya fiilî esnemeler üzerinden delik deşik olmaya başlamasıdır. Bu süreç Rusya için büyük bir diplomatik zafer gibi görünmeyebilir; fakat stratejik açıdan son derece değerli. Çünkü Kremlin’in hedefi her zaman tüm baskının kalkması değil, karşı tarafın baskı siyasetindeki yekpareliği bozmak olmuştur. İran Savaşı ile oluşan enerji krizi de tam bu doğrultuda işleyen bir jeopolitik ortam üretmekte.

Üçüncü ve belki de en önemli boyut, bu savaşın Rusya’ya uluslararası sistemde yeniden “kaçınılmaz aktör” olma fırsatı vermesidir. Moskova son yıllarda Batı tarafından dışlanmaya çalışılan, ekonomik ve siyasî olarak kuşatılan bir güç olarak konumlandırılmıştı. Ne var ki büyük krizler, uluslararası sistemde bazı aktörleri yeniden vazgeçilmez kılar. İran Savaşı ile birlikte nükleer tesis güvenliği, Hazar hattının istikrarı, enerji arzı, bölgesel arabuluculuk kapasitesi ve Ortadoğu’daki farklı aktörlerle aynı anda konuşabilme yeteneği yeniden önem kazanmıştır. Rusya’nın İran, İsrail, Körfez ülkeleri ve çeşitli bölgesel merkezlerle aynı anda temas kurabilmesi, onu yalnızca bir tarafın destekçisi değil, daha geniş bir kriz denkleminde etkili bir merkez olarak görünür kılmaktadır. Kremlin, bu görünürlüğü doğrudan askerî kahramanlıkla değil, kontrollü mesafe ve seçici müdahale yoluyla üretmektedir. Böylece bir yandan İran’ı tamamen yalnız bırakmamakta, diğer yandan kendisini savaşın doğrudan maliyetlerinden korumaktadır. Bu ince denge, Rus dış politikasının son dönemde geliştirdiği en işlevsel yöntemlerden biridir.

Bu çerçevede savaşın süresinin uzamasıyla birlikte Kremlin’in siyaseti yalnızca taktik bir fırsatçılık olarak değil, daha derin bir büyük strateji mantığı içinde değerlendirilmeli. Moskova, İran krizini Batı’nın dikkatinin dağılması, enerji şokunun derinleşmesi ve yaptırım rejimlerinin esneme baskısı altına girmesi üzerinden kendi lehine çevirmeye çalışırken, aynı anda çok daha temel bir mesaj veriyor: “Rusya’yı yaptırımlarla cezalandırma siyaseti sürdürülebilir değil”. :ünkü uluslararası sistem tek eksenli baskı düzenini taşıyacak kadar istikrarlı değil. Başka bir ifadeyle Kremlin, İran Savaşı üzerinden yalnızca kısa vadeli kazanımlar elde etmeyi değil, çok kutupluluğun zorunluluğunu fiilen ispat etmeyi de hedeflemektedir. Şu an için bu politika Rus halkında kabul görmüş görünüyor. Batı felsefesini benimsemiş yüksek eğitimli, Moskova ve Sankt Peterburg’un entelektüel kesimi Ukrayna Savaşı’na başından itibaren karşıyken, İran Savaşı’ndan sonra bu tepkilerin azaldığını ve Batıya karşı bir tepki gösterdiğini de gözlemliyoruz.  Burada Rus stratejik aklının ayırt edici yönünü de görmek lazım. Rusya tarih boyunca krizleri çözen güç olmayı her zaman başaramasa da krizlerden sonra kurulan yeni dengelerde kendisini yeniden vazgeçilmez kılma konusunda son derece beceriklidir. İran Savaşı da bu yeteneğin yeni bir sahası hâline gelmiştir.

Sonuç

İran ile İsrail/ABD arasında savaş derinleştikçe, savaşın çıktıları Rusya açısından yalnızca bölgesel bir güvenlik krizi değil; küresel güç rekabetinin farklı cephelerini birbirine bağlayan çok katmanlı bir stratejik sürece işaret ediyor. Kremlin’in bu savaşa yaklaşımı, ilk bakışta diplomatik denge, ihtiyat ve kontrollü mesafe siyaseti gibi görünse de daha derin politikayla bakıldığında bunun çok daha hesaplı bir jeopolitik akla dayandığı anlaşılmaktadır. Moskova bir yandan İran’ın tamamen çökmesini kendi çıkarlarına aykırı görmekte, diğer yandan İran uğruna doğrudan ABD ile çatışmaya girecek ölçüde risk almamaktadır. Bu nedenle, Rusya’nın tutumu, klasik anlamda bir müttefiklik refleksinden ziyade, destek ile mesafe arasında dikkatle kurulmuş stratejik bir dengeye dayanmaktadır.

Bu savaşın Rusya’ya sağladığı en önemli imkânlardan biri, Batı’nın dikkatini ve kaynaklarını aynı anda birden fazla cepheye yaymak zorunda bırakmasıdır. Ukrayna Savaşı bağlamında düşünüldüğünde bu durum, Moskova’nın askerî ve siyasi manevra alanını genişletmektedir. Buna paralel olarak enerji fiyatlarındaki yükseliş, Rus savaş ekonomisine nefes aldırmakta; enerji arzı ve küresel istikrar kaygıları ise Batı’nın yaptırım siyasetinin mutlak sertlikte sürdürülmesini zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla Kremlin, İran Savaşı’nı yalnızca dışarıdan izlenen bir kriz olarak değil, Ukrayna’dan enerji politikalarına, yaptırım düzeninden çok kutuplu dünya iddiasına kadar uzanan geniş bir stratejik hattın parçası olarak değerlendirmektedir.

Ancak bu tablo Rusya açısından sınırsız ve risksiz bir kazanç anlamına da gelmemektedir. Savaşın kontrolsüz biçimde genişlemesi, İran devlet kapasitesinin sert biçimde aşınması ya da bölgesel dengenin bütünüyle dağılması, Moskova’nın güney çevresinde yeni belirsizlikler yaratabilir. Bu nedenle Kremlin’in siyaseti, krizin tamamen sona ermesinden çok, yönetilebilir bir seviyede kalmasına ve sonuçlarının Batı açısından maliyet üretmeye devam etmesine dayalı görünmektedir. Tam da bu nedenle Rusya’nın İran-İsrail/ABD savaşına yönelik tutumu, edilgen bir gözlemciliğin değil; doğrudan cepheye inmeden, krizlerin doğurduğu kırılmaları kendi büyük stratejisinin hizmetine sokmaya çalışan rasyonel ve soğukkanlı bir devlet aklının yansımasıdır.

Bu çerçevede, İran Savaşı, Rus dış politikasının temel karakterini bir kez daha görünür kılmıştır: Moskova, her krizi kendi başına ele alınacak ayrı bir dosya olarak değil, daha geniş küresel güç mücadelesinin birbirine bağlı halkaları olarak okumaktadır. Bu nedenle Rusya’nın mevcut yaklaşımı yalnızca İran’la dayanışma ya da Batı’ya karşı taktik pozisyon alma olarak değerlendirilemez. Asıl mesele, Kremlin’in savaşları ve krizleri birbirine bağlayarak uluslararası sistemde kendi pazarlık gücünü, stratejik esnekliğini ve zorunlu aktör niteliğini tahkim etmeye çalışmasıdır. İran-İsrail/ABD savaşı da bu bakımdan Rusya için yalnızca bir sınav değil, aynı zamanda yeni imkânlar üreten tarihsel bir momenttir.

Sadık ARPACI
Uluslararası İlişkiler, Rusya Uzmanı
Tel: +90 545 932 36 77
Email: by.sadik@hotmail.com

 

KAYNAKÇA

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.