Giriş
250 yıl önce insanlık yeni bir deneye başladı. 1776 yılında 13 İngiliz kolonisi yalnızca İngiliz İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını ilan etmedi; özgürlük, anayasa ve halk egemenliği üzerine kurulu yeni bir devlet modeli de ortaya koydu. Aradan iki buçuk asır geçti. Kurucu babalarının attığı sağlam temelleri, coğrafyanın sunduğu avantajları ve ekonomik gücünü ustaca kullanan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), bugün dünyanın en etkili süper gücü hâline geldi. Amerikan dolarının küresel hâkimiyeti, kültürel hegemonyası, teknoloji ve savunma sanayisindeki üstünlüğüyle çağımıza damga vuran bu devlet, peki gerçekten insanlık tarihinin en başarılı siyasal deneylerinden biri mi oldu; yoksa kurucu ideallerinden giderek uzaklaşan büyük bir hayal kırıklığına mı dönüştü?
Bir önceki yazımızda, Bolşevik Devrimi’nin ve Sovyet deneyinin insanlık için büyük umutlarla başlayıp nasıl hüzün ve çöküşle sonuçlandığını anlamaya çalışmıştık. Bugün ise 250. yılını kutlayan Amerikan Devrimi’ne aynı soruyu yöneltme zamanı: Amerikan rüyası gerçekten insanlığa umut olabildi mi?
İmparatorluğa Meydan Okuyan Kurucu Babalar
1774 yılında, Amerika kıtasındaki on üç İngiliz kolonisinin temsilcileri Birinci Kıta Kongresi’nde bir araya geldi. Aralarında hitabet gücü ve vatanseverliğiyle öne çıkan John Adams, diplomatlığı ve bilim insanı kimliğiyle tanınan Benjamin Franklin, güçlü kalemiyle tarihe geçen hukukçu ve filozof Thomas Jefferson ile askerî liderliğiyle öne çıkan George Washington gibi dönemin en donanımlı isimleri bulunuyordu. Bu insanların ortak özelliği yalnızca iyi eğitimli olmaları değildi; aynı zamanda fikirlerini eyleme dönüştürebilecek cesarete de sahip olmalarıydı. Dönemin büyük gücü Britanya İmparatorluğu (İngiltere) ile çıkacak savaşı göze alarak dönemin en büyük emperyal gücüne meydan okudular, ardından da insanlık tarihinin en etkili siyasi metinlerinden biri olan Bağımsızlık Bildirgesi‘ni kaleme alarak yeni bir çağın kapısını araladılar.
Halının Altına Süpürülen Günah: Kölelik
Ancak kurucu babaların önünde çözemedikleri büyük bir ahlaki çelişki vardı: özgürlük, eşitlik ve insan hakları üzerine yeni bir Cumhuriyet inşa etmeye çalışırlarken, aynı topraklarda milyonlarca siyahi köle yaşamaya devam ediyordu. Kölelik, yalnızca yüzyılların mirası olan köhne bir düzen değildi; aynı zamanda özellikle Güney Kolonilerinin ekonomik temelini oluşturuyordu. Kurucu babalar da, bağımsızlık mücadelesinin en kritik günlerinde bu sistemi bir anda kaldırmaya çalışmanın, İngiltere’ye karşı henüz kurulmakta olan birlik cephesini dağıtacağını ve kolonileri kendi iç savaşına sürükleyeceğini düşünüyorlardı.
Bu yüzden, kölelik sorununu çözmek yerine zamana bıraktılar. Fakat halının altına süpürülen her sorun gibi bu da ortadan kaybolmadı; aksine Amerikan Cumhuriyeti’nin iki buçuk asırlık tarihinin en büyük yarasına dönüştü. Anayasada güvence altına alınan özgürlük, eşitlik ve mülkiyet hakkı uzun yıllar boyunca yalnızca beyaz Amerikalılar için gerçek anlamda geçerli oldu. Göz ardı edilen siyahlar ve yerli halklar ise Cumhuriyet’in üzerinde sallanan bir Demokles’in Kılıcı gibi varlığını sürdürdü.
Cumhuriyetin İlk Kurbanları
Kurucu babaların zamana bıraktığı bu ayrımcılık mirasının ilk kurbanları Amerikan yerlileri oldu. Cumhuriyet genişledikçe yerli halklar topraklarından sürüldü; Gözyaşı Yolu (Trail of Tears) gibi zorunlu göçlerde binlerce insan hayatını kaybetti. Ardından gelen rezervasyon politikaları ve yatılı asimilasyon okulları, yalnızca bir halkın topraklarını değil, kültürünü ve hafızasını da hedef aldı. Yaralı Diz (Wounded Knee) katliamı ise bu trajedinin sembollerinden biri olarak tarihe geçti.
Siyahi Amerikalıların hikâyesi ise farklı ama en az bunun kadar acıydı. Kölelik sorunu sonunda ülkeyi Kuzey ve Güney olarak ikiye böldü; yüz binlerce insanın öldüğü İç Savaş’ın ardından kölelik hukuken kaldırıldı. Ancak mesele bununla kapanmadı. Amerikan Cumhuriyeti, iki buçuk asır boyunca bu yarayı her dönemde farklı yasalar ve reformlarla adeta yamamaya çalıştı. Siyah Amerikalılar pamuk tarlalarındaki köle atalarından bugün eşit oy hakkına sahip, hatta Beyaz Saray’a başkan çıkarabilecek noktaya kadar büyük kazanımlar elde ettiler. Buna rağmen, ayrımcılık tamamen ortadan kalkmadı. Güney’in Konfederasyon mirası ve ırkçı bilinçaltı, zaman zaman özellikle güvenlik güçlerinin siyah vatandaşlara yönelik orantısız güç kullanımı tartışmalarında hâlâ kendini göstermektedir.
Zenginlikten Süper Güce
19. yüzyılın sonlarından itibaren altına hücum, petrolün keşfi, demiryolları, sanayileşme ve teknoloji yatırımları sayesinde Amerika Birleşik Devletleri tarihin en hızlı yükselen ekonomik güçlerinden biri hâline geldi. Rockefeller, Carnegie ve Morgan gibi sanayi devlerinin şekillendirdiği kapitalist düzen, ülkeye muazzam bir üretim kapasitesi kazandırdı. 1929 Büyük Buhranı bile bu yükselişi kalıcı olarak durduramadı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Amerika artık yalnızca ekonomik bir dev değil; doları, Hollywood’u, teknoloji şirketleri, üniversiteleri ve ordusuyla dünyanın yeni lideri haline geldi. Soğuk Savaş boyunca Batı dünyasının güvenlik şemsiyesi hâline gelirken, birçok ülke için de Sovyet yayılmacılığına karşı önemli bir denge unsuru oldu.
Demokrasi İhracı mı, Güç Siyaseti mi?
Ancak aynı Amerika, kendi demokratik modelini dünyanın farklı coğrafyalarına taşımaya çalışırken her zaman aynı başarıyı gösteremedi. Özellikle Soğuk Savaş yıllarında farklı toplumların tarihini, kültürünü ve iç dinamiklerini yeterince hesaba katmadan giriştiği müdahaleler çoğu zaman beklenenin tam tersini doğurdu. Vietnam, Afganistan, Irak ve Libya gibi örneklerde demokrasi inşa etme iddiasıyla başlayan süreçler, milyonlarca insanın hayatını etkileyen yıkımlara ve uzun yıllar süren istikrarsızlıklara dönüştü. Amerika yalnızca işgal edilen toplumlara ağır bedeller ödetmedi; bu politikaların yarattığı radikalleşme ve terör dalgasının sonuçlarıyla 11 Eylül saldırılarında kendi topraklarında da yüzleşti.
Doğrudan askerî müdahalenin mümkün olmadığı yerlerde ise bu kez CIA destekli örtülü operasyonlar devreye girdi. İran (1953), Şili (1973) ve Endonezya (1965) gibi örneklerde, komünizmi durdurmak veya Amerikan çıkarlarını korumak adına gerçekleştirilen müdahaleler, birçok ülkede demokratik süreçlerin kesintiye uğramasına ve uzun yıllar sürecek otoriter yönetimlerin önünü açtı. Demokrasi söylemi ile ortaya çıkan bu politikaların, uygulamada çoğu zaman tam tersine sonuçlar üretmesi ise Amerikan dış politikasının en büyük çelişkilerinden biri olarak tarihe geçti.
Rakipsiz Güç, Aşınan Demokrasi ve Kayıp İdealler
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle Amerika neredeyse rakipsiz bir süper güç hâline geldi. Ancak bu eşsiz güç, zaman zaman özgürlüklerin güvencesi olmaktan çok, dünyanın farklı bölgelerinde Amerikan karşıtlığını besleyen bir unsur hâline geldi. Bugün Donald Trump’ın da açıkça dile getirdiği gibi, enerji kaynakları ve ulusal çıkarlar birçok müdahalenin merkezinde yer aldı. Sonuçta ortaya çıkan tablo, yalnızca yıkılan şehirler değil; aynı zamanda Amerika’nın savunduğunu söylediği değerlerin de ciddi biçimde sorgulanması oldu.
Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin seçtiği başkan yalnızca kendi halkının değil, ekonomik ve askerî gücü sayesinde dünyanın büyük bölümünün kaderini de etkileyebilecek bir konumda bulunuyor. Böylesine büyük bir gücü kullanan kişinin tarih bilen, farklı medeniyetleri anlayan, devlet aklına sahip ve gücün sınırlarını kavrayabilecek bir lider olması beklenir. Oysa son yıllarda Amerikan siyasetinde bunun tam tersi bir eğilim dikkat çekiyor. Entelektüel birikimden çok popülizmin, devlet adamlığından çok medya gösterilerinin, uzun vadeli vizyondan çok günlük siyasi hesapların belirleyici olduğu bir dönem yaşanıyor.
Daha da çarpıcısı, Amerika artık kendi kurucu ideallerini dünyanın geri kalanında savunma konusunda bile eski kararlılığını göstermiyor. Bir zamanlar demokrasi ve özgürlük söylemini dış politikasının merkezine yerleştiren Washington, bugün birçok otoriter liderle rahatlıkla çalışabiliyor; ülkelerin nasıl yönetildiğinden çok, Amerikan çıkarlarına ne ölçüde hizmet ettiklerine bakıyor. Böylece Monroe Doktrini’nden Wilson idealizmine, Soğuk Savaş’tan “özgür dünyanın liderliği” iddiasına uzanan iki yüzyıllık siyasi söylem de ciddi bir kırılma yaşıyor.
Belki de asıl sorgulanması gereken nokta budur. Bugün seçimlerin yapıldığı her ülkeye demokrasi demek mümkün müdür? Yüzde doksan oy oranıyla kazanılan seçimlerin demokrasi zaferi olarak sunulduğu, sandığın tek başına meşruiyet üretmeye yettiği bir dünyada, halk egemenliği giderek şeklen var olan ama ruhunu kaybetmiş bir törene dönüşmektedir. Demokrasi, kurucu babaların hayal ettiği gibi özgür bireylerin bilinçli tercihi olmaktan uzaklaşıp, birçok ülkede sandığın arkasına saklanan tek adam rejimlerinin meşruiyet aracına dönüşmektedir.
İki yüz elli yıl önce Jefferson, Adams, Franklin ve Washington’un kurmaya çalıştığı cumhuriyetin hedefi gerçekten bu muydu? Belki de Amerikan Devrimi’nin bugün karşı karşıya olduğu en büyük kriz, dışarıdaki rakipleri değil; kendi kurucu ideallerinden giderek uzaklaşmasıdır.
250 Yıl Sonra Kurucu Babalar Ne Düşünürdü?
Bugünden geriye dönüp baktığımızda, 1776’da insanlık adına büyük umutlarla başlayan ve modern dünyanın ilk Cumhuriyet deneylerinden biri olan Amerikan Devrimi’nin geldiği noktanın kurucu babalarının hayal ettiği yer olduğunu söylemek güçtür. John Adams, Thomas Jefferson, George Washington ve Benjamin Franklin gibi olağanüstü donanıma sahip devlet adamlarının üzerine inşa ettiği Cumhuriyet, zamanla para, sınırsız güç arzusu ve popülizmin gölgesinde yıprandı. Oysa bu insanlar yalnızca yeni bir devlet kurmuyor; insanlığa örnek olacak yeni bir siyasal düzen inşa etmeye çalışıyorlardı.
Ancak tarih bize büyük ideallerin tamamen yok olmadığını da gösteriyor. Nasıl ki sosyalizm, 20. yüzyılın totaliter deneyimlerinden sonra Kuzey Avrupa’da özgürlük, hukuk devleti ve sosyal adaletle yeniden yorumlanarak sosyal demokrasiye evrildiyse; Amerikan Cumhuriyeti’nin de kendi kurucu değerleriyle yeniden buluşması mümkündür. Kapitalizmin aşırılıklarını dengeleyen, ırk meselesiyle gerçek anlamda yüzleşen, dış politikada gücü değil hukuku önceleyen ve dünyaya demokrasi ihraç etmek yerine önce kendi demokrasisini derinleştiren bir Amerika, iki yüz elli yıl önce kurucu babalarının verdiği sözlere yeniden yaklaşabilir ve insanlık için yeniden ilham veren bir cumhuriyet olma iddiasını kazanabilir.
Çünkü 1776’da atılan o ilk adım yalnızca İngiliz İmparatorluğu’na karşı verilen bir bağımsızlık mücadelesi değildi. O gün ortaya konulan özgürlük, hukuk ve halk egemenliği idealleri bütün insanlığa aitti. İki yüz elli yıl sonra bu ideallerin yeniden hayat bulması, artık sadece on üç küçük koloninin değil, demokrasiye hâlâ inanmak isteyen bütün dünyanın ortak meselesidir. Bugün asıl soru, Amerika’nın hâlâ o cumhuriyetin mirasçısı olup olmadığıdır. Yazımı şu düşünceyle bitirmek isterim: “Bir Cumhuriyetin gerçek ölçüsü ne kadar güçlü olduğu değil, kurulduğu ilkelere ne kadar sadık kaldığıdır.“

Ali EKİNCİEL




























































